arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Neolitik Dönemin Metropolü Çatalhöyük

 Çatalhöyük Konya'nın yaklaşık 52 kilometre güneyinde Konya Ovasının düzlüğünde yerleşim görmüş 9500 yıllık bir ören yeri. Sekiz bin kişilik nüfusu ile Neolitik dönemin en kalabalık yerleşim alanı olduğu düşünülen Çatalhöyük; çatıdan girilen evleri, sokakları olmayan şehir planlamasıyla, duvar resimleri, kabartmaları, heykelcikleri gibi sanat eserleri ve yöneticisiz olduğu düşünülen toplum yapısıyla uluslararası öneme sahip bir yerleşim alanı. Neolitik döneme tarihlenen dünyanın en erken yerleşik düzene geçilerek şehirleşmiş yerleşim yerlerinden biri. O nedenle sadece Anadolu değil tüm dünya tarihi açısından önemli ve bu nedenle UNESCO'nun korunması gereken dünya kültürel miras listesi içinde yer alıyor.

Çatal şeklinde görüntüye sahip iki höyükten oluştuğu için Çatalhöyük ismi verilmiş. İlk yerleşim M.Ö 7500-5500 yılları arasında Doğu Çatalhöyük'te kurulmuş ve bilinmeyen bir nedenle insanlar burayı terk ederek Batı Çatalhöyük'e yerleşmişler. Buradaki yaşam ise M:Ö 5200 yıllarına kadar devam etmiş. Yaşam 2000 yıl boyunca kesintisiz devam ederken birden terkedilmiş.

James Mellart tarafından 1958 yılında Çatalhöyük'ün keşfedilmesiyle birlikte o zamana kadar ilk tarım ve yerleşik hayat Verimli Hilal olarak adlandırılan Mezopotamya ile anılırken Anadolu coğrafyasına taşınmış. Neolitik Dönemde Yakın Doğu'da yayılan kültürel ve ekonomik değişimin en kalabalık katılımcısı olan Çatalhöyük, sahip olduğu stratejik konumu nedeniyle Neolitik yaşamın Avrupa ve ötesine taşınmasına aracı olmuş.

Çatalhöyük Duvar Resimleri

İnsanlar birbirine bitişik, bal peteği şeklinde evlerde tamamen dışarıya kapalı şekilde yaşamışlar. Evler hem yaşam alanı, hem mezarlık, hem de tapınak gibi kullanılmış. Çatalhöyük evleri günümüzde Anadolu’daki kerpiç evlerin mimarisiyle benzer şekilde inşa edilmiş. Güneşte kurutulmuş saman ve çamur karışımı dörtgen kerpiçten, ağaç direk ve sıva kullanılarak yapılmış; çatıları ise kamış ve çamurla kapatılmışlar.

Dikdörtgen biçimli yaklaşık 20 m2 olan evler; bir oda ve 1-3 arasında değişen depodan oluşuyor ve birbirleriyle geçişler çatılar üzerinden sağlanıyor. Evler inşa edilirken duvarlarda kirişler, üstte ahşap ve kamışlarla örtülen çatı, kil ile sıkıştırılmış. Evlerde ocak girişin tam altına yapılmış ve böylece çatıdaki kapılar aynı zamanda baca işlevi de görmüş. Yan duvarlarda kapı ve pencere sistemi olmayan Çatalhöyük evlerinde bir evin ömrü yaklaşık 80 yıl olarak tespit edilmiş. İsler duvarları kararttığı için sık sık sıva yapılmış ve araştırmalarda 3 cm kalınlığındaki sıva tabakasında 160 sıva izine rastlanmış. Ev yıkıldıktan sonra molozlar içeriye yığılıp aynı temel üzerine yenisi inşa edilmiş.

Odalarda sedir görevi gören yerden hafif yüksek platformların üzeri; yemek yeme, oturma, uyuma alanı olarak kullanılırken altları ölülerini gömdükleri mezarlık gibi kullanılmış. Tuvalet ihtiyaçlarını ise depo olarak kullandıkları odada giderdikleri düşünülüyor. Bu platformlar günümüzde de hala Anadolu’da varlığını sürdüren sedir alışkanlığının ilk örnekleri olsa gerek.

Evlerin çoğunun duvarında gerçek boğa başlarının kırmızı aşı boyayla boyanıp kille sıvanarak yapılan kabartmalara ve sedirlerin kenarlarında da boğa başlarına rastlanmış. Duvarlar beyazla boyanıp kırmızı, sarı ve siyah renklerde duvar resimleriyle süslenmiş. Burada bazı evlerin duvarlarında görülen baskı şeklindeki el izi motifleri Anadolu’daki köylerde yakın zamana kadar görülen ve nazardan koruduğu inancını taşıyan el motiflerinin de kaynağı muhtemelen.

Evlerin birinin duvarında rastlanan bir çizim tarihin en eski haritası kabul ediliyor. Resimde iki tepeli bir dağdan etrafa yayılan lavlar resmedilmiş. Resimdeki dağ iki büyük krateri olan volkanik Hasan Dağı’na benzerliğinden dolayı Hasan Dağındaki bir patlamanın duvara çizildiği düşünülmüş. Bunun üzerine figürlerin duvara işlendiği zamanlarda Hasan Dağı’nda patlama olup olmadığı araştırılmış ve 130 km uzaktaki dağdan alınan numunelerin incelenmesiyle günümüzden yaklaşık 7000 yıl önce bir patlama yaşandığı tespit edilmiş. Doğal olarak çizimler, patlamanın Çatalhöyük’te yaşayan insanlar tarafından gözlemlenebildiğine işaret ediyor. 

Dünyanın ilk haritası

Çatalhöyük'ü önemli kılan şeylerin başında Neolitik Dönem'in sanatı, mimarisi, kültürü, yaşamı gibi yönlerine ışık tutan zengin buluntular vermesi geliyor. Ağaç işlemeciliği, madencilik, obsidyen işçiliği, dokuma, duvar resimleri ve kabartmaları, taş ve kil heykelcikler dönemin sanat yönüne ışık tutarken, evlerde gömülü olarak bulunan iskeletlerin incelenmesi ile beslenme, birlikte yaşam şartları, ölüm nedenleri gibi pek çok konu hakkında fikir edinilmesini sağlamış. Kullanılan malzemeler genelde pişmiş toprak, ağaç, taş ve obsidyenden yapılmış.

Tarıma, hayvancılığa, madenciliğe ve ticarete dayalı bir ekonomik yaşamın sürdüğü Çatalhöyük'te kazılarda elde edilen en önemli buluntulardan biri kişiye özel mülkiyet belirten toprak mühürler. Ilıcapınar tuz  yataklarından elde edilen tuz ve sönmüş yanardağ Hasan Dağından elde edilen obsidyenle  ticaret yapılmış. Obsidyeni çakmak taşı, ok ucu, mızrak ucu gibi kesici aletlerle ayna yapımında kullanmışlar. Ürünleri öğütme taşları, kaşık ve kepçe, el baltaları gibi aletler de buradan çıkarılan buluntular arasında. 

Çatalhöyük sakinleri yaşadıkları coğrafyanın gereği yaşamlarının her alanında evlerinin, kullandıkları çanak çömleğin, yarattıkları sanat ve heykeltıraşlık eserlerinin hepsinde yaşadıkları bölgedeki kil topraktan faydalanmışlar.

Çatalhöyük Kazı Alanı

Buradaki zengin buluntular pek çok şeye ışık tutarken bazı önemli soruları da beraberinde getirmiş haliyle. Sınıfsız, yöneticisiz, savaşsız ve kavgasız barış içinde yaşayan bir toplum muydular? Evlerin sakinleri günümüzde tanımlanan ''aile'' kavramına uygun kişilerden mi oluşmaktaydı? Tapınak yapıları, dini inanışları var mıydı? Neden yaşam birden bire yok oldu ve terkedildi gibi...

1993-2018 yılları arasında Çatalhöyük'ün kazısını yürüten Ian Hodden'e göre evlerde bulunan iskeletlerde balta, mızrak vs. gibi kesici ve delici aletlerden kaynaklanan ölüm gözlenmediği için barış içinde yaşayan bir topluluktu. Şehri çevrelen bir sur duvarının olmaması ise herhangi bir tehlike kaygısı taşımadıklarını gösteriyor.

Aynı evde bulunan dört iskeletin incelenmesi sonucunda bireylerin ana soylu bir akrabalıklarının olmadığı gözlemlenmiş. Farklı evlerde aynı ana soyundan iskeletler bulunurken aynı ev içinde gömülü olanların farklı anne babadan kişiler olması Çatalhöyüklülerin bildiğimiz ana soylu aile kavramının dışında bir yaşam sürdükleri düşüncesinin doğmasına neden olmuş. 

 Evlerin tamamının benzer şekilde ve birbirine yakın ölçüde olması günümüzde alışkın olduğumuz daha büyük bir yönetici sarayı ya da idari binanın olmaması merkezi yönetimin olmadığı eşitlikçi bir toplum yapısının işareti olarak da kabul ediliyor

M.Ö 7000 yılına tarihlenen çömleklerde balmumuna rastlanması Çatalhöyüklü çiftçilerin arı ürünlerini kullandığını belgelemiş ve böylece Neolitik dönemin en eski arı ürünü belgesi olarak kayıtlara geçmiş.

Çatalhöyük’te ele geçen ve genetik analizi yapılan 8400 yıllık buğdayın 6’lı genetik dizilimi olan buğday türü olduğu ve günümüzde yetiştirilen buğdayın genetik dizilimine çok yakın olduğu anlaşılmış. Burada elde edilen veriler; yetiştirilişi çok daha önceden Mezopotamya’da başlayan evcilleştirilmiş buğdayın, Avrupa’ya doğru yayılımının Çatalhöyük ve Orta Anadolu üzerinden gerçekleştirildiğinin de bir göstergesi olmuş.

Başlangıçta sığırın da ilk evcilleştirildiği yer olabileceği görüşü hâkimken; aslında Mezopotamya'da ilk evcilleştiği ve doğudan gelenler sayesinde buradakilerin sığırı evcilleştirmeyi öğrendikleri kabul ediliyor. Günümüzdeki sığırların boy, uzunluk ve ağırlıklarından, Çatalhöyük'te ele geçen sığır iskeletlerinden edinilen bilgilerle o dönemdeki sığırların çok daha büyük, uzun ve ağır oldukları ortaya çıkmış.

çatalhöyük Evleri

Günümüzde her ne kadar kurak bir ovada olsa da kurulduğu dönemde Çatalhöyük; çevresi bataklıklar, göller ve ormanlarla çevrili verimli bir arazide yer alıyor. Evlerin yapımında kullandıkları o bölgedeki kil türü smektik (likit kristal) denen suyla temasında hemen dağılan bir kil. Uzun süre bölgedeki kazıyı yürüten ve Çatalhöyük’ü yorumlayan Ian Hodder’e göre bu kilden yapılan kerpiç evlerin çabuk dağılması sonucu Çatalhöyüklüler evlerin daha az suyla temas etmesini sağlamak için bitişik kümeler halinde ev yaptılar. Kerpici daha dayanıklı hale getirmek için içine kum katmayı düşünebildikleri zaman ise yaşadıkları doğayı da dönüştürmeye başladılar. Kumu çıkarmak için toprağı derine doğru kazmaları ve yüzeyin epey altındaki kumu çıkarmaları gerekiyordu. Kum çıkarmak için kazılan çukurlar zaten sulak olan bölgede hızla suyla doldu ve etrafta istilacı bir saz bitki örtüsünün oluşmasına neden oldu. Gerek ev yoğunluğu ve nüfusun artması gerek bu bataklık alanların çoğalması ve bitki örtüsünün değişimiyle salgın hastalıklar arttı ve M.Ö 6500 yılından itibaren Çatalhöyük sakinleri yavaş yavaş başka yerlere göç etmeye başladılar ve M.Ö 5000 civarında da tamamen terk edildi.

Bu göç hareketiyle Neolitik Devrimin Avrupa’ya doğru yayıldığı, Avrupa kültürünün temelinin Çatalhöyük’te atıldığı ve günümüzde Alman genlerinde Orta Anadolu gen yapısının görülmesinin bunu destekleyen verilerden biri olduğunun bilgisini de yine Ian Hodder’den öğreniyoruz.

Burada ortaya çıkan bir başka gerçeklik ise insanın doğanın dengesini bozmadan doğayla tam uyumlu yaşaması pek mümkün görünmediği. Binlerce yıl öncesinde temel ihtiyaçlarını karşılamak ve hayatta kalabilmek için elinde birkaç aletle yaşadığı yerin doğal ortamını bozabilen insanın, günümüz teknolojisiyle bunu daha hızlı yapması kaçınılmaz gibi görünüyor.

Kazı ekibi tarafından ören yeri içinde elde edilen bulgular doğrultusunda, kenti daha anlaşılır kılmak için canlandırma çalışması yapılmış. Hal böyle olunca normalde temel seviyesinde yapılar topluluğu gibi görünen,  gezenler için çok bir şey ifade etmeyen kazı alanı; birden bire geçmişten fırlayıp günümüze gelivermiş gibi gezmesi eğlenceli, daha anlaşılır bir kente dönüşmüş. Medeniyetin doğuşuna yönelik, geçmişe dair iz sürerken; Neolitik Dönem’in metropol kentlerinden biri olan Çatalhöyük, görülmesi gereken yerler listesinin en başına konması ve gidilip görülmesi gereken bir tarihi alan.


Hitit Kralı II. Murşili'nin Veba Duası

Anadolu'nun yerli halklarından olan ve M.Ö 3. binlerden itibaren buradaki varlıkları belgelerle bilinen Hititler Anadolu'daki ilk merkezi krallığı da kuran halktır. M:Ö 1650 yılında kurulan ve başkenti Hattuşa (Boğazkale, Çorum) olan krallık ilerleyen yıllarda güçlü bir imparatorluğa dönüşür.

Binden fazla tanrıya tapan ve çok dindar olan Hitit toplumunda salgın hastalıklar (veba, kolera , tifo gibi) kızdırılan tanrıların, halkı cezalandırmak için yaptıkları bir iş olarak kabul edilirdi. Böyle durumlarda salgını durdurması için özel törenler düzenlenir ve dualar edilirdi. Bu örneklerden biri de Hitit krallarından II. Murşili’nin (1321-1295) “veba duası” ismi verilen yakarışıdır:

arkeorehber

akakios mezar epigramı

Frigya Bölgesi'nde, Appia/Soa'da (Altıntaş, Kütahya ) Geç Roma-Erken Bizans Dönemine tarihlenen Hıristiyanlık Dönemi'ne ait  bir stel (mezar taşı) ele geçmiş. Akakios isimli bir Hıristiyanın mezar taşı olan stelin yazıtı da uzun bir mezar epigramıdır (mezar şiiri). Adı “kötülük yapmayan” anlamına gelen Akakios şiirde açıkça Hıristiyan olduğunu belirtmese de kullandığı ifadelerden onun Hıristiyanlığı kabul etmiş olduğu anlaşılmakta. 

Yazıtın ilk satırında vezinsiz olarak steli yapan Dokimeion'lu ustanın adı yazılı. Bu satırdan sonraki uzun kısım ise vezinlidir. Şiirden, hayatında sadece bir kez evlenmiş ve sonra da 30 sene dul yaşamış olduğu anlaşılan Akakios'un belki de o dönemde çok katı ahlâk kurallarına sahip bir Hıristiyan tarikatına mensup olduğu düşünülmekte. Kendisi için seçtiği mezar taşının biçimi de bu tezi desteklemekte. 

aşık kemiğiyle kehanet

Antik çağda özellikle koyun, keçi gibi küçük baş hayvanların aşık kemikleri oyun zarı ya  da kehanet için kullanılmışlar. Latince ''talus'' olarak adlandırılan bu kemikler Romalılar tarafından gündelik yaşantıda zar oyunlarında kullanılmaya başlayınca yeni bir anlam kazanarak oyun zarı ''tali'' olarak adlandırılmışlar.

Historia Animalium (Hayvanlar Tarihi) adlı eserinde aşık kemiklerini bilimsel olarak açıklayan Aristotales kemiğin dört yüzünü sınıflandırmış. Oyunlarda aşık kemiğinin yine aynı adlarla kullanıldığı, sadece kemiğin dört yüzünün belli sayısal değerlere karşılık geldiği anlaşılmakta. Buna göre kemiğin ''planus'' olarak adlandırılan kavisli tarafı 1 rakamına, ''supinus'' olarak adlandırılan iç bükey tarafı 3 rakamına, ''pronus'' olarak adlandırılan dış bükey tarafı 4 rakamına, ''tortuosus' olarak adlandırılan sarmal ve yassı tarafı ise 6 rakamına karşılık gelmekte. 

antik çağdan yasalar ve cezalar.. laodikya su kullanım yasası

Antik çağda mimarisi ve estetiği ile gözümüzü okşayan, mimarlık ve mühendislik  harikası çeşmeler ve bu çeşmelerden akan suyu taşıyan kanallar nasıl korunuyordu hiç merak ettiniz mi?

İnsanoğlunun zarar vermeye ve haksız kazanç elde etmeye yatkın doğasından, kamu yararına yapılmış yapıları korumak gerekmiş her dönemde elbette. Öyle ya; günümüzde telefon kablolarından, demir yolunu çevreleyen parmaklık demirlerine ve logar kapaklarına kadar, her şeyi kesip kırıp  çalıp çırpıp satmaya, eşine dostuna kamu malını peşkeş çekmeye meyilli o kadar insan varken; geçmişte bunun aksi olduğunu düşünmek mümkün mü?

Denizli yakınında yer alan Laodikya antik kentinde İmparator Traian adına yapılmış olan bir çeşme ve bu çeşmeye 10 kilometre uzaklıktan kanallarla taşınan su yolunun korunması için düzenlenmiş bir su yasasını içeren yazıt, bu konuda oldukça detaylı bilgi ulaştırmış bizlere.

Solon ve Kanunsuzluk


Atinalı Solon ( 640-559) her biri M,Ö 6. yüzyılda yaşamış, düşünce ve devlet yönetimine yön veren filozof, devlet adamı ve yasa koyuculardan oluşan yedi bilgeden biri.

Yaşadığı çağda ; yaptığı yasalarla demokrasinin temelini atan, halkına yüzlerce yıl atlatan, vatandaşlarının yaşadığı topraklarından eşit oranda yararlanması yönünde adım atan, eşitlik ilkesini hayata geçiren, reformist, ileri görüşlü, güç ve iktidarı halkı lehine kullanıp, gerekli gördüğü anda bunlardan feragat edebilen; şair, filozof ve bilge bir devlet adamı.

Hukukçu ve devlet adamı kimliği yanı sıra, tarihte ilk otobiyografi yazan kişi olan Solon; otobiyografisini şiir şeklinde yazdığı için Atina'nın ilk şairi olarak da anılır. Otobiyografisinde yaptıklarını şiirlerle anlatarak sonraki nesillere aktarmayı ve şiirlerinde halkı bilinçlendirmeyi amaçlar.

antik çağda enflasyon ve ekonomiye dair kararnameler

Tarih öyle ilgi çekici ve şaşırtıcı bir alandır ki geçmişte geziniyorum diye düşünürken sizi bugüne getiriverir. Şöyle yaşandığı yılları ve olayın kahramanlarının isimlerini bir kenara atsanız; bugünün olaylarını okuyormuşsunuz hissi uyandırır kişide. Ekonomi, enflasyon, kararname gibi terimler şu aralar havada uçuşurken yaşadığımız coğrafyanın 1700 yıl öncesine Roma İmparatorluğu dönemine doğru akalım.

Roma İmparatorluğunun geç dönemlerinde önlenemeyen yüksek enflasyon ve sürekli yükselmesinin önüne geçilemeyen fiyatlarla mücadele etmenin çözümü; ekonomiyi düzeltecek kararlar yerine polisiye tedbirlerin uygulandığı kararnameler çıkararak bulunmaya çalışılmış.

geçmişten günümüze tanıdık bir hikaye.. düzmece yalvaç

Lukianos (MS 120- 192) yaşadığımız coğrafyada doğup yetişen hiciv ve retorik ustası bir bilgin. Antik çağda Kommagene Krallığı olarak geçen Adıyaman-Malatya çevresinde günümüzde Adıyaman'ın ilçesi olan Samsat' da (Samosata) doğduğu için Samsatlı Lukianos (Lucianos) olarak anılmakta.

Ana dili Aramice (Süryanice) olan Lukianos'un eski Yunanca ile yazdığı  seksen üç tane eseri günümüze ulaşmış. Ana dili dışında bir dilde verdiği eserlerinden yergi sanatındaki ustalığını anlamak mümkün; bir de ana diliyle yazsa idi nasıl yazardı insanın aklı almıyor kıvrak zekasını. Eserlerinde insanoğlunun iki yüzlülüğünü, alavere dalaverelerini, hırslarını, çıkarcılığını, sahtekarlıklarını çarpar yüzüne yüzüne sivri diliyle.

antik çağdan bir propaganda dehası.. peisistratos

Politikada insanların desteğini alabilmek için onların mevcut fikirlerini değiştirmek gerekir. Bunun için en etkili yöntemlerden biri; halkın fikirlerini anlatarak ve ikna ederek değiştirmek yerine kafasını karıştırıp kandırarak değiştirmek anlamına gelen propagandadır. İnsanların algısıyla oynayıp oyunu ve desteğini kazanmak amacıyla yapıldığı için politikada pek de olumlu anlamda kullanılmayan bir kavramdır.

Antik çağda  M.Ö 608- 527 yılları arasında Atina'da yaşayan, iki kez tiranlıktan indirilmesine rağmen uyguladığı etkili propaganda yöntemleriyle üç kez iktidara gelen bir propaganda dehası var; Peisistratos.

Atina M.Ö 6. yüzyıl başlarında çok da gelişmiş bir kent olmamakla beraber, 694 yılında Solon'un uygulamalarıyla ekonomik güçlükten biraz kurtulmuş bir kent devletidir. Solon Yasalarının uygulanması biraz kente nefes aldırsa da aristokratik çekişmelere son veremez.

çapkın tapınak kölesinin itiraf yazıtı

Büyük filozof Epikuros'a göre insanları mutlu olmaktan alıkoyan iki şey; tanrı ve ölüm korkusudur. Bu iki korkudan kurtulamayan insanın mutlu olması mümkün değildir. Bu korkuların gereksizliğini ise şöyle açıklar Epikuros. 

''Ölümden korkmak anlamsızdır; biz yaşadığımız süre ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise biz yokuz''
Tanrıdan korkmanın gereksizliğini ise; '' Tanrı evreni  yarattıktan sonra işine gücüne bakmaktadır. İnsanların ne yapıp ne yapmadığı çok da umurunda değildir. Tanrı iyidir; sadece olup bitenlere karşı ilgisizdir. O nedenle ondan korkarak yaşamak yersizdir.'' şeklinde açıklar.

kimin vergisi daha ağır? geçmişte korsanlar ve günümüzde devlet

İzmir'in Seferihisar ilçesinde yer alan ve on iki İyon kentinden biri olan Teos, kent alanında bulunan yazıtlar açısından en  zengin veriye sahip antik kentlerden biri. Bu yazıtların bazıları, içerikleri ve verdiği ayrıntılar açısından, türleri arasında tek olma özelliğini taşıyor.

Ele geçen yazıtlardan en ilginci ise, Teos'a yapılan bir korsan baskını ve korsanların taleplerini yerine getirebilmek için kent meclisinin aldığı meclis kararını anlatan yazıt.

Yazıtı daha iyi anlayabilmek için, o dönemin siyasi ve coğrafi koşullarına şöyle bir göz atmak gerek. Belki biraz sıkıcı fakat, dönemin güçlü devletleri, politikaları, birlikleri ve kent devletçiklerini okurken; günümüzün güçlü devletleri ve politikaları, ülkelerin oluşturduğu birlikler v.s göz önüne alınırsa, daha bir katlanılır olacaktır okumak kuşkusuz :)

adil ve savaşçı bir halktan efeler diyarına... karya

Sümer kaynaklarının  ''Güneş bahçesinde yaşayan insanlar'' olarak adlandırdıkları Batı Anadolu insanları içinde yer alan, Anadolu'nun kadim halkı Karyalılar; günümüzde Muğla ilinin tamamını, Aydın ve Denizli'nin bir bölümünü içine alan coğrafyada yaşamışlar. Dönemlerinde, her zaman haklının yanında olmaları, çalışkanlıkları ve dürüstlükleri ile tanınan Karyalılar, kendi toprakları için savaşmalarının yanı sıra, dünyanın pek çok yerinde paralı askerlik yapan savaşçı kimlikleriyle de öne çıkarlar.

Anadolu’da haksızlığa ve mevcut düzendeki adaletsizliğe başkaldırıp direnen, yiğit, mert, cesur ve sözünün eri olarak nitelenen Efelerin;  ilginç bir şekilde özellikle Karya uygarlığının kök saldığı Aydın, Denizli ve Muğla çevresinde ortaya çıkmaları da, bir tesadüften öte; bu coğrafyanın geçmişteki haksızlığa tahammülsüz kadim halkının bıraktığı miras olsa gerek.

sözleşme... bir arada yaşamayı öğrenemeyenlere gelsin

Karya günümüzde Muğla il ve ilçeleriyle, Aydın'ın güney,  Denizli'nin güneybatısını içine alan, Büyük Menderes Nehri ile Dalaman Çayı arasında kalan, batısı Ege Denizine açılan coğrafyayı kapsıyor. Karyalılar deyince akla hemen Lelegler'de geliyor. Anadolunun bu kadim iki halkı; yüzlerce, belki binlerce yıl aynı coğrafyada bir arada yaşamış, kendilerine yurt olan,  iş veren, aş veren bu toprakların; efendisi, dostu, kölesi olmuşlar.

Homeros'a göre Troya yakınlarında Pedasos isimli bir Leleg kenti vardır. Savaştan sonra buradaki halkın güneye doğru indiği ve Halikarnassos (Bodrum) çevresine yerleşip sekiz tane kent kurdukları kabul edilir. Herodot ve Strabon'da Kar ve Leleg halklarından bahsederler. Efes kentinin İyonlardan önce Karlar ve Lelegler tarafından iskan edildiğine dair iddialar da, denizcilikleriyle ünlü bu iki halkın bir arada yaşam sürdüğüne dair göstergelerden biri.

olympos

Olympos demiş yaşadığımız coğrafyanın insanları başı göklere yükselip, bulutlara karışan yüksek dağlara. Önce hayalinde yarattığı tanrıları oturtmuş zirvelerine, sonra tanrılara denk gördüğü, tanrı katına yükselttiği kahramanlarını ve krallarını yerleştirmiş doruklarına.

Önce Sümerlerde başlamış yüksek dağların doruklarının kutsallığı inancı; ardından dağların gergef gibi işlediği Anadolu'ya, oradan Yunanistan'a doğru geçmiş bu inanç. Sümerler dağlara ibadethane kuramamışsa bile, yüksek dağlara benzetmişler yedi katlı, basamaklı Ziggurat denen tapınaklarını.

Doruklarını kah gelinlik gibi geçirdiği karların, kah başına taç gibi yerleşen bulutların süslediği on dokuz yüksek dağa Olympos (Olimpos) demiş ve Olymposların zirvelerini kimi zaman tanrılarına adamış , kimi zaman ibadethanelerini yerleştirmiş Anadolu halkı.

sarayda demokrasi tartışması

İmparator Kiros'un sınırlarını genişlettiği Pers İmparatorluğunun başına M.Ö 530 yılında oğlu Kambises geçer. Babasının yolunda ilerleyen Kambises'in yedi yıllık iktidarının ardından, hiç bir varis bırakmadan ölümü üzerine, krallığın başına Herodot'un anlatımıyla, Kambises'in kardeşi olduğunu söyleyen Smerdis (Bardiya) geçer. Gerçek adı Gautama(Gomatas) olan Med asıllı rahip Smerdis, kimliğini açığa çıkaran Otanes isimli bir soylunun başı çektiği İran'ın en gözde ailelerine mensup ,yedi kişilik bir grup tarafından, yedi aylık iktidarının ardından tahttan indirilir.

Saray ve demokrasi sözlerini okuyup bugünü düşünerek yazıya atlamayın hemen :)) Burada kastedilen saray elbette ki Beyaz veya başka renk Saray değil, Pers yani İran Sarayı. Tartışma ise günümüzde değil, tam 2500 yıl evvel gerçekleşmiş. Yazıdaki ''Sarayda demokrasi tartışması'' başlığı, benim yazıya uyarladığım bir başlık değil, konuyu yazan Halikarnassoslu (Bodrum) tarihçi Herodot'un  kitabında konuyu anlatan orijinal başlık. Gelelim konumuza...

siz olsanız gülebilir miydiniz?

Kyme günümüzde İzmir ilçelerinden Aliağa sınırlarında kalan bir antik kent. Yunanistan'dan M.Ö 12. yüzyıldan itibaren  Anadolunun batı kıyılarına doğru yaşanan göçlerle gelenlerden Aeoller, İzmir'in kuzeyi ile Midilli (Lesbos) adasına yerleşip, irili ufaklı otuza yakın kent kurarlar. Bu kentlerden en büyüğü Lesbos (Midilli Adası) ve Kyme olmak üzere on iki tanesi, İyonya benzeri Aeol birliğini oluştururlar.

Coğrafyacı Strabon (M.Ö 64 -M.S 24) bu kentlerin metropolü durumunda olan, en iyisi ve en büyüğü olduğunu söylediği Kyme'den bahsederken, Kymelilerin yaptıkları aptallık olarak değerlendirilen bazı davranışlarından dolayı nasıl alay konusu olduklarını anlatır.

büyük iskender... krallıktan tanrılığa yükselen bir komutan

Tarihte bir örnek bize gösterir ki; Bir insan şans tanrıçası Tykhe'yi arkasına alıp, elindeki gücü ve zekasını da iyi kullanırsa, biraz da yaşanan olayları lehine yorumlama kabiliyeti varsa, yeryüzünde bilinen kara parçalarının yarısını ele geçirmesi, krallıktan tanrılığını ilan etmesi işten bile değildir.

Anadolu'nun en büyük tapınağı olan Efes Artemis Tapınağı 21 Temmuz 356 yılında ünlü olmayı aklına koyan bir deli tarafından ateşe verildiğinde, bu eylemi gerçekleştiren akıl hastası Herostratos bu gecenin kendisi kadar bir başkasının ününe katkıda bulunacağını ve psikolojiye aşırı şan ve şöhret düşkünlüğünü açıklamak için kullanılan ''Herostratik'' deyimini kazandıracağını elbette bilemezdi.

tanrıların yargılandığı coğrafyada insanları yargılayamayan ülke


Tarihte yaşanmış kimi olaylar var ki, günümüzde şahit olduklarımızla kıyaslayınca, insana; ''acaba tarihin gerisinde mi yoksa ilerisinde miyiz?'' diye sorgulatıp, kafasını karıştırır. Bu olayların en şaşırtıcılarından biri Anadolu'nun batısında, kıyı Ege'de, İyon kentlerinin en güçlü ve ünlüsü Milet (Didim, Aydın) kentinde yaşanır.

Miletos, Büyük Menderes nehrinin kenarına kurulmuş, geçimini denizler üzerinden sağlayan, M.Ö 7. ve 6. yy'larda gücünün zirvesine ulaşan, Akdeniz, Ege ve Karadeniz sahillerinde doksandan fazla koloni şehri kuran bir liman kenti.

Büyük Menderes Afyon'un Dinar ilçesinde Suçıkan mevkiinden doğup, yaklaşık 550 km'lik bir yol katederek Ege Denizine dökülen, Batı Anadolunun en büyük nehri. Debisi yüksek olan nehir, geçtiği alanlarda verimli ovalara can verirken, bir taraftan da sürekli kıvrımlı yatağının etrafında yer alan kentlerin sınırlarının değişmesine neden olur. Sularına katıp götürdüğü alüvyonlarla, denize döküldüğü noktada denizi doldurarak, kentleri denizden uzaklaştırıp, artan coşkusuyla sık sık su baskınlarına sebep olup, arada bir ürünlere de zarar verir. ''Çalışan Nehir'' der Herodot bu sebeple Büyük Menderes'e.

paranın mucidi toprağı bereket suları altın ülke lidya

Eğer; hayvanlarınızı doyurabileceğiniz uçsuz bucaksız otlaklarınız, bir ekince bin veren verimli topraklarınız, dilediğiniz miktarda kereste sağlayan bol sayıda ormanlarınız, her türlü yapıyı inşa etmekte kullanabileceğiniz mermer ocaklarınız, zengin maden yataklarınız, doğudan batıya geçit veren yollarınız ve altın-gümüş taşıyan ırmaklarınız varsa; komşularınızın size altın ülke yakıştırması yapmasından daha doğal bir şey olamaz herhalde.

Bunca zenginliği olan altın ülke dünyanın hangi coğrafyasında diye merak ederseniz; çok uzaklarda aramayın cevabı. Günümüzde her ne kadar makarna ülkesi olsak da; bu zengin krallık üzerinde yaşadığımız coğrafyada Bakırçay ve Küçük Menderes Irmaklarının arasında, Gediz Nehrinin iki tarafında hüküm sürmüş ve ilerleyen dönemlerinde de Anadolunun yarısına hakim olmuş.

para ve imandan bankayı yaratan kent efes

Günümüzde taşınabilir maddi varlıklarımızın ve paralarımızın teminatı olan bankalar devlet güvencesinde iken, geçmiş çağlarda tapınakların, rahiplerin dolayısıyla tanrıların güvencesinde saklanmış.

Para ve iman ne zaman iç içe geçmiştir derseniz, beş bin yıl kadar geriye gitmemiz gerekir. Bu iç içe geçmenin kurumsallaşmasını ise 2600 yıl önce Efes kenti sağlamış.

Mezopotamya'da 4. binden itibaren tapınakların ve rahiplerin ürünlerin depolanması ve korunmasında etkin bir şekilde görev aldıkları anlaşılır. Sümerler'de Ur Şehrinde ele geçen buluntulara göre (3500-3100) halk topraktan elde ettiği üründen ailesine yetecek kadarını ayırıp kalanı tapınağa verir. Ürünlerin fazlası tapınaklarda toplanıp, bunlardan tapınağın ve krallığın ihtiyacı karşılandıktan sonra geri kalanı başka ülkelerle; ülkede olmayan kereste, maden gibi ürünlerle takas yapılır