tarihsel bakışlı geziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihsel bakışlı geziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Neolitik Dönemin Metropolü Çatalhöyük

 Çatalhöyük Konya'nın yaklaşık 52 kilometre güneyinde Konya Ovasının düzlüğünde yerleşim görmüş 9500 yıllık bir ören yeri. Sekiz bin kişilik nüfusu ile Neolitik dönemin en kalabalık yerleşim alanı olduğu düşünülen Çatalhöyük; çatıdan girilen evleri, sokakları olmayan şehir planlamasıyla, duvar resimleri, kabartmaları, heykelcikleri gibi sanat eserleri ve yöneticisiz olduğu düşünülen toplum yapısıyla uluslararası öneme sahip bir yerleşim alanı. Neolitik döneme tarihlenen dünyanın en erken yerleşik düzene geçilerek şehirleşmiş yerleşim yerlerinden biri. O nedenle sadece Anadolu değil tüm dünya tarihi açısından önemli ve bu nedenle UNESCO'nun korunması gereken dünya kültürel miras listesi içinde yer alıyor.

Çatal şeklinde görüntüye sahip iki höyükten oluştuğu için Çatalhöyük ismi verilmiş. İlk yerleşim M.Ö 7500-5500 yılları arasında Doğu Çatalhöyük'te kurulmuş ve bilinmeyen bir nedenle insanlar burayı terk ederek Batı Çatalhöyük'e yerleşmişler. Buradaki yaşam ise M:Ö 5200 yıllarına kadar devam etmiş. Yaşam 2000 yıl boyunca kesintisiz devam ederken birden terkedilmiş.

James Mellart tarafından 1958 yılında Çatalhöyük'ün keşfedilmesiyle birlikte o zamana kadar ilk tarım ve yerleşik hayat Verimli Hilal olarak adlandırılan Mezopotamya ile anılırken Anadolu coğrafyasına taşınmış. Neolitik Dönemde Yakın Doğu'da yayılan kültürel ve ekonomik değişimin en kalabalık katılımcısı olan Çatalhöyük, sahip olduğu stratejik konumu nedeniyle Neolitik yaşamın Avrupa ve ötesine taşınmasına aracı olmuş.

Çatalhöyük Duvar Resimleri

İnsanlar birbirine bitişik, bal peteği şeklinde evlerde tamamen dışarıya kapalı şekilde yaşamışlar. Evler hem yaşam alanı, hem mezarlık, hem de tapınak gibi kullanılmış. Çatalhöyük evleri günümüzde Anadolu’daki kerpiç evlerin mimarisiyle benzer şekilde inşa edilmiş. Güneşte kurutulmuş saman ve çamur karışımı dörtgen kerpiçten, ağaç direk ve sıva kullanılarak yapılmış; çatıları ise kamış ve çamurla kapatılmışlar.

Dikdörtgen biçimli yaklaşık 20 m2 olan evler; bir oda ve 1-3 arasında değişen depodan oluşuyor ve birbirleriyle geçişler çatılar üzerinden sağlanıyor. Evler inşa edilirken duvarlarda kirişler, üstte ahşap ve kamışlarla örtülen çatı, kil ile sıkıştırılmış. Evlerde ocak girişin tam altına yapılmış ve böylece çatıdaki kapılar aynı zamanda baca işlevi de görmüş. Yan duvarlarda kapı ve pencere sistemi olmayan Çatalhöyük evlerinde bir evin ömrü yaklaşık 80 yıl olarak tespit edilmiş. İsler duvarları kararttığı için sık sık sıva yapılmış ve araştırmalarda 3 cm kalınlığındaki sıva tabakasında 160 sıva izine rastlanmış. Ev yıkıldıktan sonra molozlar içeriye yığılıp aynı temel üzerine yenisi inşa edilmiş.

Odalarda sedir görevi gören yerden hafif yüksek platformların üzeri; yemek yeme, oturma, uyuma alanı olarak kullanılırken altları ölülerini gömdükleri mezarlık gibi kullanılmış. Tuvalet ihtiyaçlarını ise depo olarak kullandıkları odada giderdikleri düşünülüyor. Bu platformlar günümüzde de hala Anadolu’da varlığını sürdüren sedir alışkanlığının ilk örnekleri olsa gerek.

Evlerin çoğunun duvarında gerçek boğa başlarının kırmızı aşı boyayla boyanıp kille sıvanarak yapılan kabartmalara ve sedirlerin kenarlarında da boğa başlarına rastlanmış. Duvarlar beyazla boyanıp kırmızı, sarı ve siyah renklerde duvar resimleriyle süslenmiş. Burada bazı evlerin duvarlarında görülen baskı şeklindeki el izi motifleri Anadolu’daki köylerde yakın zamana kadar görülen ve nazardan koruduğu inancını taşıyan el motiflerinin de kaynağı muhtemelen.

Evlerin birinin duvarında rastlanan bir çizim tarihin en eski haritası kabul ediliyor. Resimde iki tepeli bir dağdan etrafa yayılan lavlar resmedilmiş. Resimdeki dağ iki büyük krateri olan volkanik Hasan Dağı’na benzerliğinden dolayı Hasan Dağındaki bir patlamanın duvara çizildiği düşünülmüş. Bunun üzerine figürlerin duvara işlendiği zamanlarda Hasan Dağı’nda patlama olup olmadığı araştırılmış ve 130 km uzaktaki dağdan alınan numunelerin incelenmesiyle günümüzden yaklaşık 7000 yıl önce bir patlama yaşandığı tespit edilmiş. Doğal olarak çizimler, patlamanın Çatalhöyük’te yaşayan insanlar tarafından gözlemlenebildiğine işaret ediyor. 

Dünyanın ilk haritası

Çatalhöyük'ü önemli kılan şeylerin başında Neolitik Dönem'in sanatı, mimarisi, kültürü, yaşamı gibi yönlerine ışık tutan zengin buluntular vermesi geliyor. Ağaç işlemeciliği, madencilik, obsidyen işçiliği, dokuma, duvar resimleri ve kabartmaları, taş ve kil heykelcikler dönemin sanat yönüne ışık tutarken, evlerde gömülü olarak bulunan iskeletlerin incelenmesi ile beslenme, birlikte yaşam şartları, ölüm nedenleri gibi pek çok konu hakkında fikir edinilmesini sağlamış. Kullanılan malzemeler genelde pişmiş toprak, ağaç, taş ve obsidyenden yapılmış.

Tarıma, hayvancılığa, madenciliğe ve ticarete dayalı bir ekonomik yaşamın sürdüğü Çatalhöyük'te kazılarda elde edilen en önemli buluntulardan biri kişiye özel mülkiyet belirten toprak mühürler. Ilıcapınar tuz  yataklarından elde edilen tuz ve sönmüş yanardağ Hasan Dağından elde edilen obsidyenle  ticaret yapılmış. Obsidyeni çakmak taşı, ok ucu, mızrak ucu gibi kesici aletlerle ayna yapımında kullanmışlar. Ürünleri öğütme taşları, kaşık ve kepçe, el baltaları gibi aletler de buradan çıkarılan buluntular arasında. 

Çatalhöyük sakinleri yaşadıkları coğrafyanın gereği yaşamlarının her alanında evlerinin, kullandıkları çanak çömleğin, yarattıkları sanat ve heykeltıraşlık eserlerinin hepsinde yaşadıkları bölgedeki kil topraktan faydalanmışlar.

Çatalhöyük Kazı Alanı

Buradaki zengin buluntular pek çok şeye ışık tutarken bazı önemli soruları da beraberinde getirmiş haliyle. Sınıfsız, yöneticisiz, savaşsız ve kavgasız barış içinde yaşayan bir toplum muydular? Evlerin sakinleri günümüzde tanımlanan ''aile'' kavramına uygun kişilerden mi oluşmaktaydı? Tapınak yapıları, dini inanışları var mıydı? Neden yaşam birden bire yok oldu ve terkedildi gibi...

1993-2018 yılları arasında Çatalhöyük'ün kazısını yürüten Ian Hodden'e göre evlerde bulunan iskeletlerde balta, mızrak vs. gibi kesici ve delici aletlerden kaynaklanan ölüm gözlenmediği için barış içinde yaşayan bir topluluktu. Şehri çevrelen bir sur duvarının olmaması ise herhangi bir tehlike kaygısı taşımadıklarını gösteriyor.

Aynı evde bulunan dört iskeletin incelenmesi sonucunda bireylerin ana soylu bir akrabalıklarının olmadığı gözlemlenmiş. Farklı evlerde aynı ana soyundan iskeletler bulunurken aynı ev içinde gömülü olanların farklı anne babadan kişiler olması Çatalhöyüklülerin bildiğimiz ana soylu aile kavramının dışında bir yaşam sürdükleri düşüncesinin doğmasına neden olmuş. 

 Evlerin tamamının benzer şekilde ve birbirine yakın ölçüde olması günümüzde alışkın olduğumuz daha büyük bir yönetici sarayı ya da idari binanın olmaması merkezi yönetimin olmadığı eşitlikçi bir toplum yapısının işareti olarak da kabul ediliyor

M.Ö 7000 yılına tarihlenen çömleklerde balmumuna rastlanması Çatalhöyüklü çiftçilerin arı ürünlerini kullandığını belgelemiş ve böylece Neolitik dönemin en eski arı ürünü belgesi olarak kayıtlara geçmiş.

Çatalhöyük’te ele geçen ve genetik analizi yapılan 8400 yıllık buğdayın 6’lı genetik dizilimi olan buğday türü olduğu ve günümüzde yetiştirilen buğdayın genetik dizilimine çok yakın olduğu anlaşılmış. Burada elde edilen veriler; yetiştirilişi çok daha önceden Mezopotamya’da başlayan evcilleştirilmiş buğdayın, Avrupa’ya doğru yayılımının Çatalhöyük ve Orta Anadolu üzerinden gerçekleştirildiğinin de bir göstergesi olmuş.

Başlangıçta sığırın da ilk evcilleştirildiği yer olabileceği görüşü hâkimken; aslında Mezopotamya'da ilk evcilleştiği ve doğudan gelenler sayesinde buradakilerin sığırı evcilleştirmeyi öğrendikleri kabul ediliyor. Günümüzdeki sığırların boy, uzunluk ve ağırlıklarından, Çatalhöyük'te ele geçen sığır iskeletlerinden edinilen bilgilerle o dönemdeki sığırların çok daha büyük, uzun ve ağır oldukları ortaya çıkmış.

çatalhöyük Evleri

Günümüzde her ne kadar kurak bir ovada olsa da kurulduğu dönemde Çatalhöyük; çevresi bataklıklar, göller ve ormanlarla çevrili verimli bir arazide yer alıyor. Evlerin yapımında kullandıkları o bölgedeki kil türü smektik (likit kristal) denen suyla temasında hemen dağılan bir kil. Uzun süre bölgedeki kazıyı yürüten ve Çatalhöyük’ü yorumlayan Ian Hodder’e göre bu kilden yapılan kerpiç evlerin çabuk dağılması sonucu Çatalhöyüklüler evlerin daha az suyla temas etmesini sağlamak için bitişik kümeler halinde ev yaptılar. Kerpici daha dayanıklı hale getirmek için içine kum katmayı düşünebildikleri zaman ise yaşadıkları doğayı da dönüştürmeye başladılar. Kumu çıkarmak için toprağı derine doğru kazmaları ve yüzeyin epey altındaki kumu çıkarmaları gerekiyordu. Kum çıkarmak için kazılan çukurlar zaten sulak olan bölgede hızla suyla doldu ve etrafta istilacı bir saz bitki örtüsünün oluşmasına neden oldu. Gerek ev yoğunluğu ve nüfusun artması gerek bu bataklık alanların çoğalması ve bitki örtüsünün değişimiyle salgın hastalıklar arttı ve M.Ö 6500 yılından itibaren Çatalhöyük sakinleri yavaş yavaş başka yerlere göç etmeye başladılar ve M.Ö 5000 civarında da tamamen terk edildi.

Bu göç hareketiyle Neolitik Devrimin Avrupa’ya doğru yayıldığı, Avrupa kültürünün temelinin Çatalhöyük’te atıldığı ve günümüzde Alman genlerinde Orta Anadolu gen yapısının görülmesinin bunu destekleyen verilerden biri olduğunun bilgisini de yine Ian Hodder’den öğreniyoruz.

Burada ortaya çıkan bir başka gerçeklik ise insanın doğanın dengesini bozmadan doğayla tam uyumlu yaşaması pek mümkün görünmediği. Binlerce yıl öncesinde temel ihtiyaçlarını karşılamak ve hayatta kalabilmek için elinde birkaç aletle yaşadığı yerin doğal ortamını bozabilen insanın, günümüz teknolojisiyle bunu daha hızlı yapması kaçınılmaz gibi görünüyor.

Kazı ekibi tarafından ören yeri içinde elde edilen bulgular doğrultusunda, kenti daha anlaşılır kılmak için canlandırma çalışması yapılmış. Hal böyle olunca normalde temel seviyesinde yapılar topluluğu gibi görünen,  gezenler için çok bir şey ifade etmeyen kazı alanı; birden bire geçmişten fırlayıp günümüze gelivermiş gibi gezmesi eğlenceli, daha anlaşılır bir kente dönüşmüş. Medeniyetin doğuşuna yönelik, geçmişe dair iz sürerken; Neolitik Dönem’in metropol kentlerinden biri olan Çatalhöyük, görülmesi gereken yerler listesinin en başına konması ve gidilip görülmesi gereken bir tarihi alan.


Antik çağdan demografisi bozulmuş bir kent örneği.. phasalis

Phasalis (Kemer, Antalya) Homeros'un yedi renkli denizine övgüler yağdırdığı Likya'nın doğu sınırlarında  M.Ö 7. yüzyılda kurulmuş; Akdeniz'e doğru bir el gibi uzanan yarımadanın üç tarafında bir birinden korunaklı üç limanla döneminin önemli liman kentlerinden biri. 

Bugün güzelliği, denizi ve doğasıyla göz dolduran kentin döneminde kötü bir ticari üne sahip olduğu, aç gözlü, fırsatçı, düzenbaz, onursuz, dolandırıcı, alçak ve vicdansız insanların yaşadığı bir kent olarak anılıp kötü bir üne sahip olduğu kimin aklına gelir ki?

Kasalarını parayla doldurabilmek için 100 drahmi veren herkesi vatandaşlığa kabul eden Phasalisliler, etrafta ne kadar istenmeyen ve başka kentlerde barındırılmayan hırsız, uğursuz, kaçak ahlaksız insan varsa kentin vatandaşı olmalarının yolunu açmışlar. Bozulan demografik yapıyla birlikte başlayan ahlaki çöküşle, böyle bir ün salmaları kaçınılmaz olmuş haliyle.

Bir ülkenin ahlaki ve siyasi çöküşünü hızlandırmanın en etkili yollarından biri, kontrolsüzce demografik yapısını bozmak değil midir zaten?

kazdağları.. bir efsane bir gerçek hikaye

Balıkesir ve Çanakkale il sınırları içinde, sırtını Anadolu'ya yaslayıp, bakışlarını Ege Denizinin engin maviliğine çeviren Kazdağları, antik çağın ünlü ozanı Homeros'un deyimiyle bin bir pınarlı, vahşi hayvanların anası İda; pınarları gibi tatilin bin bir çeşidini sunuyor gezginlere.

Homeros'un yazdığı İlyada ve Odysseia destanı ve bu destanlarda Kazdağları ile ilgili efsaneleriyle renklenen, dünyanın Alplerden sonra oksijen yönünden ikinci sırada yer alan bu muhteşem doğa harikası tedavi edici şifalı suları ve havasını da taşımış günümüze.

Afrodit'in yakalandığı cüzzam hastalığının çirkin görüntüsünden kurtulup iyileşerek güzelliğine kavuştuğu kaplıcaları bugün de şifa olmakta Güre'de.

Ülkemizin akciğerlerinden biri olan Kazdağları, insanların akciğerleri için de doğal bir tedavi merkezi aynı zamanda. En çok ölüme neden olan hastalıklar sıralamasında 4. sırada yer alan KOAH hastalığına iyi gelen bol oksijenli havasıyla, hem tatil hem tedavi için gelenleri ağırlamakta.

oyunlar ve kehanetin renklendirdiği kent... syedra

Syedra Alanya'ya Gazipaşa istikametine giderken yaklaşık 20 km uzaklıkta Seki Köyü  sınırlarında yer alan bir antik kent.

Antik çağda Pamfilya (Pamphylia) ve Kilikya (Kilikia) arasındaki sınırda kaldığı için sınırlarda yer alan diğer bölgelerin kentleri gibi kimi zaman savaşlar, kimi zaman diplomasi nedeniyle sık sık iki bölge arasında el değiştirmiş. Bu nedenle Syedra'yı antik çağ tarihçilerinden kimi Pamfilya, kimisi de Kilikya'nın  bir kenti olarak göstermişler. Günümüzde kabul edilen görüş ise Syedra'nın bir Kilikya kenti olduğu yönünde.

Antik çağda Kilikya'nın sınırları batıda Korakesion (Alanya) dan başlayıp doğuda İskenderun körfezine kadar uzanan, güneyi Akdeniz'e açılan Kilikya'nın kuzeyi Toros (Taurus) Dağlarıyla çevrelenmiş. Coğrafi özellikleri bakımından kendi içinde farklılık gösteren bu bölgenin, Alanya'dan Mersin'e kadar uzanan engebeli kısmı Dağlık Kilikya (Kilikia Thrakhea), Adana ve Mersin çevresinden oluşan günümüzün Çukurovası olan bölüm Ovalık Kilikya (Kilikia Pedias) olarak adlandırılmış.

balayı tatili için dört mevsim öneriler

Bu aralar ne zaman sayfamı ziyaret edenlerin hangi aramayla geldiklerine baksam; karşıma balayı tatili için öneriler başlığı çıkıyor. Raytingi mi yüksektir, yoksa herkes gideceği yeri ararken nasıl olsa en güzel yeri balayına gidenler bulur mantığıyla mı bu tür aramalarla kendisine gidecek yer bulur bilemiyorum.

İşin ilginç  tarafı Google arama motorunda balayı için gezi önerisi arayanların sayfamdaki gezi yazılarına ve mitolojideki aşk hikayelerine gelmiş olması ki; biraz gezginlerin vardır elbet bir bildiği diyerek, biraz da balayı için öneri arayanları sayfamdan boş çevirmemek amacıyla😀😌 ülkemizin gezilip görülmeye değer yerleriyle ilgili şöyle birkaç tavsiye de ben karalayayım istedim 😃

Yaptığım öneriler balayında sizi memnun eder mi bilemem ama gezmeye, görmeye ve eğlenmeye meraklıysanız belki işe yarayabilir.

bir masaldı amorium.. bir türküdür emirdağ


Günümüzde adı sadece gurbetçileri ile anılır olan, türküleri dilimize dolanan Emirdağ; yaz ayları geldiğinde ülkenin döviz bürosu olmaktan gayrı daha nice güzellikleri barındırır içinde... Dayanışma, yardımlaşma, ihtiyacı olana sahip çıkma, gönüller arasında bağ kurma...

Duygunun kadını erkeği olmaz, hisler söz konusu olduğunda insandır esas olan anlayışıyla; erkekler ağlamaz denen bir dünyada ağıt yakan, duygulara şiir katan erkeği-kadınıyla manidir.. şiirdir.. ağıttır.. türküdür Emirdağ. Bu sebeptendir ülkedeki en zengin halk müziği repertuvarlarından birine sahipliği...


Erkeği ağıt, kadını türkü yakan; yüreği yumuşak, duyguları şiirsel, insani bağları güçlü bir kent Emirdağ. İşte bu bağlar sayesinde olmalı Emirdağlıların tüm kentlere örnek olması gereken; büyük bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma uygulamasını hayata geçirmişliği....

güney iyonyadan söke ovasına zamanda yolculuk

İzmir- Aydın otoyolunda Germencik istikametine rotanızı çevirdiğinizde antik çağda İyonya, günümüzde Söke ovası olarak adlandırılan bölgede, binlerce yıllık bir zaman yolculuğuna çıkarır yol sizi. Yakın tarihimizden uzak geçmişe, şehitlikten Rum köylerine, İyonya'nın merkezi Priene'den doğa harikası Karina'ya... Doğasından tarihine büyüleyici güzellikte bir güzergahtır burası.

Felsefeden sanata, devlet yönetiminden inanç sistemlerine pek çok alanda öncü; doğal güzellikleri ve verimli topraklarıyla her dönem cazibe merkezi olan bir bölgede yaşamanın diyetini, her dönem fazlasıyla ödemiş haliyle bölgenin halkı.

Otoyol çıkışından hemen 3-5 kilometre sonra bu toprağın insanlarının yaşadığı acıların en tazesi anısına yapılmış olan şehitlikte bulursunuz kendinizi. Germencik yakınında yakın tarihimizin onlarca acılı olaylarından sadece biri anısına dikilmiş olan Kanlı Bahçe Anıtında şehitlerimizi anıp, yola öyle devam etmek en doğrusu.

bilge bias ve zarif kenti priene

Söke ovasına hakim sırtlarda on iki İyon kentinden biri; İyon birliğinin merkezi olan içinde helenistik dönemden kalma eserler barındıran küçük ve zarif bir kent uzanır; Priene...

Priene kenti 11. yüzyılda Yunanistan'dan gelen İyonlar tarafından deniz kenarında, Menderes nehrinin Ege denizine döküldüğü alanın yakınlarında kurulan bir liman kenti. Zamanla Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlar denizi doldurmaya başlayınca kentin ilk kurulduğu alandan taşınıp M.Ö 4. yüzyıl ortalarında bugünkü görülen yerde yerleşimin devam ettiği biliniyor. Eski kentin kurulduğu yer ise hala tespit edilebilmiş değil. Menderes nehri denizi doldurmaya devam ettiği için yeni kent de zamanla denizden uzaklaşıp liman kenti olma özelliğini yitirmiş.

İyonyalıların dini merkezleri durumundaki Panionion Priene territoriumu sınırları içinde olunca bu küçük ve mütevazi kent de toplantılara başkanlık etme yetkisine sahip olur. Kuşadası Milli Parkı içindeki Panionion'da Denizlerden gelen İyonyalıların baş tanrıları deniz tanrısı Poseidon adına bir tapınak ve toplantılarının yapıldığı bir tiyatro yer alır.

bir zamanların küçük istanbulu... balya ilçesi

Balıkesir'in kuzeybatısında il merkezine 50 kilometre uzaklığında bir ilçe Balya...
Antik çağdan itibaren kesintisiz olarak işletilen Ergasteri (Maden İşliği) denen bölgede kurulan yerleşim; bir zamanlar Küçük İstanbul olarak adlandırılan bir ilçeydi.

Beş tane maden fabrikası, hanları, hastaneleri, gazinoları, kahvehaneleri, değirmenleri ve mektepleriyle en gözde kazalardan biriydi.

Osmanlı döneminde madenin olduğu alan Kocagümüş Köyü adıyla anılırken; maden alanına da Kocagümüş madeni denmekteydi ve buradaki maden gülle yapımıyla ünlüydü.

Roma döneminde ''Kristian Madenleri'' olarak anılan, 1876 yılında Fransızlar tarafından işletilmeye başlayan kurşun madenleri, dünyanın en büyük kurşun madeniydi. Fransız şirketi Balya'da kurşun, gümüş, çinko çıkartırken çevresinde kömür, kurşun, manganez ve çinko madenlerini de işletmeye başladı.

karya kenti alinda ve karyalı prenses ada

Eğer gördüğü her sarı tabelanın istikametine direksiyon kıranlardan değilseniz, muhtemelen görmediğiniz; pek fazla kişinin yolunun düşmediği, özellikle arabasına atlayıp gitmediği, adı Karyalı  prenses Ada ile özdeşleşen bir kentten bahsedeceğim size; Alinda...

Anadolu'nun kadim halkı Karyalıların kenti Alinda; günümüzde Aydın ilinin Karpuzlu beldesi sınırlarında kalan, hatta sınırları ne demek hemen kentin yaslandığı sırtlarda uzanıp giden bir kent. Yüzey araştırmaları ve kurtarma kazıları dışında; günümüze kadar kazma değmemiş, kazı yapılmamış kentlerden birisi. ''Hay Allah yine mi sahipsiz bir ören yeri?'' derseniz telaş yapmayın hemen derim. Zira bu kentin bana düşündürdüğü tek şey (pek çok kişi bu sözüme kızacak belki ama); ''iyi ki de kazma değmemiş'' oldu.

tarihin tanıklarından mirzaoba köyü ve mudanya

Yolunuz Trilye veya Mudanya'ya düşerse; Mudanya dağlarına yaslanmış, mağrur bir edayla Marmara denizine hakim tepelerden Mudanyayı izleyen, Çanakkale Savaşında en fazla şehit veren köy unvanına sahip Mirzaoba köyüne uğramadan geçmek büyük haksızlık.

Arkadaşlarla çıktığımız gezide biz bu haksızlığı yapmayalım, tarihi bu topraklar için savaşmak ve asker yetiştirmekle geçmiş bir köye gece bile olsa uğramadan geçmeyelim dedik ve uğradık.

Şafak tanrıçası Eos altın arabasına binip, kardeşi güneş tanrısı Helios'a dünyanın kapılarını açmadan, gecenin sessizliği ve koyu karanlığında ulaştık Mirzaoba köyüne.  Marmara denizini Mudanya dağlarının zirvelerinden, güneşin ışıkları altında değil belki ama Mudanya'nın ışıklarının düşen aksiyle izledik; geceyi delip geçmeye çalışan bakışlarımızla.

Binbir Pınarlı İda'nın Pınarlarından... Ayazma Pınarı

Balıkesir ve Çanakkale il sınırları içinde, sırtını Anadolu'ya yaslayıp, bakışlarını Ege Denizinin engin maviliğine çeviren Kazdağları, antik çağın ünlü ozanı Homeros'un deyimiyle bin bir pınarlı İda; Ayazma Pınarında cenneti ayaklarının altına seriyor insanların.

Homeros'un Troya Savaşını anlattığı İlyada destanı ve bu destanda tanrıların yarıştığı, seviştiği, dövüştüğü efsanelerle renklenir Kazdağları. Bu renkli efsanelerin en güzellerinden biriyse Ayazma pınarında yapılan tanrılar arasındaki güzellik yarışması.

Ayazma pınarı kazdağlarının kuzey tarafında, Çanakkale'nin bayramiç ilçesi sınırlarında, Bayramiç'ten yaklaşık 29 km uzaklıkta yer alıyor. Bayramiç merkezinden Evciler köyü istikametine devam edilerek asfalt bir yolla 21 km sonra Evciler köyüne ulaşılıyor. Evcilerden Ayazma Pınarı'na  giden 8 kilometrelik yol kısmen daha dar ve bozuk olsa da özel araç ve büyük otobüslerle zorlanmadan ulaşılabilir durumda. Evciler'e kadar meyve ağaçları ve Bayramiç barajı manzaralarıyla seyreden yol, Evciler köyünden sonra karaçamların gölgesinde devam ediyor.

Erzurum hakkında bilinmesi gereken 10 şey

Pek çoğumuzun Erzurum'un Dadaşından gayrısı hakkında pek fazla fikrimiz yoktur. Oysaki kültürü, sevimli şivesi, yemesi içmesi ve içinde barındırdığı tarihi eserleriyle; keskin soğuğuna inat sıcacık kentlerden biridir Erzurum. Yolunuz Erzurum’a düşerse ve siz; nasıl bir yerdir, ne yer ne içilir, nerede gezip neler alınır merak ediyorsanız işte size Erzurum’la ilgili bilinmesi gereken 10 şey:

erzurum çifte minareli medrese
Çifte Minareli Medrese ve Erzurum

bu kentte kadının adı var... pepuza ve montanizm

Yaşadığınız, doğadan soyutlanmış betonlarla çevrili kalelerden sıkıldıysanız; içinizdeki doğaya tutkulu, keşfe meraklı maceracı ruhu özgür bırakıp; bir zamanlar insanın doğayı gergef gibi işleyip, onunla bütünleştiği yerlerden birine; Uşak'ın Karayakuplu köyüne, Pepuza'ya gitmek iyi bir seçenek..

Hristiyanlığın kayıp mezheplerinden biri olan Montanizm'in doğuşuna, Anadolu'nun kutsal tanrıçası Kibele inancı ve geleneğiyle şekillenip Anadolu'dan tüm Avrupa'ya yayılıp, yaklaşık 400 yıllık bir süreden sonra takipçilerinin yakılışına tanıklık eden, kayalara üç katlı oyulmuş Montanist Manastırını ve Pepuza kentine su taşımak amacıyla yapılan Banaz çayı üzerine zarif bir gerdanlık gibi uzanan Clandras Köprüsünü görmek iyi gelecektir ruhunuza belki...Gitmeden, görmeden bilemezsiniz değil mi?

ana tanrıçanın kenti metropolis'ten torbalı'ya


Metropolis, İzmir'in Torbalı ilçesinin beş kilometre kadar güneyinde, M:Ö 3. yüzyılda Büyük İskender'in komutanı Lysimakhos'un adamları tarafından kurulan bir İyon kenti. ''Ana tanrıçanın kenti'' anlamına gelen, ana tanrıçanın '' Metergallesia, Metagallesya'' isminden esinlenilerek Metropolis adını alan kentin bulunduğu sit alanı, yaklaşık iki yüz dönümlük bir araziyi kapsıyor.

Kente adını veren ana tanrıça Kibele'ye, Batı Anadolu'da neolitik çağdan itibaren, mağaralarda, kaya tapınakları ve açık hava tapınağı gibi kayalık doğal alanlarda ibadet edilmiş. Gallesion dağının kuzeyinde, kentten yaklaşık beş kilometre uzaklıkta yer alan iki mağarada yapılan kazılar sonucu  ele geçen 554 pişmiş topraktan heykelciğin 404 tanesinin ana tanrıçaya ait olduğunun saptanması, Kibele'nin tapınım gördüğü alanlar konusundaki tezleri güçlendirmekte. Mağarada çok sayıda aşık kemiğinin bulunması buranın aynı zamanda kehanet merkezi olarak da kullanılmış olduğunu da göstermekte.

tanrıların dilini konuşan halk... frigler

Alternatif tatil ve gezi yolları arayan, tarihe ve doğal güzelliklere merakı olan, şehirlerin ve popüler gezi güzergahlarının kalabalığından bunalıp, sakin bir coğrafyada gökyüzü ve yeryüzünün ıssız yollarda kesiştiği bir yerde, ruhen ve bedenen dinginliğe ulaşıp geçmişten günümüze gizem dolu bir yolculuk yapmak isteyenler için muhteşem bir seçenek Frig Vadisi.

Gün gelir de bu seçeneği değerlendirecek olursanız; gün doğumu ve gün batımı zamanlarını seçerseniz, bu gizemli, sakin vadide tadına doyumsuz saatler geçirmeniz olası. Çünkü insanın doğayı ve içinde yaşadığı dünyayı iliklerine kadar hissettiği saatlerdir bu zamanlar bana göre. Bu saatlerde sürekli hareket eden, yaşayan, adeta nefes alan bir kainatın parçası olduğunuzu fark edersiniz. Ayla güneşin görev değişikliğine şahit olursunuz adeta. Biri doğmak için acele etmeden yavaş yavaş dünyaya doğru süzülürken, diğeri istemeye istemeye, gözleri arkada kalarak aheste aheste ayrılır görüş alanımızdan. Ne gidenin acelesi vardır, ne de yerine gelenin...

dünya ışığı görmiyesen ecel teknesinde yüzesen

Geçmişin izlerini tarihi didikleyerek değil toprağı didikleyerek arayan, geçmişe merakı öğrenmek gayesinden çok para kazanmak olan, üzerinde yaşadığı topraklarda kültürel mirası korunacak bir emanet değil, kabını kacağını, taşını toprağını, parasını, sanatını, mezarını yağmalanacak bir ganimet olarak gören insanların hiç de azımsanamayacak oranda olduğu bir toplumun parçası olmaktan hiç bu kadar utanç duymuşluğum olmamıştı Kolophon antik kentini gezerken.

 Smyrna kentinin sonradan eklenmesiyle sayısı on üçe çıkan İyon kentlerinin oluşturduğu bir birlik İyon birliği. Kolophon bu on üç kent içinde deniz kenarında kurulmamış tek kent olma özelliğini taşıyor. Denize uzaklığını telafi etmek amacıyla olsa gerek, yaklaşık on beş km uzağında, deniz kenarına bir liman kenti de kurmuş Kolophonlular. Kıyıdaki Kolophon veya güneydeki Kolophon olarak da adlandırılan Notion kenti, ilerleyen yıllarda Kolophon'un zayıflayıp gücünü kaybetmesi ve bir kısmının bu kente yerleşmesiyle daha çok önem kazanmış.

çağrankaya...güneş ülkesinde gerçekleşen bir rüya

Kayalar karlara, karlar ağaçlara yol vermiş, doğa denize doğru uzanmış, deniz kendisine uzanan dağların eteklerine serilmiş, bulutların arasından sıyrılan ufuk çizgisi gökyüzüyle denizin mavisinde erimiş öylece bana bakıyordu bir rüyada. 3200 m yüksekten, kuş uçuşu 64 km uzaktan, dağları tepeleri sıyırıp geçen ufuk çizgisinin mavi denizle buluştuğu bir fotoğraf karesiydi bu rüya.

Aklıma kazınan fotoğraf karesinin peşine takılıp 1400 km yol gidilir, 3200 metre yükseğe tırmanıp rüyanın içine girilmez miydi? Bu güzel rüyanın içine doğa sever insanları çekebilmek için özveriyle çalışan, dağlarına yaylalarına sevdalı kocaman yürekli üç insanın uzattığı el tutulmaz mıydı?

dünya barış anıtı ve doğançay köyü

Beton binaların arasında yaşamaktan, bir o semt bir bu semt AVM dolaşmaktan bıktınız. Aklınızdaki ''Bu hafta sonu acaba hangi AVM 'de günümü öldürsem?'' sorusuyla karşı karşıyasınız.

Bu dişlilerin arasından kurtulmak, sıkıldığınız beton yığınlarının arasından çıkmaksa arzunuz; size doğayla baş başa olacağınız, yükselen beton binaların hemen arkasına gizlenmiş bir kültürü yaşayabileceğiniz, kentin kültür ve tarihine yeni bir çentik atan farklı bir mekanla tanışacağınız tüm gününüzü dolduracak küçük bir önerim olacak.

Böyle bir günü ben yazmakla bitiremedim, bakalım siz sabredip okuyup bitirebilecek misiniz; buyrun...

şirince'den sur'a uzanan hüzünlü bir köy hikayesi

Ününü sağır sultanın duyduğu, daracık otantik sokaklarında turist yoğunluğundan yürümenin zorlaştığı, arada bir tertemiz havasını solumak ve güzel şaraplarından tatmak için gittiğimiz günümüzde artık Selçuk ilçesine bağlı bir mahalle olan Şirince Köyü son gezimde bambaşka duygular uyandırdı bende.

Bir zamanlar aynı ölçüde bol sayıda pencerelerin cephelerini süslediği, her birinin aynı yöne bakıp aynı manzarayı izlediği zarif beyaz evlerin doğayla kaynaşıp görsel bir ziyafet sunduğu bu şirin mi şirin köyü izlerken içimi saran hayranlığın yerini büyük bir hüzün kaplıyor bu gezide.