Bükreş'ten kuzeye doğru ilerledikçe Romanya yavaş yavaş değişmeye başlar. Geniş düzlükler geride kalır. Tarım arazileri seyrekleşir. Ufukta önce ince bir mavi çizgi belirir. Yol biraz daha yükseldiğinde o çizgi büyür, koyulaşır ve sonunda bütün gökyüzünü doldurur.
Karşınızda
artık Karpat Dağları vardır. İlk bakışta yalnızca dağ gibi görünürler. Oysa
yüzyıllardır bu ülkenin sessiz tarihini yazan görünmez kahramanlardan biridir
Karpatlar.
Ovalar medeniyet kurar.
Dağlar ise medeniyetleri hayatta tutar.
İnsanlık
tarihi boyunca büyük uygarlıklar çoğunlukla bereketli ovalarda doğdu. Şehirler
nehir kıyılarında kuruldu. Ticaret yolları düzlüklerden geçti. İmparatorluklar
ovalarda büyüdü. Fakat savaş başladığında ilk sığınılan yer yine dağlar oldu.
Roma
lejyonları geldi.
Hunlar
geçti.
Avarlar
geçti.
Slavlar
geçti.
Macarlar
geldi.
Osmanlı
orduları bu geçitlerden yürüdü.
Avusturya
ile Rusya bu topraklarda hâkimiyet mücadelesi verdi.
İmparatorluklar
birbirini takip etti.
Karpatlar
ise yerinden hiç kıpırdamadı.
Roma
İmparatorluğu Dacia'dan çekildiğinde Latin kökenli halkın tamamen yok olmadığı,
önemli bir kısmının Karpat vadilerine çekilerek yaşamını sürdürdüğü düşünülür.
Kesinliği tartışılsa da bu görüş, Romence'nin Latin köklerini koruyabilmesinde
Karpatlar'ın doğal korumasının önemli rol oynamış olabileceğini düşündürür.
Eğer öyleyse, bu dağlar yalnızca insanları değil, bir dili de korumuştur.
Karpatlar'ın
koruduğu yalnızca insanlar değildi. İnançlar da bu dağlara sığındı. Vadilerin
içine kurulan manastırlar yalnızca ibadet edilen yerler değildi. Aynı zamanda
istila zamanlarında insanların sığındığı güvenli limanlar, el yazmalarının
saklandığı kütüphaneler, çocukların eğitim gördüğü okullar ve kültürün geleceğe
taşındığı sessiz kalelerdi.
Bilgi ve inanç da gerektiğinde dağlara çekilmeyi öğrenmişti. Böylece,
bilgi de Karpatlar'ın korumasına sığınmıştı.
Karpatlar'ın
sık ormanlarında dolaşan çobanlar yalnızca sürülerini otlatmadılar. Nesilden
nesile aktarılan hikâyeleri de taşıdılar. Periler, orman ruhları, kurt adamlar,
vampirler ve ejderhalar, belki de en çok bu dağların sisli vadilerinde yaşamaya
devam etti. Bugün bütün dünyanın Karpatlar'ı Dracula efsanesiyle hatırlaması
boşuna değildir. Aslında Dracula'yı doğuran önce Vlad Tepeş değil...
Karpatlar'ın geceleridir…
Yoğun
ormanlarıdır…
Sisidir…
Kurt
sesleridir…
İnsan hayal
gücünü harekete geçiren o gizemli sessizliğinden doğan masallar da yüzyıllarca
bu dağlarda korunup büyümüş ve sınırları aşmıştır.
Karpatlar
yalnızca geçmişi korumadı. Bugün de Avrupa'nın en büyük boz ayı popülasyonlarından
birine, kurtlara, vaşaklara ve kartallara ev sahipliği yapmayı sürdürüyor.
Sanki yüzyıllardır aynı cümleyi tekrar ediyor: "Bu dağlar yalnızca insanlara ait değildir."
Belki de bu
yüzden Sinaia'yı anlamanın yolu önce Peleş Sarayı'na bakmaktan geçmez. Önce
Karpatlar'a bakmak gerekir. Çünkü Sinaia'yı burada tutan saray değildir; Karpatlar'dır…
1695 yılında
Kudüs yolculuğuna çıkan Mihail Cantacuzino dönüşte Sina Dağı'ndaki manastırdan
etkilenerek burada bir manastır yaptırır ve ona "Sinaia" adını verir.
Zamanla manastırın çevresinde büyüyen yerleşim de aynı adla anılmaya başlar.
Dağ yollarından geçen tüccarlar, hacılar ve yolcular burada konaklamaya
başlar. Manastırın çevresinde küçük bir yerleşim büyür. Karpatlar'ın
yüzyıllardır koruduğu bu sessiz vadi, zamanla Sinaia adını taşıyan küçük bir
dağ kasabasına dönüşür.
Bazen bir
şehrin kaderini değiştiren şey büyük savaşlar değildir.
Tek bir
yolculuktur…
Tek bir
ilhamdır…
Tek bir
isimdir.
Sonra yıllar
geçer…
Bir kral gelir ve
Karpatlar'ın sessizliğine hayran kalır. Ve Avrupa'nın en zarif saraylarından
biri olan Peleş'i tam buraya yaptırır.
Çoğu insan
sarayın Sinaia'yı var ettiğini düşünür. Oysa belki de gerçek tam tersidir.
Karpatlar önce bu sessiz vadiyi korumuş; insanlar da yüzyıllar sonra o
sessizliğin içine bir saray inşa etmiştir.
Karpatlar'ın
koruduğu sessiz vadinin içinde yükselen Peleş Sarayı'na ilk baktığınızda
dikkatinizi kuleleri, ahşap işlemeleri ya da zarif cephesi çeker. Fakat biraz
durup düşününce insanın aklına başka bir soru gelir.
Neden burada?
Neden Romanya'nın sıcak ve hareketli başkentinde değil de, dağların arasındaki
bu sessiz vadide?
Belki de
cevabı sarayın taşlarında değil, onu yaptıran insanın hayatında aramak gerekir.
Romanya'nın ilk kralı Carol bu topraklarda doğmamıştı. Almanya'nın ormanları ve
dağları arasında büyümüş, çocukluğunu şatoların gölgesinde geçirmişti. Yıllar
sonra Romanya tahtına çıktığında yeni bir ülke buldu; fakat çocukluğunun
manzarasını geride bırakamadı.
Önce şu soruyu sormak gerekir: Romanya'nın ilk kralı
neden bir Rumen değildi? Yönetici kıtlığı mı vardı? Aslında cevap yalnızca
Carol'ın hayatında değil, 19. yüzyıl Avrupa siyasetinde saklıdır.
Çünkü o dönemde bugünkü anlamıyla birleşmiş bir Romanya
henüz yoktu. Bugünkü Romanya toprakları uzun yıllar üç ayrı bölgeden
oluşuyordu: Eflak (Wallachia), Boğdan (Moldavia) ve Transilvanya. Transilvanya
uzun süre Macaristan'ın, ardından Avusturya'nın etkisi altında kaldı. Eflak ile
Boğdan ise yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti'ne bağlı prenslikler olarak
yönetildi. Dolayısıyla o yıllarda "Romanya Kralı" diye bir makam da
bulunmuyordu.
1859 yılında önemli bir dönüm noktası yaşandı. Eflak ve
Boğdan aynı kişiyi prens seçerek fiilen birleşti. Bu kişi Alexandru Ioan Cuza
idi. Henüz bir krallık kurulmamıştı ama Romanya'nın temeli atılmıştı.
Ancak Cuza'nın hükümdarlığı uzun sürmedi. Reformcu bir
yöneticiydi. Toprak reformu yaptı, kilise mallarını kamulaştırdı. Soylular rahatsız
oldu. Ordu rahatsız oldu. Muhafazakârlar da memnun değildi, liberaller de.
Sonunda 1866 yılında darbeyle görevden uzaklaştırıldı.
İşte asıl soru bundan sonra ortaya çıktı: Yeni hükümdar
kim olacaktı? İlk bakışta cevap çok basit görünüyordu; elbette bir Rumen
seçilecekti. Fakat sorun tam da burada başlıyordu. Hangi Rumen? Eflak'ın
adayını seçerseniz Boğdan rahatsız olacaktı. Boğdan'ın adayını seçerseniz Eflak
karşı çıkacaktı. Transilvanya ise zaten farklı bir siyasi dünyanın içindeydi.
Kısacası yerli bir prens seçmek, daha devlet kurulmadan yeni bir iç çekişmenin
başlaması anlamına gelebilirdi.
Bu nedenle dönemin devlet adamları bambaşka bir çözüm
düşündüler. Ne Osmanlı'ya yakın olsun, ne Rusya'ya, ne Avusturya'ya bağlı
görülsün; yerel ailelerden de biri olmasın. Tarafsız, dışarıdan bir prens
seçilsin. Bugün kulağa garip gelse de 19. yüzyıl Avrupa'sında bu oldukça yaygın
bir uygulamaydı.
Peki neden özellikle bir Alman prensi? Çünkü Alman
prenslikleri o dönemde Avrupa'nın en saygın hanedanlarından geliyordu. Ayrıca
Balkan siyasetinin doğrudan tarafı olarak görülmüyorlardı. Böylece hem içeride
denge sağlanıyor hem de Avrupa devletlerinin desteği alınabiliyordu.
Seçilen kişi Hohenzollern-Sigmaringen Hanedanı'ndan Prens Carol oldu. Fakat onun Romanya'ya gelişi bile başlı başına bir hikâyedir. Osmanlı Devleti'nin ve bazı büyük Avrupa devletlerinin tepkisini çekmemek için Carol ülkeye gizlice, sahte kimlikle, trenle seyahat ederek ulaştı. Düşünsenize; geleceğin kralı, hükmedeceği ülkeye adeta sıradan bir yolcu gibi giriyordu.
Carol kısa sürede halkın güvenini kazandı.
Disiplinliydi, çalışkandı, gösterişten uzak bir yöneticiydi. 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Romanya'nın bağımsızlık mücadelesinde aktif rol
oynadı. Bu başarının ardından itibarı büyük ölçüde arttı ve 1881 yılında
Romanya Krallığı ilan edildiğinde ülkenin ilk kralı olarak taç giydi.
Belki de bütün bu hikâyenin en anlamlı yanı şudur: Carol hiçbir zaman
doğduğu ülkenin kralı olmadı. Ama öldüğünde Romanya'nın kralı olarak uğurlandı.
İnsan bazen doğduğu yere değil, emek verdiği yere ait oluyor.
Belki de
insan, ömrü boyunca çocukluğunun penceresinden gördüğü manzarayı arıyordur. Peleş
Sarayı biraz da bu özlemin eseridir. Ama yalnızca bunun değil... Genç Romanya
Krallığı'nın Avrupa'ya verdiği sessiz bir cevabın da. Henüz bağımsızlığını yeni
kazanmış bir devlet, kendisini yalnızca savaş meydanlarında değil; sanatla,
mimariyle ve estetikle de anlatmak istiyordu. Peleş bu yüzden yalnızca bir
saray değildir. Taşlarla yazılmış bir diplomasi mektubudur.
Sarayın
kapısından içeri girildiğinde ilk karşılayan yer, yüksek ahşap sütunların
taşıdığı görkemli kabul salonudur. Tavana doğru baktığınızda oyma ahşabın
sıcaklığı sizi taşın soğukluğundan uzaklaştırır. Yukarıdaki hareketli cam
tavan, güneşli günlerde açılarak gökyüzünü salonun bir parçası hâline getirir.
1880'li
yıllarda... Karpatlar'ın ortasında... Gökyüzünü salona davet eden bir çatı. Bu
yalnızca mühendislik değildir. Hayal gücüdür.
Peleş'in
odalarında ilerledikçe aslında bir sarayı değil, Avrupa'nın kültür atlasını
dolaştığınızı fark edersiniz.
Bir salonda
İtalyan Rönesansı...
Bir
diğerinde Alman zarafeti...
Bir başka
odada Mağribi süslemeleri...
Venedik'in
ince işçiliği...
Fransa'nın
estetiği...
Ve sonra bir
kapı açılır.
Türk Salonu.
İznik
çinileri...
Osmanlı
halıları...
İşlemeli
bakırlar...
Doğu'nun
zarafeti Karpatlar'ın ortasında sizi karşılar. Bu oda yalnızca Osmanlı sanatına
ayrılmış bir bölüm değildir. Büyük medeniyetlerin birbirlerinden yalnızca
savaşmayı değil, hayran olmayı da öğrendiklerini gösteren sessiz bir saygı
duruşudur.
Biraz ileride
Silah Salonu vardır. İlk bakışta insanı etkileyen şey sayılarıdır. Yüzlerce
değil... Binlerce kılıç, zırh, hançer ve tüfek. Fakat biraz dikkatli bakınca
bunların yalnızca savaş aletleri olmadığını anlarsınız. Osmanlı'dan İran'a... Almanya'dan
Hindistan'a... Avrupa'nın ve Doğu'nun farklı medeniyetleri aynı salonda yan
yana durmaktadır. Burası savaşın değil... İnsanlığın güç tarihinin sergilendiği
bir odadır.
Sarayın en
sessiz köşelerinden biri ise kütüphanedir. Çoğu ziyaretçi gizli geçidi merak
eder. Oysa asıl sır kapının arkasında değil, rafların üzerindedir. Bir
hükümdarı anlamanın yolu bazen tahtına değil... Okuduğu kitaplara bakmaktır.
Peleş'in
odaları arasında dolaşırken insan yavaş yavaş ilginç bir gerçeği fark eder. Hiçbir
oda yalnızca güzel olmak için yapılmamıştır. Her biri, Carol'ın dünyaya nasıl
baktığını anlatır. Silah Salonu onun tarih merakını... Türk Salonu farklı
kültürlere duyduğu saygıyı... Kütüphane öğrenme tutkusunu... Müzik salonu ise
sanat sevgisini fısıldar. Sarayın duvarları aslında konuşmaktadır. Yeter ki
onları dinlemeyi bilelim.
Peleş'in en
büyük zenginliği altınları ya da kristal avizeleri değildir. İnce ahşap
oymalarında hissedilen insan emeğidir. Taşla ağacın kurduğu dengedir. Teknoloji
ile estetiğin birbirini gölgelememesidir. Döneminin en modern yapılarından biri
olmasına rağmen hiçbir zaman bunu bağırarak göstermez.
Elektriği
vardır.
Merkezi
ısıtması vardır.
Kendi
hidroelektrik sistemi vardır.
Ama bütün
bunları bir gösteriş unsuru hâline getirmez.
Çünkü gerçek
zarafet, sahip olduklarını sessizce taşıyabilmektir.
Belki de bu
yüzden Peleş'i gezen insanlar ayrılırken odaların sayısını ya da avizelerin
büyüklüğünü hatırlamaz. Akıllarında kalan şey bambaşkadır. Karpatlar'ın
sessizliğinde yaşayan bir kralın güzellik anlayışı... Ve insanın içine işleyen
o huzur duygusu. Çünkü Peleş Sarayı'nda yalnızca bir hükümdarın nasıl yaşadığını
görmezsiniz. Bir insanın güzelliği nasıl anladığını görürsünüz. Ve belki de bu
yüzden buradan ayrılırken aklınızda sarayın kendisi değil, şu düşünce kalır: Bazı
insanlar yalnızca yaşadıkları çağı değiştirmez. Güzellik anlayışlarını da
taşlara emanet ederler.
.jpg)

.jpeg)
