ŞİİRLERİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞİİRLERİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YAKA

iki yakalıydı yaşadığımız yer
hangi yakada duracağın
bazen şans bazen kader
insanoğluysa çoğunlukla
iki arada gezer
Kimi zaman bir yakaya yanaşır
boyalı bir tekne gibi
ya alacağı vardır
ya da kıyıda bırakmak istediği
ne kadar kalacağı hep şüpheli
atsa da demiri
hep karşı yakaya geçmek niyeti

Kimi zaman kök atar bir yakaya
ne kadar salsa da dal budak
bedeni olsa da o yakada tutsak
savrulur öte yakaya yaprak yaprak
Çok azında vardır ortalardan
ileriye bakma isteği vasatı yıkarak
olmuştur artık alışkanlıklarıyla ahbap
Bir yakadan diğerine akarak
savurur zamanı yel değirmeni gibi
kah bir mevsim kah bir saat
sonuçta iki yakayı da geride bırakarak
ortada noktalanır hayat
N.DENİZ
neriman deniz şiirleri

SARMAŞIK

Sarmaşık dolanıp da
ulu bir çınar ağacına
kurtulup karanlıktan
kavuşunca ışığa;
unutur hayasızca
bir metrelik alanda
nasıl çıktığını doruğa...
Hırçın bir dolanmayla
keser çınarın dallarının
temasını havayla
ve başlar aşağıda
kendi kökleriyle yükselen
irili ufaklı ağaçlara
tepelerden bakmaya..

Ulaşsan da çınarın
dallarında zirveye sen;
kendine hayat veren
doğaya ihanet eden
tıpkı insanlar gibi,
bir asalak kenesin
boğduğun çınarın
kanıyla beslenen...
Dünyadaki kısacık ömrün
çabucak tükenecek;
çınara sımsıkı dolanan kolların
yavaşça gevşeyecek,
kuruyan bedenin
çınarın köklerine düşecek
ve ulu çınar senin
toprağa karışan bedeninle
yeniden beslenecek.

İşte insanız ya
ha sarmaşık ha biz...
İleri gitmek varken
nedir yükselmek için
şuursuzca bu gayret
ve yaşamak için
doğaya ihanet?
Bakmamak lazım
üç metrelik alanda
nereye çıktığımıza
ve aşağılarda
kimleri bıraktığımıza;
nihayetinde hayat kısa
bizler de geleceğiz dize,
geride kalanların
desen olacağız
bastığı topraktaki ize...
O yüzden diyorum
tutunacak yer değil;
yürüyecek yol lazım bize.
N.DENİZ

sarmaşık şiiri


KÖPRÜ

bir su kütlesi üzerinde
akıp giderken hayatımız;
farklı farklıdır
geleceğe ulaşma kaygımız.
Kimi köprüdür bir kıyıdan
diğer kıyıya uzanan;
kendisi ulaşırken karşıya
başkalarını da sırtında taşıyan,
kimi köprünün üstünden
akıp giden insan...
Biri direnirken hem zamana
hem taşıdığı yüke köprü misali;
diğeri akıp gider yaşamdan
varlığı iz bırakmadan
köprüden geçip gider gibi...
N.DENİZ
köprü şiiri

Hançalar Köprüsü (Hançalar Köyü, Çal, Denizli)  
Büyük Menderes Nehri üzerindeki üç gözlü ve 65 metre uzunluğundaki Hançalar Köprüsünün yapım tarihi kesin olarak bilinmiyor. Yan kemerlerinden yüksek ve geniş tutulan orta kemeriyle Klasik Osmanlı Köprülerinin özelliğini göstermekle birlikte yapım tekniği açısından Roma Döneminden itibaren var olduğu düşünülebilir. Orijinalinde düzgün kesme taşlarla yapılan köprünün 1886 ve 1934 yıllarında geçirmiş olduğu onarımda moloz taş kullanılmış.



ŞEREFE

 

neriman deniz

















Denizde bugün
bir telaş var alışılmadık,
kutlamaya davetlisiniz dostlar;
denize karışan derelerden akıp.
Aramıza katıldı
küçük bir özgürlük savaşçısı balık...
Takılıp kaldığı
kayalıkların arasından çıkıp
nasıl da fırlamıştı
kendini saran ağları yırtıp?
Hatırladı
sahip olduklarını birer birer
yosunlara tutunup hayatta kalmıştı
taşıdığı yüzgeçleri unutup
hep öyleydim sanmıştı.
Dalgalandı sular
yüzgeç darbeleriyle,
şaşırdı balık içindeki enerjiye...
Tuzlu suları yarıp havayla kucaklaştı;
güneşe selam çakıp
denizin üzerinde saltolar atmıştı.
Kadehler havalandı
denizin derinliklerinde;
haykırdı tüm balıklar
coşkulu bir neşeyle
ve çınladı deniz balıkların sesiyle
şerefe...
N.DENİZ




İNSAN ÜZERİNE

 

Neriman Deniz











Ölçü

Doğanın ta kendisiyiz
bazen bir yağmur tanesiyiz
büyük bir ihtiyaçla
her gün özlemle beklenen
yaşamda tutmak için
bitkiyi, insanı, böceği
ve temizlemek için
her türlü pisliği...
Bazen özleniriz güneş gibi
ısımız ve ışığımızla
doldurmak için doğanın ruhuna
yaşamı ve neşeyi...
Bazen ay oluruz;
aranırız karanlıkta
aydınlatmak için geceyi.

Yağmur düştüğü anda yere
ayaklar hazırdır
üzerinde gezinmeye...
Güneşin yükselmesiyle
ısınıp yeterince
gölge aranır gizlenmeye...
Ay geride bırakılır
kavuşunca elektriğe...
Yağmur yere düşene,
güneş ısıtana,
ay yolunu aydınlatana kadardır..

Tıpkı olduğu gibi
doğadaki her nesne;
kıymetlisin tabii ki sen de...
Bir de ölçün var elbette;
amaca hizmet edebildiğin
ve isteneni verebildiğin
sürece varsın
ve sen insan;
bir başkasının ihtiyacı kadarsın...
N. DENİZ

göl

 

göl şiiri











Huzurlu bir gölle
hüzünlü sazlıkların
bitişe yaklaşan
aşkıydı işte sonbahar...
Gölgesi göle düşen
tülden bir çiçek
gölün ışıltılı sularına
rüzgarda türküler
söylemeyecek
ve artık yansıması
sularda titremeyecek...
Açılınca çevresini saran
sazdan kollar,
üşüyecek
korunaksız kalan sular
ve içinde büyüttüğü
sazlıkların köküyle göl;
sessizliğe bürünecek...
Son demini yaşarken sazlıklar
kırılgan dallarına vururken
güneşin yolladığı ışıklar
son bir türkü için
hafifçe esti rüzgar
yayıldı gölün üzerine fısıltılar;
şimdilik gidiyorum
bekle beni önümüzdeki bahar,
yeni sürgünler vereceğim
filizlenerek döneceğim tekrar.
N.DENİZ

ARAYIŞ

Neriman Deniz














Bindik yaşam teknesine didişip gidiyoruz
kimi zaman tekne kimi zaman içindekiler ile.
Herkesin kavgası da davası da el ile
bir çekişmedir gidiyor benim de içimdeki ben ile.
Ne düşüncede biriz ne didişmeden besleniriz
iflah olmaz uzlaşmaz tuhaf bir ikiliyiz.
Ne dur durak veriyor ne eylemi bitiyor
vurmuş merak semerini eşek gibi sırtıma
durmaksızın dehliyor.

Her ne kadar desem de
bak şöyle bir etrafına kuzum böyle yapma!
El eli yüceltirken nedir sende bu eza?
El bile senin ettiğinin yarısını etmiyor
elbet diyor el senin alacak çok yol varken,
ağır aksak gittiğini benim gibi bilmiyor.
Zaaflarım kusurum eksiklerim elbet var 
bu kadar üstüme gelme
insanım nihayetinde ben de acizane
laf anlatmak mümkün değil
içimdeki gafile.

Sen hala uğraşıp vururken beni yerden yere
eller nasıl da sevişiyor kendi kendileriyle
egoları delecek maazallah üstteki gök kubbeyi
olmuş iken her biri kendisiyle sevgili,
horluyor beğenmiyor hiç biri diğerini.
Kükreyerek kızıyor anlamıyor nafile
ne derdin var el ile senin derdin seninle
diyerek çıkışıyor.

Gülsem mi acısam mı bu acayip halime
el ele beğendirmeye uğraşırken kendini
beğendiremedim bir ben bana kendimi.
Ne okumak hoş ediyor ne de öğrenmek
İçimdeki gözü doymaz ejderi.
Bitmeyecek belli ki bu çekişme kendimle
geçecek ömür böyle uzlaşmak ümidiyle
bir arayış içinde.

Neriman DENİZ

kader tanrıçaları moiralar ve kirman

Mitolojide Kader tanrıçaları Moira'lar (Fatalar) üç tanedir. Klatho, Lakhesis, Atrapos. Pay veren anlamına gelen Moira'lar, insanlara yaşam paylarını verirler. Doğum, yaşam (mutluluk, başarı,talihsizlik vs) ve ölüm. Klatho ''eğiren,saran''. Lakhesis ''ölçen'' ve en korkunçları Atrapos ise ''kaçınılmaz ve geri dönüşü olmayan'' yani ölüm anlamına gelir.

Moira'lar, insanlar anne karnına düştüğü andan itibaren onların hayat ipliğini eğirmeye başlarlar.
Klatho'nun örekesine (eğirilecek ipin sarılı olduğu çatal uçlu düzenek) sarılı, Lakhesis'in asasıyla ölçülen hayat ipi, zamanı geldiğinde Atrapos tarafından kesilir.

Tanrılar ve insanların boyun eğmek zorunda oldukları kader tanrıçalarına Zeus bile karışamaz. Zeus kader tartısına vurunca insanların yaşamını, yaşam ipliği kesilecek olanın kefesi ağır basar ve Zeus da dahil hiç bir tanrı değiştiremez kaderi.

TAŞ

Hey gidi koca taş!
Nasıl da olmuştun
toprakla sarmaş dolaş?
Gören kök saldın sanırdı;...
yerinden oynayacağına
söyle kim inanırdı?
Öylesine gömülmüş;
yer etmiştin ki yamaçta,
bir işaret mili gibiydin
meydan okuyan doğaya.
Anlaşıldı seni orada tutan
ne gücün ne de ağırlığındı...
Toprak hafifçe kımıldadı
kum parçası gibi seni
yokuş aşağı savurdu.

Doğa öyle yanıltıcı ki
bilinmez güç hangi serde,
hangi maddenin elinde.
Sanılır ki giden gitti
yeri doldurulur mu?
Ardında kalan boşluk
kurda kuşa yurt olurdu.
Lakin doğanın kanunu bu
yerini yuvarlanıp gelen,
daha büyük bir kaya doldurdu.
Sarılmak gerek hayata sımsıkı
dünyada varlığımız
henüz bir yer tutarken;
boş kalmayacak yerlerimiz;
bugün varız,
şayet yarın gidersek...
Neriman DENİZ

Neriman Deniz


İŞ'AR

Geliyorum bekle beni
fuşya renkli çiçeğim!
Dallarını beyaz inci,...
mor iplikle süsleyeceğim.
İnce dallı mor çiçekli lavantam;
dallarını sakla bana,
güzelliğinle besleneceğim.

Mavi deniz sakın ola
gökyüzüyle karışma!
Gün doğumu aranıza uzanıp,
sen göklerle güneşi
damla damla içerken;
ben içtiğin mavilerde
yüzeceğim
Neriman DENİZ

Neriman DENİZşiirleri


ASİ

''Yaz'' dedi silgi,
neyi diye sordu kalem.
Silinecek ne varsa
dedi silgi.
Madem silinecek
niye yazayım ki
dedi kalem.
Çünkü senin işin bu
dedi silgi
ve güldü kalem.

Bak bana dedi;
başı göklere değen,
dalları eğilmeyen
asi bir ağaçtı hammaddem.
Ne çiçek açtım
ne de kurudum
hep bildiğimi okudum.
Bir ümitle
hep suladı sahibim,
ha oldu ha olacak;
aylar geçti baktı ki
ben ne istediğinde yeşerdim
ona çiçekler açtım;
ne de meyveler verdim.
Çünkü meyvesi değil;
gölgesi olan bir çınardım.
sarmaşığı bedenimle
gökyüzüne taşırdım.
Kendim çiçek değildim
lakin;
güçlü dallarıma tutunan
ne çiçekler açtırdım.

Ümidini kaybetti kesti beni;
bir satıra can verdim.
Şimdi ise kalem oldum eline...
İşlevim değişse de
fıtratım değişmedi;
olmadı mı yazdıklarım?
Sanma ki hiç boşuna
yazdığını silerim;
sildirmem başkasına,
üzerini çizer geçerim.
Neriman DENİZ

insan

Yağmur nasıl düşmeye
başlıyorsa gökyüzünden yere,
ağır ağır tane tane;
insan da yaşamın içine...
öyle düşmekteydi.
Ha yağdı ha yağacak diye
bakarken
düşen nazlı tanelere,
iki tanenin düşmesi arasındaki
o upuzun zaman;
doğdu doğacak
emekledi emekleyecek devriydi.
Yağmurun yağışı hızlandı;
zamanın akışı hız kazandı.



Ardı arkası kesilmeyen
yağmur taneleri,
ve hızını alamayan
rüzgar gibi;
havayı yararak
koşmaktaydı.
Sanki sele kapılıp
savrulan toprak,
sel suyu gibi allak bullak
ve suyla yoğrularak...
Yokuş aşağı iner gibi
önüne geleni içine katarak;
kum, taş, çakıl
ot çöp börtü böcek,
tohum, çiçek,
çalı çırpıyla çoğalarak
ve çoğaldıkça
daha çok bulanarak...
Nefes nefeseydi artık...
Bir düzlükte durmalı;
yükünden kurtulup
durulmalıydı.

Ovada göllendi,
koşarken topladıkları
yavaşça dibine çöreklendi.
Kimi tohum içinde filizlendi,
kimi bitki aromasını verdi.
Dinlendikçe ağır ağır
demlendi;
demlendikçe berraklaştı
açıldı rengi.
Dolan havzanın
ağır ağır boşalması gerekti.
Bulduğu meyilden,
durulan suyu yavaş yavaş
uzaklara doğru aktı;
coşkulu sel suyu değil
artık duru bir kaynaktı.

Aktığı yerlerden toplamak
değildi artık derdi...
Bulduğunu alarak değil,
suyundan vererek ilerledi;
geçtiği yerleri besledi.
Kah değdiği yerler yeşerdi,
kah yeni filizler verdi.
Yaş kemale erdi;
elbette alma zamanı değil,
verme zamanıydı şimdi.
N.DENİZ

tekne ve fareler


Aynı gemide giden
yolcular idik;
yelkenleri ters yüz eden
güçlü bir fırtına yedik.
Sallandı tekne
dalgalarla hafiften;
kim kaldı kim gitti
diye bakınır iken,
heyecanlı bir telaş,
bir koşturma farkettik.

Farelerdi bir oraya
bir buraya kaçışan;
peynir ekmeğe ortak olup,
aynı kapta
yemek yiyip su içen.
Balçıkta çırpınır iken
elinden tuttuğumuz,
sonra silkeleyerek
tüyünü parlattığımız
en toraman fareydi
güverteden ilk eksilen.

Zamanla dindi fırtına,
duruldu sular biraz.
Hiç bir tekne elbette
zorlu yolundan kalmaz.
Güvenli denizlerde
devam ederken yola;
kim kaldı güvertede
kim oldu sularda alabora
teknenin umrunda olmaz

Tekne sağlamsa eğer;
güçlü fırtınalarda
öyle yelken kapatmaz.
Gövde sarsılsa bile,
doğrulup yolu bulur;
kolay kolay da batmaz.
Açık denizlerde;
kimi ufku tararken
kimi kendi bulandırdığı
sığ sularda boğulur.
 N.DENİZ

başeğmezlik hikayesi


Bir başeğmezlik hikayesi anlat.
Öyle bir hikaye olsun ki
ruhu uysallıkla eğilirken aklının önünde;
aklı sınırlarının aldığı,
hiç bir gücün önünde dize gelmesin.
Özgür olmak için çırpınırken kalbi
ve sınır tanımazken bilgiye aç yüreği,
serpilip boy veren ulu bir kavak gibi
hiç kimsenin yolunu
kesmesin.

Açılmak için sıralanmışken kapılar
ve  biri omuz vurup girsin içeri
uzanıp uyusun diye özlemle beklerken
hedefinden bi haber sedirler;
uykusuzluk ölüm kadar ağır
çökse de bedenine,
rehavetle gözlerini kapatacak
hiç bir kapıyı
açmasın.

Renkli taşlarla döşeli
sonu nerede biteceği belli olmayan yollar,
üzerinde ahenkle adımlayacak
ayaklarla öpüşmek
ve kendi yolunda yürütmek için
ölesiye  hasret duyarken;
çetin ve engebeli de olsa doğru yolu,
davetkar bakışlarla kendi yoluna çağıran
göz alıcı taşlara
basmasın.

Mis kokulu çiçeklerin çevrelediği bahçede
yılların yorgunluğunu taşıyan,
doğada yarı uyku, yarı yok oluşa
terk edilmiş bir ayağı kırık tabure,
işe yaramazlığını unutup
kendi ağırlığını bile taşıyamazken;
kendisini var olma amacına döndürecek
birini beklerken ümitsizce,
yorgunluktan tükense de
oturmasın.
N.DENİZ

lahana


Lahana
deyip geçiyorlar sana
tıpkı;
konuşup düşünebildiğini
düşündükleri,
iki ayaklı her canlıya
insan
dedikleri gibi...
İşine gelmeyen
gazından
ederken şikayet;
işine gelenin
saymakla bitiremediği,
yapraklarında barındırdığın
vitaminden minerale
bin bir meziyet.

Yok aslında
insandan bir farkın;
sarıp sarmalarken sen
içini dışınla;
katmer katmer
sarmakta insan da
içini dışıyla...
Senin dışında
kalınlaşan kabuklar
korurken altındaki
tazecik filizi;
kimi insanın örtüsü
saklamakta
içinde yatan
cin fikirli iblisi.

Lahanayı soydukça
altta taze yapraklar,
ve dışının saklayıp
özenle koruduğu
lezzetli güzellikler...
kimi insanı soysan
çıkacak ortaya
içinde olmadık
fikirler, düşünceler,
fenalık ve kemlikler;
hatta kabuğun bile
saklayamadığı
akla gelmedik
kötülükler.

Belli ki üstteki kabuğa
pek de bakmamak gerek...
Aslında insan için 
lahana gibi olabilmek
en büyük meziyet…
 N.DENİZ

kumdaki yengeç


Buluşmak için denizle
yalpalayarak ilerledi
kumda yengeç;
bir adım, bir adım daha...
Deniz uzanıyordu kumlara
karşılamak için yengeci
köpüklü dalgalarla; 
bir dalga bir dalga daha...
Deniz ilerledi..
Yengeç ilerledi..
Ve karşılaştılar 
sanki ilk defa buluşur gibi.

Suların narin çarpışıyla
yengeç  sersemledi;
kibarca çekti kendini 
deniz geri.
Yengeç kumlarda 
alabora olmuş
öylece beklemedeydi.
deniz geri gelsindi
ve kendisini
belki de unuttuğu
yaşam kaynağında 
tutsundu. 

Can suyu verir gibi
yengece
bir hamle daha yaptı 
deniz;
alamadan içine 
isteksizce çekildi geriye.
Gömüldüğü kumun içinde
bir ayağı yaşamda,
bir ayağı ölümde
unuttu belki yengeç;
onun yaşam kaynağı
kumlar mıydı deniz mi?

Tam öldü 
ölecek derken
ve kendinden geçmişken;
üçüncü dalgada 
denizin içindeydi.
Sularda süzülürken
anımsadı
unuttuğu gerçeği;
onun yaşam alanı 
kumlar değil denizdi.
N.DENİZ

tekme


Haydi;
bir koşu dolan gel oradan;
bir kaç kelam edelim
havadan sudan...
İstemiyorum öyle
uzun uzun
zamanıma katmanı zamanından...
Kucağımda
mis kokunu içime çekecek,
okşarken
kara saçların yüzümü;
başını göğsüme basacak kadar...

Çok değil;
serçenin kapandaki yemi
bir çırpıda alıp kaçtığı,
Sevgiyle gülümsemenin
değdiği kalbi ısıttığı,
Lodosun saçları
sıyırıp geçtiği an kadar..

Çok mu geldi bu süre?
Öyleyse;
açmadan gözlerini
daha dünyaya,
düşmeden
ete kemiğe bürünüp
kucağıma;
şöyle okkalı bir tekme
savurduğun an kadar...

N.DENİZ

çaresizlik

Hani darda kalır ya insan...
mengeneye sıkışmış gibidir yüreği?
Ve öyle bir ezilmektedir ki;
tıpkı kapana ayağını kaptırmış
ve derin kuyuya yuvarlanmış
bir kaplan gibi...



Nasıl çırpınırsa kapanla
kuyunun ağzı arasında kaplan?
Nasıl uzatırsa ellerini yukarı
ve nasıl çekerse kapanda
sıkışarak ezilmiş ayağı kaplanı geri?
Ve nasıl eklenirse
bu durumda bir sırtlanın
pençesine düşme endişesi?
Acı ve umutsuzluk
nasıl çökerse yüreğine,
nasıl vurursa gözlerine kederi?

İşte böyle bir çaresizlik benimki.
Ne ellerimle tutunabilmek,
ne de ayaklarımı kapandan
kurtarabilmek mümkün.
Ne umutsuz bir bekleyişle
kör kaderi değiştirmek;
ne de acıyı hafifletmek
ve özgürce koşabilmek…
N.DENİZ

soba

Ah işte yine tıka basa
doldurdular içimi.
Altını döşediler
üstü alevlendikçe
yavaş yavaş yanacak
küçük küçük kömürle.
Yığdılar üstene de
erik,çam, meşe
ne geçtiyse eline...
Attılar bir kaç da çıra
orama burama;
hadi gel de tutuşma.



Kapattılar iyice
neyim var neyim yoksa
nefes alıp verecek;
bilmezler bu kadar şey
nasıl tutuşup tütmeyecek?
Bırakmışlar baca diye
küçücücük bir delik;
için için kavrulup da
buram buram tüterken
duman nasıl yolu bulup da
o deliğe girecek?

Tam bitirdim hasadı
ferahladım der iken;
dehliyor ite kaka
koskocaman bir kütük.
ne çekilmez çileymiş
bitmedi hiç bitmiyor,
içim çok daralırken
azıcık genişliyor.

Aman siz ferahlayın
kapı, pencere, dar dolap
atın elde kalanı;
buldunuz bir amele
savuracak harmanı.
Nasılsa öğütür diye
kağıt kürek
atılmayan ne vardı;
yaramasa bir işe;
sokakta koca direk kaldı.

Eh el insaf artık size
eldeki küçük soba
değil ki bu koca tandır;
doldum artık taşıyor;
tıkandı baca bile
her delikten tütüyor.
N.DENİZ

limon ağacı

Havalar soğuyup da
mevsim güze dönünce...
yavaşça silkelendi
koca erik ağacı...
Doğa şimdi ne varsa;
rüzgar dolu fırtına
sürecekti meydana...
Kendi hazırlanırken
derin kış uykusuna;
takıldı gözleri
yanında sürgün veren
küçük limon ağacına...
Nasıl da narinceydi
kökünden uca kadar
o incecik dalları?
Üstünde onu koruyacak
ne dikenli bir doku,
ne de kalın kabuk vardı.



Seslendi küçümseyerek
''Küçük limon ağacı
önümüz kış kıyamet
nasıl hayatta kalacaksın?
Bu kadar ekşi bir meyve,
dalındaki incelikle;
doğada boşa yer tutacaksın''
Limon hiç ses vermedi,
yapacak çok işi vardı;
yeşil yapraklarını
dalında tutmalıydı.

Günler geçerek
birer birer
Ayları kovaladı,
Mevsimler değişerek
baharı yarıladı.
Güneşin sıcaklığı
düşünce dallarına;
erik ağacı hafifçe
esneyerek
uykusundan uyandı.
O derin uykudayken
kış rüzgarıyla
kalınlaşan kabukları;
şimdi aralayıp da
yaza hazırlamalıydı.
Sızlayarak dalları
bir kaç yaprak çıkardı;
birkaç da çiçek açtı.
Daha yapılacak
ne de çok işi vardı;
Düşünürken kara kara
etrafını mis gibi
ferah bir koku sardı.

Bakışları kokuyu aranırken;
görünce yanında
boy verip de serpilen,
yeşil yapraklı dallarında
hem çiçek
hem meyve veren
limona şaşakaldı.
Haykırdı bu nasıl bir iş!!
Sen ne yaptın bütün kış?
Ne dalların
narinliğini yitirmiş,
ne yaprağın, çiçeğin
ne de meyvelerin bitmiş?

Limon ağacı
gülümseyip eriğe
anlatmaya başladı:
Renkten renge girerek
silkeledin yaprağını
korkarak kışı görüp…
Sonra toprağa gömüp
uykuya geçiverdin
doğaya sırtını dönüp.
Ben hükmüne uyarak
tabiat ananın;
doğadaki her günü
kendime kazanç saydım;
rüzgarlara direnip
yağmurlarda boy attım;
güneşi gördüğümde
durmadan filiz verdim.
Kimi zaman dönünce
rüzgarlar fırtınaya;
korunabilmek için
sen kabuk bağlar iken;
yeşil yapraklarımla
dallarıma siperdim.

Kendi tadında yenen
mevsimlik lezzetli
bir meyvesin sen;
dört mevsim
dalımdan eksilmeden,
ekşiliğimle
tat vermeyi öğrendim
çeşit çeşit şeye ben.
Haydi bakalım erik;
ben her mevsim
durmadan
devam ederken yola,
bir kuruyup bir yeşererek
sen her bahar
yılmadan
yeniden baştan başla.
N.DENİZ