Babadağ, Romanya'da Köstence ile Tulça arasında kalan küçük bir kasabadır. Bakmayın küçük dediğime... İçinde tarihe, zamana ve mekâna meydan okuyan bir büyüklük taşıyor.
Bu kasabayı yüzyıllardır ayakta tutan ne yüksek surlar, ne gösterişli saraylar, ne zenginliğidir. Babadağ'ın bunların hiçbiriyle övündüğü söylenemez. Onu farklı kılan, yedi asırdır aynı isimle anılıyor olmasıdır. Çünkü burası yalnızca küçük bir Balkan kasabası değil; Sarı Saltuk'un hatırasını taşıyan canlı bir hafızadır.
Bunun en güzel örneklerinden biri de Babadağ'ın adıdır. Faslı büyük seyyah İbn Battûta, 1331-1332 yıllarında buraya geldiğinde şehrin adını "Baba Saltuk" olarak kaydeder. Sarı Saltuk'un ölümünün üzerinden henüz birkaç on yıl geçmiş olmasına rağmen, insanlar artık yaşadıkları yeri onun adıyla anmaktadır. İşte tarihe meydan okuyan büyüklük budur.
Fakat Sarı Saltuk'un hikâyesi burada bitmez. Asıl ilginç olan, aradan geçen yüzyılların onu unutturmamış olmasıdır.
Saltuknâme onun etrafında örülen menkıbeleri anlatır. Evliya Çelebi Babadağ'a gelir, türbesini ziyaret eder ve duyduğu rivayetleri kaydeder. II. Bayezid dönemine uzanan anlatılar halk arasında yaşamaya devam eder. Tarihî belgelerle halk hafızası bazen birbirinden ayrılır, bazen aynı noktada buluşur. Fakat hangi rivayet doğru olursa olsun değişmeyen tek gerçek vardır: Sarı Saltuk'un adı yedi yüz yıldır yaşamaya devam etmektedir.
İşte zamana meydan okuyan büyüklük budur.
Sarı Saltuk'un etrafında anlatılan menkıbeler yalnızca onun hayatını süsleyen olağanüstü hikâyeler değildir. Aynı zamanda onu nasıl bir insan olarak görmek istediklerinin de aynasıdır.Anlatılardan birinde Dobruca'yı korku içinde bırakan bir ejderhayı öldürür. İlk bakışta masal gibi görünen bu hikâye, Balkanlarda çok iyi bilinen ejderha öldüren aziz anlatılarını hatırlatır. Belki de halk, kendi dünyasında kötülüğü yenen kahramanı Sarı Saltuk'un şahsında yeniden anlatmıştır.
Başka menkıbelerde papazlarla ve keşişlerle karşılaşır. Fakat dikkat çekici olan, kılıca davranmadan önce konuşmayı tercih etmesidir. İnsanları ikna etmeye çalışan, tartışan ve öğreten bir derviş olarak anlatılır. Rivayetlerde farklı dilleri konuşabildiği, gittiği toplulukların insanlarıyla onların diliyle iletişim kurduğu bile söylenir. Bunların tarihî doğruluğunu kesin olarak bilemeyiz; ancak halkın onu yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda bilge ve gönül insanı olarak hayal ettiğini açıkça gösterir.
Bazı anlatılarda kuyuya düştüğünde Şahmeran yardımına gelir. Başka bir rivayette iki aslanın arasında yürür; öylesine heybetlidir ki, eski destan kahramanları bile onu görünce hayran kalır. Bunlar tarihî kayıtlar değildir. Fakat halkın gözünde Sarı Saltuk'un ulaştığı manevi makamı anlatmanın dili, olağanüstü semboller olmuştur.
Menkıbeler ölümünden sonra da devam eder. Babadağ halkı uzun yıllar onun her sabah türbesinden çıkıp ibadet ettiğini anlatmış, bazı çobanlar ise sürülerinin türbenin bulunduğuna inanılan yere saygıyla yaklaşmadığını söylemiştir. Tarihçi bu anlatıları belge olarak değerlendirmez; fakat kültür tarihçisi için bunlar çok kıymetlidir. Çünkü bir toplumun sevdiği insanlarla kurduğu bağı gösterirler.
İşte zamana meydan okuyan hafıza böyle oluşur.
Fakat Babadağ'ın anlattığı en şaşırtıcı hikâye belki de bundan sonrasıdır. Bir insanın kaç mezarı olabilir? İlk bakışta cevabı kolay görünür: Bir. Oysa Sarı Saltuk söz konusu olduğunda bu cevap değişir.
Balkanlar'ın farklı şehirleri, Anadolu'nun çeşitli bölgeleri ve başka coğrafyalar onun mezarının kendi topraklarında bulunduğunu söyler. Bir rivayette yedi tabut hazırlanır; başka bir rivayette bu sayı on ikiye çıkar. Tarihçi için bunlar doğrulanması gereken rivayetlerdir. Halk hafızası için ise sayıların önemi yoktur. Önemli olan, birbirinden uzak coğrafyaların aynı insanı kendi geçmişlerinin bir parçası olarak görmesidir.
İşte mekâna meydan okuyan büyüklük budur.
Belki de bu yüzden Sarı Saltuk'u anlamaya çalışırken yalnızca "Gerçek mezar hangisidir?" diye sormak eksik kalır. Asıl sorulması gereken soru şudur:
Neden bu kadar farklı halk, bu kadar farklı kültür ve hatta farklı inanç toplulukları, yedi yüz yıl sonra bile onu sahiplenmek istemiştir?
Belki de cevap, anlatılan menkıbelerin kendisinde gizlidir.
Halk, sevdiği insanları yalnızca hatırlamaz; onları kendi hayal dünyasının diliyle yeniden anlatır. Bu yüzden kahramanlar ejderhalarla mücadele eder, bilge kişiler bütün dilleri konuşur, ermişlerin mezarları tek bir yere sığmaz. Bu anlatılar tarihî olayları kaydetmek için değil, o insanın toplumun gözündeki değerini görünür kılmak için doğar. Menkıbelerin gerçek gücü de tam burada yatar.
Bazı insanlar öldükten sonra mezarları çoğalır. Çünkü onları tek bir şehir, tek bir millet, hatta tek bir coğrafya sahiplenmeye yetmez. Sarı Saltuk da onlardan biridir.
Babadağ'ı özel yapan yalnızca onun türbesine ev sahipliği yapması değildir. Asıl değerini, yüzyıllardır farklı halkların ortak hafızasında yaşamaya devam eden bir ismin sessiz bekçisi olmasından alır.
Belki de bazı kasabaların büyüklüğü, haritada kapladıkları yerle değil; korudukları hatıralarla ölçülür.


