Romanya'nın Osmanlı Tarihi

Dört yüz yılı aşan Osmanlı-Romen ilişkilerini yalnız savaşlar ya da fetihlerle açıklamak mümkün değildir. Bu uzun tarih boyunca ordular kadar elçiler de Tuna'yı geçti; kaleler kadar antlaşmalar da el değiştirdi. Vergiler ödendi, ticaret gelişti, isyanlar yaşandı, kültürler birbirini etkiledi. Kısacası bu, yalnız hükümdarların değil, aynı nehrin iki yakasında yaşayan toplumların ortak tarihidir ve bu yüzden de çok ilginçtir.

Tuna'nın İki Yakasında Dört Yüzyıl

Romanya'nın tarihini okurken insanın aklına sık sık şu soru geliyor; Osmanlı bu topraklarda yüzyıllar boyunca etkili olduysa neden şehirlerde Bosna'daki, Bulgaristan'daki ya da Sırbistan'daki kadar yoğun Osmanlı izi görülmez? Cevabı, Osmanlı'nın bu coğrafyaya bakışında saklıdır.

Osmanlı Devleti için bugünkü Romanya hiçbir zaman yalnız fethedilecek yeni topraklardan ibaret olmadı. Asıl önemli olan Karpat Dağları değildi; Tuna Nehri'ydi. Çünkü Tuna yalnız Avrupa'nın en büyük nehirlerinden biri değil, aynı zamanda imparatorluğun kuzey sınırıydı. İstanbul'dan başlayan yollar Edirne'ye, oradan Balkanlar'a, Balkanlar'dan Belgrad'a ve sonunda Tuna kıyılarına ulaşıyordu. Nehir aşıldığında ise bambaşka bir dünya başlıyordu.


Belki de bu yüzden Osmanlı'nın Romanya ile kurduğu ilişki, Avrupa'nın başka bölgelerinde kurduğu ilişkilerden farklı gelişti. Amaç bu toprakları bütünüyle Osmanlı eyaletlerine dönüştürmek değildi. Daha çok, kuzeyden gelebilecek tehlikelere karşı güvenilir bir tampon oluşturmak isteniyordu. Böylece Eflak ve Boğdan kendi hükümdarları tarafından yönetilmeye devam edecek, fakat Osmanlı'nın üstünlüğünü kabul ederek belirli bir vergi ödeyecek ve gerektiğinde asker gönderecekti. İmparatorluk bazen doğrudan yöneterek değil, dengeleri koruyarak da büyürdü.

Bu durum ilk bakışta garip görünebilir. Çünkü fetih denildiğinde aklımıza sınırların sürekli genişlediği bir devlet gelir. Oysa Osmanlı için her toprağı doğrudan yönetmek her zaman en doğru çözüm değildi. Karpat Dağları'nın kuzeyindeki prenslikler, Macar Krallığı, Lehistan ve daha sonra Habsburg İmparatorluğu ile Osmanlı arasında doğal bir tampon görevi görüyordu. Böylece savaşın yükü çoğu zaman bu sınır bölgelerinde karşılanıyor, imparatorluğun merkezi daha güvenli kalıyordu.

Bu siyaset, Romanya tarihinin de yönünü değiştirdi. Çünkü Eflak ve Boğdan, Balkanlar'daki birçok Hristiyan devlet gibi doğrudan Osmanlı eyaletine dönüşmedi. Voyvodalar görevlerini sürdürdüler, Ortodoks kilisesi varlığını korudu, yerel hukuk büyük ölçüde yaşamaya devam etti. Osmanlı'nın etkisi hissediliyordu; fakat bu etki çoğu zaman İstanbul'dan gönderilen bir valinin yönetiminden çok, diplomasi, vergi ve siyasî denge yoluyla kuruluyordu.

Belki de Romanya'nın Osmanlı dönemi en çok bu yönüyle dikkat çeker. Burada yaşananlar yalnız fetihlerin değil; pazarlıkların, ittifakların, isyanların ve karşılıklı bağımlılıkların hikâyesidir. Aynı nehrin iki yakasında yaşayan toplumlar kimi zaman savaştılar, kimi zaman ticaret yaptılar, kimi zaman da birbirlerinin kültürlerinden farkında olmadan izler taşıdılar. Yüzyıllar sonra bile Dobruca'nın mutfağında, şehir adlarında, mimarisinde ve günlük hayatında görülen Osmanlı etkisi, bu uzun komşuluğun hatıralarıdır.

Sarayın Akrabaları Arasında Neden Bir Romen Prenses Yoktu?

Osmanlı hanedanı tarih boyunca Bizans, Sırp, Bulgar, Anadolu beylikleri ve Kırım Hanlığı gibi birçok hanedanla evlilik bağları kurdu. Bu evlilikler kimi zaman barışı sağlamanın, kimi zaman da siyasî ittifak oluşturmanın bir aracıydı. Ancak dikkat çekici bir istisna vardır: Osmanlı sultanlarının eşleri arasında Eflak veya Boğdan hanedanlarından gelen bir prenses neredeyse hiç görülmez.

Bunun nedeni, Osmanlı'nın bu iki prensliği farklı bir siyaset anlayışıyla yönetmesiydi. Eflak ve Boğdan fethedilip eyalet yapılmadığı gibi, hanedan ortaklığı kurulacak bağımsız krallıklar olarak da görülmedi. Osmanlı için önemli olan, voyvodaların merkeze bağlı kalması, vergilerini ödemesi ve gerektiğinde asker göndermesiydi. İlişkinin temeli akrabalık değil, sadakatti.



Osmanlı-Romen ilişkilerinde bu çerçeveyi kısa süreliğine bozan tek olay, Fetret Devri sırasında yaşandı. 1409 yılında, taht mücadelesi veren Şehzade Musa, Eflak Voyvodası Mircea cel Bătrân'ın kızıyla evlenerek onun desteğini kazanmaya çalıştı. Ancak bu evlilik kalıcı bir hanedan politikası değil, iç savaşın zorunlu kıldığı siyasî bir ittifaktı. Osmanlı Devleti güçlendikten sonra ise Eflak ve Boğdan'la ilişkiler yeniden evlilikler üzerinden değil, diplomasi ve vasallık sistemi üzerinden yürütüldü.

Tuna'dan Saraya: Voyvodalar ve Sultanlar

Osmanlı Devleti'nin Romanya topraklarıyla kurduğu ilişkiyi yalnız savaşlar üzerinden okumak eksik kalır. Asıl dikkat çekici olan, yüzyıllar boyunca devam eden diplomasi trafiğidir. İstanbul ile Bükreş, Yaş ve Târgoviște arasında kurulan bağlar, çoğu zaman orduların gölgesinde kalsa da iki tarafın kaderini belirleyen asıl unsur olmuştur.

Osmanlı'nın Balkanlar'da ilerlediği XIV. ve XV. yüzyıllarda Eflak ve Boğdan hükümdarları, yani voyvodalar, kendilerini iki büyük dünyanın arasında buldular. Güneyde giderek güçlenen Osmanlı Devleti, kuzeyde ise Macar Krallığı ve daha sonra Lehistan ile Habsburglar... Her biri bu küçük prenslikleri kendi nüfuz alanına çekmek istiyordu. Voyvodaların görevi yalnız ülkeyi yönetmek değildi; aynı zamanda bu dev güçler arasında denge kurabilmekti.

Bu denge siyaseti zaman zaman şaşırtıcı sonuçlar doğurdu. Aynı hükümdar, bir yıl Osmanlı ordusuyla birlikte sefere katılırken birkaç yıl sonra Macarlarla ittifak kurabiliyor, ardından yeniden İstanbul'la anlaşabiliyordu. Günümüz ölçüleriyle bakıldığında bu tutarsızlık gibi görülebilir. Oysa Orta Çağ diplomasisinde devletlerin önceliği ideolojik bağlılık değil, varlığını sürdürebilmekti. Küçük prensliklerin en büyük silahı, büyük devletlerin birbirine duyduğu ihtiyaçtı.

Osmanlı da bu gerçeğin farkındaydı. Eflak ve Boğdan'ın tamamen ilhak edilmesi yerine, yerel hanedanların görevde kalması daha avantajlıydı. Voyvoda, ülkesini yönetmeye devam edecek; buna karşılık Osmanlı'nın üstünlüğünü tanıyacak, düzenli vergi ödeyecek ve gerektiğinde asker sağlayacaktı. Böylece hem bölgenin yerel dengeleri korunuyor hem de Osmanlı kuzey sınırında doğrudan yönetimin getireceği ağır mali yükten kaçınıyordu.

Bir voyvodanın tahta çıkması çoğu zaman yalnız kendi ülkesinin kararıyla gerçekleşmezdi. İstanbul'un onayı büyük önem taşırdı. Özellikle XVI. yüzyıldan itibaren adaylar saray çevrelerinde destek arıyor, devlet adamlarıyla ilişkiler kuruyor ve kimi zaman ciddi meblağlar harcayarak padişahın fermanını almaya çalışıyordu. Taht mücadeleleri yalnız Târgoviște ya da Yaş'ta değil, Topkapı Sarayı'nın koridorlarında da yaşanıyordu.

Sarayla prenslikler arasındaki ilişki yalnız siyasal değildi. Elçiler karşılıklı hediyeler taşıyor, değerli kürkler, atlar, silahlar, mücevherler ve nadir kumaşlar diplomatik dilin bir parçası hâline geliyordu. Osmanlı için bu hediyeler bağlılığın sembolüydü; voyvodalar için ise güvence arayışının ifadesiydi. Diplomasi, çoğu zaman kılıçtan daha etkili oluyordu.

Bununla birlikte bu sistem kusursuz değildi. Vergilerin artırılması, taht mücadeleleri ve dış müdahaleler zaman zaman isyanlara yol açtı. Bazı voyvodalar bağımsızlık arayışına girdi; bazıları ise Osmanlı desteğiyle rakiplerini saf dışı bıraktı. Böylece Romanya tarihi boyunca aynı isimler kimi zaman kahraman, kimi zaman hain olarak anıldı. Gerçekte ise çoğu, yaşadıkları çağın zorunlulukları içinde karar veren hükümdarlardı.
 
Tarih, Aynı Olayı Farklı Gözlerle Okur

Romanya tarihi, tarihin mutlak doğrulardan oluşan katı bir bilim olmadığını gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Olaylar, kişiler ve belgeler büyük ölçüde aynıdır; değişen ise onlara bakan gözlerdir. Aynı insan, aynı eylemler ve aynı tarihsel gerçeklik, farklı toplumların hafızasında bambaşka anlamlar kazanabilir.

Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Vlad III Tepeș'tir. Romanya'da birçok kişi onu Osmanlı'ya karşı direnişin simgesi ve ulusal bir kahraman olarak görür. Osmanlı kaynaklarında ise "Kazıklı Voyvoda" adıyla, uyguladığı vahşet nedeniyle korkuyla anılır. Dünya kamuoyu ise onu, Bram Stoker'ın romanıyla ölümsüzleşen Kont Drakula efsanesinin tarihî ilham kaynağı olarak tanır. Oysa söz konusu kişi aynıdır; değişen yalnızca ona yüklenen anlamdır.

Vlad'ın hikâyesi anlatılırken çoğu zaman yalnızca Osmanlı'ya karşı verdiği mücadele ön plana çıkarılır. Ancak tarihî kaynaklar, acımasızlığının yalnızca Osmanlı askerlerine değil, kendi toplumuna da yöneldiğini gösterir. Tahta çıktıktan sonra kendisine karşı komplo kurduğunu düşündüğü çok sayıda boyarı idam ettirmiş, genç olanları ise Poenari Kalesi'nin inşasında zorla çalıştırmıştır. En küçük hırsızlıkların bile ölümle cezalandırıldığı, düzeni korku yoluyla sağlamaya çalıştığı anlatılır. Brașov ve Sibiu'daki Sakson şehirleriyle yaşadığı çatışmalarda yüzlerce tüccar ve sivilin öldürüldüğü kroniklere yansımıştır. Yaşlıları, hastaları ve yoksulları bir ziyafete davet edip binayı ateşe verdiği yönündeki rivayet ise tarihçiler arasında tartışmalı olsa da, çağdaşlarının onu nasıl algıladığını göstermesi bakımından önemlidir.

Elbette bu anlatıların tamamı aynı güvenilirlik düzeyinde değildir. Vlad hakkında elimizde bulunan en sert metinlerin önemli bir bölümü, onunla siyasi ve ekonomik çatışma yaşayan Sakson şehirlerinde hazırlanmış propaganda broşürlerinden gelir. Buna karşılık Romen ulusal hafızası, özellikle Osmanlı karşısındaki direnişini öne çıkararak onu bağımsızlığın sembolü hâline getirmiştir. Tarihçinin görevi, bu iki uç anlatıdan birini sorgusuz kabul etmek değil; kaynakların hangi şartlarda ve hangi amaçlarla üretildiğini anlamaya çalışmaktır.

Vlad'ın hikâyesinin düşündürdüğü en önemli soru budur: Bir insanın korku, baskı ve şiddet üzerine kurduğu bir düzen, sırf devleti güçlendirdiği için kahramanlık olarak görülebilir mi? Yoksa güçlü bir devlet ile adil bir devlet arasında her zaman korunması gereken bir çizgi mi vardır? Bu sorunun kesin bir cevabı olmayabilir. Ancak Vlad Tepeș'in mirası, tarihin yalnızca geçmişi anlatmadığını; aynı zamanda her toplumun adalet, güç ve kahramanlık anlayışını da yansıttığını gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.

Belki de tarih bize yalnızca geçmişi anlatmıyor; her çağın insanına aynı soruyu yeniden soruyor: Güçlü bir devlet uğruna ne kadar özgürlüğümüzden vazgeçmeye razıyız? Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda, bizi gerçekten koruyan şey korku mu olacak, yoksa adalet mi?


Fener'den Eflak’a : Fanariotlar ve Osmanlı'nın Yeni Yönetim Modeli


Osmanlı Devleti'nin Eflak ve Boğdan üzerindeki hâkimiyeti yüzyıllar boyunca ilginç bir denge üzerine kurulmuştu. Yerli voyvodalar görevde kalıyor, Osmanlı'ya bağlılıklarını vergi ve sadakatle gösteriyor, buna karşılık iç işlerinde geniş bir hareket alanı elde ediyorlardı. Bu sistem, iki tarafın da çıkarına hizmet ettiği sürece uzun yıllar istikrarını korudu.

Ancak XVIII. yüzyılın başında bu denge bozuldu.

1711 yılında Boğdan Prensi Dimitrie Cantemir'in Rus Çarı I. Petro ile ittifak kurması ve kısa süre sonra Eflak Prensi Constantin Brâncoveanu'nun Osmanlı tarafından ihanetten şüphe edilerek İstanbul'da idam edilmesi, yalnız iki hükümdarın kaderini değiştirmedi. Osmanlı yönetiminin Eflak ve Boğdan'a bakışını da kökten değiştirdi. Yüzyıllardır süren güven ilişkisi yerini kuşkuya bıraktı.

İstanbul artık Tuna'nın kuzeyindeki prenslikleri, kendi hanedanlarıyla yönetilen sadık tampon devletler olarak değil; büyük güçlerin etkisine açık, her an el değiştirebilecek sınır bölgeleri olarak görmeye başlamıştı. Böyle bir ortamda yerel hanedanlara güvenmek yerine, merkeze daha sıkı bağlı yöneticiler görevlendirmek daha güvenli görünüyordu. İşte Fanariotlar böyle bir dönemde tarih sahnesine çıktılar.



İsimlerini İstanbul'un Haliç kıyısındaki Fener semtinden alan bu Rum aileler, yalnız zengin tüccarlar değildi. İyi eğitim görmüş, birkaç dil bilen, Avrupa diplomasisini yakından takip eden ve Osmanlı sarayının dış ilişkilerinde önemli görevler üstlenen seçkin bürokratlardı. Tercümanlık görevlerinden uluslararası müzakerelere kadar uzanan deneyimleri, onları imparatorluğun en eğitimli yönetici sınıflarından biri hâline getirmişti.

Osmanlı Devleti için bu yeni modelin önemli avantajları vardı. Fanariot voyvodaların askerî gücü yoktu; Eflak ve Boğdan'da onları destekleyecek güçlü aile bağları da bulunmuyordu. Güçlerini yalnızca padişahın verdiği göreve borçluydular. Bu nedenle sadakatlerinin merkeze yönelmesi bekleniyordu. Ancak merkezî güven arttıkça yerel güven azalmaya başladı.

Fanariot voyvodalar görevlerine seçimle ya da hanedan hakkıyla gelmiyor, İstanbul'da yapılan atamalarla iş başına geçiyorlardı. Üstelik bu makamlar çoğu zaman büyük bedeller ödenerek elde ediliyor, görev süreleri kısa tutuluyor ve her an görevden alınabileceklerini biliyorlardı. Bu durum, yöneticileri uzun vadeli yatırımlardan çok kısa sürede gelir elde etmeye yöneltti. Vergiler arttı, makamlar satıldı, devlet görevleri bir hizmetten çok yatırım aracına dönüştü.

Bunun sonucu olarak Fanariot dönemi, Romanya tarih yazımında uzun süre yalnızca ağır vergilerin ve yolsuzlukların dönemi olarak anlatıldı. Oysa bu tablo tek renkli değildi.

Fanariotlar aynı zamanda dönemin en eğitimli bürokratları arasındaydı. Yaş ve Bükreş'te matbaaların kurulmasını desteklediler, okullar açtılar, Avrupa ile diplomatik ilişkileri güçlendirdiler ve hukuk alanında çeşitli düzenlemeler yaptılar. Özellikle Yunanca, diplomasi ve yüksek öğrenim dili olarak yaygınlaşırken, prenslikler Avrupa'daki entelektüel gelişmelerle daha yakın temas kurmaya başladı.

Bu nedenle Fanariot dönemi, yalnız bir gerileme dönemi olarak değil, aynı zamanda modernleşmenin çelişkili başlangıçlarından biri olarak da değerlendirilebilir.

Osmanlı'nın amacı güvenliği artırmaktı. Fakat merkezden atanan yöneticiler ile yerel halk arasındaki mesafe büyüdükçe, yöneten ile yönetilen arasındaki güven zayıfladı. Devlet daha sıkı denetim kurmuştu; fakat bu kez toplum kendisini yönetenleri kendi temsilcileri olarak görmemeye başlamıştı.

Tarih boyunca birçok büyük devlet benzer bir ikilemle karşılaşmıştır. Yerel yöneticilere güvenildiğinde merkez zayıflayabilir; merkezden atanan bürokratlara güvenildiğinde ise yerel aidiyet zarar görebilir. Osmanlı'nın Fanariot sistemi de bu kadim soruya verilmiş cevaplardan yalnızca biriydi.

Ve belki de bu dönemin en önemli mirası, Osmanlı'nın Eflak ve Boğdan üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesi değil; farkında olmadan yeni bir düşüncenin filizlenmesine zemin hazırlamasıydı. Çünkü insanlar, kendilerini yönetenlerin kendi toplumlarından çıkmasını istemeye başladıklarında, bu istek zamanla yalnız bir yönetim talebi olmaktan çıktı; millî kimlik fikrinin de temel taşlarından biri hâline geldi.

Osmanlı'nın Çekilişi ve Romanya'nın Doğuşu


Tarih kitapları çoğu zaman imparatorlukların yükselişini büyük bir coşkuyla anlatır. Fetihler, zaferler ve genişleyen sınırlar sayfalar boyunca sürer. Ancak aynı kitaplarda geri çekilişler çoğu zaman birkaç cümleyle geçiştirilir. Oysa bir imparatorluğun çekilişi de en az yükselişi kadar öğreticidir.

Osmanlı Devleti için XVIII. yüzyıl, Tuna'nın kuzeyindeki dengelerin değişmeye başladığı bir dönemdi. Yüzyıllar boyunca Eflak ve Boğdan üzerindeki nüfuzunu savaşla olduğu kadar diplomasiyle de koruyan devlet, artık karşısında yalnız yerel prenslikleri değil, giderek güçlenen iki büyük rakibi de buluyordu: kuzeyde Rusya, batıda Habsburg İmparatorluğu.

Küçük Kaynarca Antlaşması (1774), bu değişimin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Osmanlı yalnız toprak kaybetmedi; Ortodoks tebaanın korunması konusunda Rusya'ya verilen haklar, Tuna prenslikleri üzerindeki siyasî dengeleri de değiştirdi. Artık Eflak ve Boğdan yalnız Osmanlı'nın nüfuz alanı değildi. Büyük devletlerin rekabet ettiği bir satranç tahtasına dönüşmeye başlamıştı.



XIX. yüzyıl boyunca bu rekabet daha da hızlandı. 1829 Edirne Antlaşması, 1848 devrimleri ve ardından gelen gelişmeler, prensliklerde modern devlet düşüncesini güçlendirdi. Artık yalnız daha iyi yöneticiler değil, ortak bir millet fikri de konuşuluyordu.

1859 yılında Alexandru Ioan Cuza'nın hem Eflak hem de Boğdan prensi seçilmesi, yüzyıllardır ayrı yönetilen iki prensliğin fiilen birleşmesini sağladı. Bu birleşme yalnız siyasî bir olay değildi; modern Romanya'nın doğum anıydı.

Osmanlı Devleti bu süreçte eski gücünü koruyamadı. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından toplanan Berlin Kongresi, Romanya'nın bağımsızlığını uluslararası alanda tanıdı. Yaklaşık dört yüzyıl süren Osmanlı üstünlüğü resmen sona ermişti.

Ancak tarihte bazı ayrılıklar yalnız haritalarda gerçekleşir. Osmanlı askerleri çekildi, sancaklar indirildi, yeni sınırlar çizildi fakat tarih, sınırların değişmesiyle bir anda silinmedi.

Bugün Romanya'nın özellikle Dobruca bölgesinde dolaşırken Osmanlı'nın bıraktığı izler hâlâ görülebilir. Köstence'de yükselen Hünkâr Camii, Babadağ'daki Sarı Saltuk geleneği, Mecidiye'nin adı, eski kervan yolları, köprüler ve çeşmeler bu uzun birlikteliğin tanıklarıdır. Türk ve Tatar toplulukları ise bu mirası yalnız taş yapılarda değil, dillerinde, mutfaklarında ve günlük yaşamlarında da yaşatmaya devam etmektedir.

Daha da ilginci, Osmanlı'nın mirası yalnız mimaride değildir. Yüzyıllar boyunca aynı idari düzen içinde yaşayan toplumlar, birbirlerinden kelimeler ödünç aldılar; yemek tarifleri paylaştılar; müziklerini, ticaret alışkanlıklarını ve gündelik yaşamlarını karşılıklı olarak etkilediler. Bugün Romence'de kullanılan birçok Türkçe kökenli kelime ya da Dobruca mutfağındaki ortak lezzetler, bu uzun temasın küçük ama anlamlı izleridir.

Osmanlı'nın siyasî hâkimiyeti sona erdi ancak dört yüzyıllık bir birlikte yaşama döneminin bütün izlerini birkaç antlaşmayla silmek mümkün değildi. Tarih bazen savaşların tarihidir, ama bazen de insanların birbirlerinden öğrendikleri küçük alışkanlıkların, birlikte pişirdikleri yemeklerin, birbirlerinden aldıkları kelimelerin ve aynı nehir kıyısında geçirdikleri yüzyılların tarihidir.

Siyasi sınırlar değişebilir. Fakat coğrafyanın hafızası, antlaşmalardan daha uzun ömürlüdür.