Brașov'dan Sibiu'ya... Bir Medeniyetin İzinde

Brașov'dan ayrıldıktan sonra yol batıya doğru uzadıkça ormanların sık dokusu seyrelmeye, dar vadiler genişlemeye başlar ve yol yavaş yavaş yükselip alçalan geniş bir platoya açılır. İlk bakışta değişen yalnızca manzara gibi görünür. Oysa aslında değişen, insanın doğayla kurduğu ilişkidir.

Karpatlar'ın içinde insan önce korunmayı öğrenmişti. Şimdi ise; yaşamayı öğrenecektir. Yol boyunca gözün erişebildiği yere kadar uzanan çayırlar, buğday tarlaları ve sıra sıra dizilmiş küçük köyler vardır.

Bu köylerin çoğu birbirine benzer: Uzun bir ana cadde, iki yanında dizilmiş evler, yüksek avlu kapıları, kiremit çatılar ve her şeyin tam ortasında yükselen bir kilise...

Bir köy geride kalır. Ardından bir başkası gelir. Sonra bir diğeri... İlk bakışta hepsi birbirine benzer gibi görünür. Aynı kiremit çatılar... Aynı yüksek kapılar... Aynı uzun sokaklar... Aynı kilise...

Viscri

Bu benzerlik tesadüf değildir; bir düşüncenin mimarisidir. Bugün şehir planlaması dediğimiz birçok ilkeyi, sekiz yüz yıl önce buraya gelen Saksonlar sezgileriyle hayata geçirmişti. Sakson köyleri güzel görünmek için değil, yaşamak için planlanmıştı. Her evin arkasında geniş bir avlu bulunurdu. Avlunun devamında ahırlar, samanlıklar, depolar, meyve bahçeleri ve en sonunda tarlalar başlardı. Bugün bize romantik görünen bu düzen, aslında yüzyıllar boyunca ayakta kalabilmenin en akılcı yoluydu.

Sokaktan bakıldığında yalnızca tek bir ev görünen yapı, aslında küçük bir ekonomidir. İnsan orada doğuyor, üretiyor, kışa hazırlanıyor, çocuk büyütüyor, hayvan besliyor ve yaşamını aynı avlunun içinde sürdürebiliyordu. Belki de medeniyet önce büyük meydanlarda değil, böyle avlularda doğuyordu.

Bir yerleşim yalnız evlerden oluşmaz. Su gerekir, tarla gerekir, hayvan gerekir, yol gerekir, insan gerekir ve bütün bunları birbirine bağlayan bir düzen gerekir. İşte bu yüzden burada gördüğünüz köyler rastgele büyümemiştir. Her biri düşünülerek kurulmuştur.

Belki de bu yüzden bugün bu köyleri gezerken hissedilen huzur yalnız mimariden değil, insan ölçeğinin hiç kaybolmamış olmasından kaynaklanıyor.

Bugün birçok modern yerleşimde evler büyüdü, bahçeler küçüldü, komşular uzaklaştı. Buradaysa tam tersi olmuş; evler insana göre yapılmış, hayat avluda yaşanmış ve komşular birbirlerinin kapısını görebilmiş.

Belki de medeniyet, insanın gökyüzüne daha yüksek binalar dikmesi değil, birbirini görebilecek kadar yakın yaşayabilmesidir. Bugün UNESCO'nun bu köylerde korumaya çalıştığı şey tek tek binalar değil, o yaşamın kendisidir.

Yol ilerledikçe leylekler görünmeye başlıyor. Elektrik direklerinin üzerinde ve baca tepelerinde yuvalarında sessizce duran uzun bacaklı misafirler... İlk bakışta hoş bir ayrıntı gibi duruyorlar fakat onların burada hâlâ yaşayabiliyor olması bize çok daha önemli bir şey anlatıyor: Çayırlar hâlâ biçiliyor, bataklıklar tamamen kurutulmamış, tarım bütünüyle makinelere teslim edilmemiş ve insan doğaya rağmen değil, onunla birlikte yaşamayı uzun süre sürdürebilmiş.

Belki de Prens Charles'ın yıllar önce bu köylere âşık olmasının ve korunması için uğraş vermesinin nedeni tam olarak buydu. O burada eski evler değil, kaybolmaya yüz tutmuş bir denge gördü. Bir röportajında bu bölge için söylediği şu düşünce çok anlamlıdır: İnsan ile doğanın uyum içinde yaşayabildiği ender yerlerden biri... Aslında korumaya çalıştığı şey birkaç taş bina değil, bir düşünceydi. Çünkü bir ev yıkılır; yeniden yapılır ama bir yaşam biçimi kaybolursa onu yeniden inşa etmek çok daha zordur.

İşte UNESCO'nun bu köylerde korumaya çalıştığı şey de tam olarak budur. Duvarlar değil, duvarların içinde şekillenen hayat.

İşte bu yüzden rotamız şimdi bizi Transilvanya'nın en sessiz ama en çok şey anlatan köylerinden birine götürüyor. Ardından yolumuz, yüzyılların hafızasını koruyan Sighișoara'ya, Atilla'nın torunları Sekeller'e ve Transilvanya'nın kültürel merkezi Sibiu'ya uzanacak.

Viscri... Zamanın Acele Etmediği Köy

Viscri’de ilk bakışta insanı şaşırtan şey gösteriş değil, sadeliktir. Dar ama düzenli bir yol, birbirine benzeyen evler, pastel tonlara boyanmış cepheler, yüksek ahşap kapılar ve köyün tam ortasında yükselen beyaz kilise... Her şey olması gerektiği yerde durmaktadır; ne eksik, ne fazla.

Bugün Viscri'nin adı dünyanın dört bir yanında biliniyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor ve İngiltere Kralı III. Charles'ın yıllardır korumaya çalıştığı köylerden biri olarak anılıyor. Fakat Viscri'nin gerçek değeri bunların hiçbirinde değildir. Asıl değer; burada hayatın hâlâ anlaşılabilir olmasıdır.

Köyün Almanca adı Weißkirch, Macarca adı ise Szászfehéregyházadır. Her iki isim de aynı anlama gelir. "Beyaz Kilise."

Viscri

Demek ki insanlar önce köyü değil, kilisesini görmüşlerdi. Gerçekten de köyün bütün yolları sonunda aynı noktaya çıkar. Çünkü Orta Çağ'da kilise yalnız ibadet edilen bir yapı değil, köyün kalbiydi. Çan oradan çalar, toplantılar orada yapılırdı. Tehlike görüldüğünde insanlar oraya sığınırdı. Tahıl depolanır, çocuklar ilk derslerini onun gölgesinde öğrenirdi. Bugün belediye binasının, okulun, afet merkezinin ve meydanın ayrı ayrı üstlendiği görevleri o yıllarda tek bir yapı yerine getiriyordu. Belki de bu yüzden Viscri'de kilise yalnız köyün ortasında değildir, köy, kilisenin etrafında kurulmuştur.

Kilise aynı zamanda bir kaledir ve insanı ilk duyduğunda şaşırtan ayrıntı da budur. Çünkü insan alışkındır; kilise dua etmek için, kale savaşmak içindir. Buradaysa ikisi aynı taş duvarların içinde buluşur. Çünkü bu coğrafyada hayat iki ayrı binaya bölünecek kadar güvenli değildi. İnsan dua ettiği yerde gerektiğinde sığınmayı da öğrenmişti. Yüksek surların içinde tahıl ambarları sarnıçlar ve depolar vardı. Kuşatma günlerinde köy halkının haftalarca yaşayabileceği küçük odalar yapılmıştı. Demek ki burada güvenlik yalnız askerlerin işi değil bütün köyün ortak sorumluluğuydu.

Viscri'de ilk bakışta birbirine benziyor gibi duran evler dikkat edince hiçbirinin birbirinin kopyası olmadığını fark ediliyor. Kapıları, pencereleri ve ahşap oymaları farklı ve her ev kendi ailesini anlatıyor.

Viscri

Evin gerçek büyüklüğü sokağa değil, içeriye açılıyor. Belki de bunun en güzel tarafı burada zenginlik dışarıdan bağırmıyor; içeride çalışıyor. Sanki evler insanların yaşaması için yapılmamış. İnsanlar ve hayvanlar birlikte yaşayabilsin diye tasarlanmış. Ahırlar evden kopuk değil, avlunun doğal bir parçası. Kışın sıcaklık kaybolmasın, hayvanlar korunabilsin ve işler kolaylaşsın... Her ayrıntının arkasında uzun yılların biriktirdiği pratik bir akıl var.Bugün mimarlık kitaplarında "sürdürülebilir yaşam" denen şey belki de burada yüzyıllardır zaten yaşanıyordu.

Viscri'de doğanın ve gündelik hayatın sesleri dışında büyük bir gürültü yoktur. Belki de III. Charles'ın burada gördüğü şey eski evler değil, modern dünyanın yavaş yavaş kaybettiği bir dengedir. Bu nedenle bir konuşmasında bu bölge için "İnsan ile doğanın uyum içinde yaşayabildiği ender yerlerden biri." demesi boşuna değildir.

Brașov birlikte yaşamanın şehir ölçeğindeki hâlini gösterirken, Viscri ise aynı fikrin köyde nasıl hayat bulduğunu anlatır. Şehirde bunu loncalar sağlamıştı, burada ise komşuluk… Şehirde surlar vardı, burada kilise… Şehirde pazar meydanı, burada avlu…

Biçimler değişmişti, ama düşünce aynı kalmıştı; çünkü insan, tek başına ayakta kalamazdı.

Sighișoara... Geçmişi Bugüne Taşıyan Şehir

Transilvanya'da birçok eski şehir vardır. Fakat çok azı, sekiz yüzyıl öncesinden bugüne neredeyse hiç kesintiye uğramadan ulaşabilmiştir. Sighișoara onlardan biridir. Uzaktan bakıldığında ilk dikkati çeken şey renkli evler ya da kuleler değil, şehrin hâlâ bir bütün olarak ayakta duruyor olmasıdır.

Bu şehir geçmişi sergilemiyor; onun içinde yaşamaya devam ediyor. Evler müze vitrini gibi korunmamış. Hâlâ pencere açılıyor, kapılar kapanıyor, insanlar aynı sokaklardan geçiyor. Belki de Sighișoara'yı farklı yapan şey tam burada gizli. Geçmiş burada yalnız hatırlanmıyor; gündelik hayatın içinde yaşamayı sürdürüyor.

Bugün Avrupa'nın birçok Orta Çağ şehri modern yapıların arasında küçük adacıklara dönüşmüş durumda. Surlar yıkılmış, meydanlar genişletilmiş, eski evlerin yerini yenileri almıştır. Sighișoara ise başka bir kader yaşamış. Büyümüş ama eski kalbini kaybetmemiştir. Belki de bu yüzden UNESCO bu şehri yalnız birkaç güzel bina için değil, bütün bir Orta Çağ dokusunu koruyabildiği için Dünya Mirası Listesi'ne aldı.

Sighișoara... Geçmişi Bugüne Taşıyan Şehir

Sighișoara'nın kuruluşu da Brașov gibi Transilvanya Saksonlarıyla başlar. 12. yüzyılda Macar kralları bu bölgeye yalnız sınırı koruyacak insanlar değil, şehir kurmayı bilen topluluklar yerleştirdi. Onlar burada yalnız evler yapmadılar, yeni bir şehir kültürü oluşturdular.

Almanca adı Schäßburg olan Sighișoara, kısa sürede bölgenin önemli ticaret merkezlerinden biri hâline geldi. Önemli yolların kavşak noktasında yer alan şehirde, Braşov gibi yüzyıllar boyunca onlarca lonca faaliyet gösterdi. Her biri yalnız kendi mesleğini yürütmüyor, aynı zamanda surların belirli bölümlerinden de sorumlu oluyordu. Bugün hâlâ ayakta duran kulelerin çoğu, bu loncaların adını taşır.

Şehrin en dikkat çekici yapısı Saat Kulesi'dir. Bugün ona baktığımızda yalnız güzel bir siluet görüyoruz. Oysa Orta Çağ insanı için bu kule çok daha fazlasını ifade ediyordu. Şehrin yönetim merkeziydi. Arşivler burada tutulur, değerli belgeler burada saklanırdı.Yangın çıktığında ilk haber buradan verilirdi. Gözcüler ovayı buradan izlerdi. Saat yalnız zamanı göstermiyor şehrin düzenini de temsil ediyordu

Saat Kulesi'nin gölgesinde dolaşırken insanın karşısına küçük bir ev çıkar. Diğerlerinden çok farklı görünmez ama kapısındaki küçük tabela ziyaretçileri durdurur. Çünkü burası, Eflak Prensi II. Vlad'ın oğlu Vlad'ın dünyaya geldiği ev olarak kabul edilir. Bugün bütün dünya onu başka bir adla tanıyor. Dracula.

Sighișoara... Geçmişi Bugüne Taşıyan Şehir

Oysa burada doğan çocuk, roman kahramanı değil; tarihin gerçek bir kişisiydi. Babası Vlad Dracul, Ejder Tarikatı'nın bir üyesiydi. "Dracul" sözcüğü o dönemde "ejder" anlamına gelirken, oğlu Vlad için kullanılan "Dracula" ise "Dracul'un oğlu" demekti. Yüzyıllar sonra bu isim, Bram Stoker'ın romanıyla bambaşka bir anlam kazanacaktı.

Vlad Tepeș, acımasız yöntemleriyle ün salmış bir hükümdardı. Düşmanlarını kazığa oturtması nedeniyle tarihe "Kazıklı Voyvoda" olarak geçti. Sertliği, dönemin siyasi koşulları içinde şekillenmişti; çünkü Eflak, Osmanlı, Macaristan ve Transilvanya arasında ayakta kalmaya çalışan küçük bir sınır ülkesiydi.

Bugün bu evin önünde duran ziyaretçilerin çoğu vampir hikâyelerini düşünüyor. Oysa bu mütevazı yapı bize önce başka bir gerçeği hatırlatıyor. Bazen tarih, insanların gerçekten yaşadığı hayatı anlatır; efsaneler ise onların yüzyıllar sonra hayal etmeyi seçtiği hayatı...

Şehrin dar sokaklarında yürürken dikkatinizi çeken başka bir ayrıntı daha var. Evler gösterişli değil ama hepsinde bir ölçü var. Hiçbiri diğerini ezmiyor, meydan taşmıyor, sokaklar birbirini boğmuyor. Sanki şehir büyürken biri sürekli aynı cümleyi tekrar etmiş."Yeteri kadar."

Belki de bu yüzden burada dolaşırken insan yorulmuyor. Şehir kendini göstermeye çalışmıyor, kendisi olmaya devam ediyor.

Ve belki de gerçek zarafet tam olarak budur.

Sekeller... Hafızasını Kaybetmeyen Halk

Sighișoara'dan doğuya doğru uzanan tepelerin ardında Transilvanya'nın bambaşka bir dünyası başlar. Burası Sekellerin yurdudur. Yüzyıllardır aynı dağların arasında yaşayan bu topluluk, yalnız evlerini değil; kimliklerini de korumayı başarmıştır. Bugün hâlâ Macarca konuşurlar. Fakat kendilerini yalnızca Macar olarak tanımlamazlar; onlar önce Sekeldir. Bu aidiyet, günlük hayatta kullanılan bir sıfattan çok daha fazlasıdır; bir hafıza, bir yaşam biçimidir.

Sekeller yüzyıllardır kendilerini Attila'nın soyundan gelen Hunların torunları olarak anlatırlar. Bu anlatı yalnız sözlü gelenekle yaşamamıştır. Orta Çağ kronikleri de aynı hikâyeyi kayda geçirmiştir. Kronikler, yaklaşık 5. ile 15. yüzyıllar arasındaki olayları kronolojik sırayla aktaran temel tarihî kaynaklar arasında yer alır. Orta Çağ'ın en önemli Macar kronikleri de aynı hikâyeyi kayda geçirmiştir.

Yaklaşık 1200 yılında yazılan Gesta Hungarorum, Sekellerin Macarlarla birleşerek fetihlere katıldığını anlatır.

13.yüzyılda Simon Kézai'nin kaleme aldığı Gesta Hunnorum et Hungarorum, Attila'nın ölümünden sonra Karpat Havzası'nda kalan üç bin Hun savaşçısının Sekelleri oluşturduğunu ve yüzyıllar sonra gelen Macarları akrabaları olarak karşıladıklarını yazar.

14.yüzyılda hazırlanan Chronicon Pictum ise Sekellerin Macar ordusundaki öncü süvari birlikleri olarak savaştıklarını, sınırları koruduklarını ve askerî ayrıcalıklara sahip olduklarını aktarır.

Demek ki Orta Çağ dünyasında Sekeller yalnız sıradan bir topluluk olarak değil, Hun mirasının devamı olarak görülüyordu. Sekellerin kimliği yalnız kroniklerde yaşamadı. Kendi yazılarında, kapılarında ve geleneklerinde de yaşamaya devam etti.

Sekeller... Hafızasını Kaybetmeyen Halk

Yüzyıllar boyunca Latin alfabesinin yanında kullandıkları Sekel runik yazısı, bugün bile kültürel kimliklerinin en güçlü sembollerinden biridir. Sağdan sola doğru yazılan bu köşeli işaretler, ahşap ve taşa kolay işlenebilecek şekilde geliştirilmişti. Yapısal özellikleri nedeniyle birçok araştırmacı Sekel runik yazısını Göktürk ve diğer eski Türk runik alfabeleriyle karşılaştırmış; harf biçimleri ve yazım sistemi açısından dikkat çekici benzerlikler bulunduğunu ortaya koymuştur.

Sekel Runik Yazısı 20. yüzyılda ulusal kimliğin bir sembolü olarak yeniden canlandırılmıştır. Bugün Sekelistan'daki (Transilvanya) birçok kasabanın giriş tabelasında yerleşim yerlerinin adları hem Latin hem de bu runik alfabeyle yazılıdır. Bir alfabe yalnız harflerden oluşmaz, bazen bir halkın hafızasını da taşır.

Sekel Yazısı

Tarihçiler bu köken konusunda farklı görüşler ileri sürer. Kimileri onları Macar Krallığı'nın sınır muhafızları olarak görür, kimileri eski bozkır topluluklarıyla ilişkilendirir. Fakat hangi görüş benimsenirse benimsensin değişmeyen bir gerçek vardır. Sekellerin runik alfabesi ve özerklik mücadeleleri, onların Hun-Türk köken iddialarını ve günümüze kadar korudukları etnik kimliklerini açıklayan en önemli iki unsurdur. Bazı halklarda kimliği yaşatan şey yalnız yazılı belgeler değil; kuşaktan kuşağa aktarılan ortak hafızadır.

Sekellerin köyleri, bu hafızanın en güçlü tanıklarıdır. Onlar için köy yalnız evlerin yan yana dizildiği bir yer değil, kimliğin kuşaktan kuşağa aktarıldığı canlı bir okuldur. Belki de bir halkı ayakta tutan şey önce şehirleri değil, köyleridir.

Sekel köylerine girildiğinde insanın dikkatini önce büyük ahşap kapılar çeker. Bunlara "Sekel Kapısı" denir. Fakat onlar yalnızca bir bahçe kapısı değil bir aileyi tanıtan sessiz kitabelerdir.

Sekel Köyü

Üzerlerine güneş, ay, hayat ağacı, laleler, üzümler, koruyucu motifler, dualar ve iyi dilekler işlenmiştir. Kapıyı yapan usta yalnız marangoz değil, aynı zamanda bir hikâye anlatıcısıdır. Çünkü kapı eve girmeden önce size içeride yaşayan insanların dünyasını anlatır.

Sekellerin dünyasında ahşabın ayrı bir yeri vardır. Evler, ambarlar, kapılar, çitler, kaşıklar, arabalar ve oyma süslemeler… Orman onlar için yalnız yakacak odun değil, hayatın ham maddesidir.

Belki de bu yüzden taş şehirler kuran Saksonlarla aynı coğrafyada yaşamalarına rağmen bambaşka bir estetik geliştirmişlerdir; birinin hafızası taşta yaşar, diğerinin ahşapta.

Misafirperverlik Sekel kültürünün en önemli özelliklerinden biridir. Misafir yalnız eve gelen biri değil, bereket getiren kişidir. Kapısını çalan yabancıya sofranın açılması, yalnız nezaket değil; eski bir töredir. Bu yönüyle Anadolu insanına şaşırtıcı derecede benzeyen bir sıcaklık hissedilir.

Çalışmak, Sekel kültüründe sadece geçim sağlamaktan öte bir karakter meselesidir. Çalışkanlık, tutumluluk, sabır ve kendi emeğiyle ayakta durabilmek çocuklara küçük yaşlardan itibaren öğretilen değerlerdir. Belki de yüzyıllarca dağların arasında yaşayabilmenin başka yolu da yoktu.

Sekellerin müziğinde de aynı hafıza yaşar. Türküler yalnız söylenmez, hatırlanır. Düğünlerde oynanan danslar yalnız eğlence değil, topluluğun birbirini yeniden tanıdığı, gençlerin kaynaştığı ve köyün birlik duygusunu tazelediği törenlerdir.

Macar halk müziğinin en önemli derlemelerini yapan Béla Bartók ile Zoltán Kodály'ın yıllarca bu köyleri dolaşarak ezgiler derlemesi tesadüf değildir. Onlar burada yalnız müzik değil, yaşayan bir kültür bulmuşlardı.

Orta Çağ boyunca Sekeller sıradan köylüler değildi. Sınırları korumakla görevli özgür savaşçılar olarak görülüyorlardı ve bu görev karşılığında çeşitli ayrıcalıklara sahiptiler. Vergi vermiyorlar; buna karşılık savaş zamanı ordunun öncü birliklerini oluşturuyorlardı. Toprakları "Szék" adı verilen özerk idarî bölgelere ayrılmıştı. Kendi mahkemeleri, kendi yöneticileri ve askerî meclisleri vardı. Özgürlüğün karşılığında ise ağır bir sorumluluk taşıyorlardı; sınırı korumak. Belki de bu yüzden bağımsızlık duygusu bugün bile Sekel kimliğinin en belirgin özelliklerinden biri olarak anlatılır.

Romanya Sekeller

1437 yılında kurulan Üç Millet Birliği (Unio Trium Nationum) içinde Saksonlar ve Macar soylularıyla birlikte Transilvanya'nın üç ayrıcalıklı topluluğundan biri olarak yer aldılar.

Bu düzen yüzyıllar boyunca onların kimliklerini korumalarında önemli rol oynadı ancak, tarih boyunca bu özerklik her zaman korunamadı.

18. yüzyılda Habsburg İmparatorluğu askerî ayrıcalıkları kaldırmaya çalışınca Sekeller buna direndi. 1764 yılında yaşanan Madéfalva Katliamı, bugün bile toplumsal hafızalarında derin izler bırakan olaylardan biridir.

20. yüzyılda Transilvanya'nın Romanya sınırları içinde kalmasıyla birlikte yeni bir dönem başladı ve Sekeller azınlık statüsüne düştü. Bugün de birçok Sekel, yaşadıkları bölge için kültürel ve idarî özerklik talebini sürdürmektedir.

Günümüzde Sekellerin en önemli kültürel sembollerinden biri mavi zemin üzerine yerleştirilmiş altın güneş ve gümüş hilaldir. Mavi gökyüzünü ve özgürlüğü, altın güneş yaşamı ve sürekliliği, hilal ise tarihî kimliği simgeleyen geleneksel bir işaret olarak yorumlanır. Bayrak, bugün Romanya'nın Sekel yerleşimlerinde, belediye binalarında, kültürel etkinliklerde ve festivallerde sıkça görülür.

Sekel Bayrağı

Bazı halklar zaferleriyle büyür, bazıları ise birlikte taşıdıkları acılarla birbirine daha sıkı bağlanır. Belki de Sekeller bize en önemli dersi burada veriyor. Bir topluluğu ayakta tutan şey yalnız ortak bir kan bağı değildir; ortak bir hafızadır. Ortak semboller... Ortak türküler... Ortak düğünler... Ortak acılar... Ortak umutlar...

İnsan bazen bir halkın gerçek tarihini resmî belgelerde değil; çocuklarına anlattığı hikâyelerde bulur. Ve belki de bu yüzden Sekeller, Transilvanya'nın yalnız en ilginç topluluklarından biri değil; hafızasını kaybetmeden modern dünyaya ulaşabilmiş ender halklardan biridir.

Brașov bize şehir kurmayı öğretti. Viscri, birlikte yaşamayı. Sighișoara, geçmişi bugüne taşımayı. Sibiu, ölçülü olmayı. Sekeller ise bütün bunların yanında başka bir gerçeği hatırlattılar: Bir halkı yüzyıllar boyunca yaşatan şey, yalnız kurduğu şehirler değil; unutmamayı başardığı ortak hafızadır

Sibiu... Şehrin Gözleri

Sibiu'nun Almanca adı Hermannstadttır. Tıpkı Brașov ve Sighișoara gibi bu şehir de 12. yüzyılda Transilvanya Saksonları tarafından geliştirildi fakat zamanla diğerlerinden farklı bir rol üstlendi. Burası yalnızca ticaret yapılan bir şehir değil, yüzyıllar boyunca Transilvanya Saksonlarının idari merkeziydi.

Kralların gönderdiği fermanlar burada okundu, loncalar burada toplandı, mahkemeler burada kuruldu ve kararlar burada alındı. Brașov ticaretin şehriydi; Sibiu ise düzenin.

Burada hiçbir yapı kendini diğerinden üstün göstermeye çalışmaz. Meydan geniştir ama insanı ezmez. Evler büyük görünür fakat gösterişli değildir. Kilisenin kulesi gökyüzüne yükselir ama şehrin üzerine çökmez. Her şey birbirine yer bırakacak kadar ölçülüdür. Belki de gerçek zarafet tam olarak budur; kendini göstermeye çalışmamak…

Sibiu

Şehirde yürürken insanın dikkatini çeken ilk şeylerden biri meydanlardır. Büyük Meydan, Küçük Meydan ve onları birbirine bağlayan dar geçitler... Bu meydanlar yalnızca boş bırakılmış alanlar değil, şehrin nefes aldığı yerlerdir. Pazarlar burada kuruldu, kutlamalar burada yapıldı, kararlar burada açıklandı ve insanlar burada buluştu.

Bir şehrin kalbi bazen saraylarda atmaz; meydanlarında atar.

Sibiu’da sanki bütün şehir sessizce sizi izliyor gibidir çünkü Sibiu'nun çatıları size bakıyor. Kiremitlerin arasına yerleştirilmiş küçük çatı pencereleri uzaktan bakıldığında iki gözü andırıyor.

Bugün Sibiu'nun simgesi hâline gelen bu pencereler, aslında çatı katlarını havalandırmak için yapılmıştı. Fakat zaman içinde insanlar onlara başka anlamlar yükledi; "Şehrin gözleri..." Gerçekten de öyledir. Nereye giderseniz gidin... Bir çift göz sizi takip ediyormuş hissine kapılırsınız.
 
Sibiu çatıdaki gözler

Sibiu'da anlatılan en meşhur hikâyelerden biri de Yalancılar Köprüsü'dür. "Gerçekten yalan söyleyenler burada mı yakalanıyordu?" Halk arasında anlatılan efsaneler çoktur. Köprüden geçen nişanlıların birbirlerine yalan söylememesi gerektiği söylenir. Yalancı tüccarların köprünün üzerinde utandırıldığı anlatılır. Hatta köprünün, üzerinde söylenen yalanları duyunca çökeceğine inananlar bile olmuştur.

Elbette bunlar efsanedir fakat insan burada başka bir şey düşünmeden edemiyor. Bir şehir neden böyle hikâyeler üretir? Belki de insanlar doğruluğun önemini çocuklarına kanunlarla değil, masallarla anlatmayı daha etkili bulmuşlardı. Çünkü bazen bir toplumun değerleri mahkeme kayıtlarında değil, efsanelerinde yaşar.

Sibiu'nun bir başka yüzü ise Brukenthal Sarayı'nda karşımıza çıkar. 18. yüzyılda Transilvanya Valisi Samuel von Brukenthal, Avrupa'nın farklı şehirlerinden topladığı tabloları, kitapları ve sanat eserlerini burada bir araya getirdi. Bugün Romanya'nın en eski müzelerinden biri olan bu koleksiyon, bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor. Bir şehir yalnızca ticaretle zenginleşmez, sanatla da zenginleşir. Çünkü insan yalnız ekmekle yaşamaz; merakla, güzellikle ve ilgiyle de yaşar...

Sibiu’da insan meydanda otururken zamanın acele etmediğini hisseder. Kimsenin bir yere yetişmeye çalışmadığını... Şehrin kendi ritmini çoktan bulduğunu... Belki de olgun şehirler böyledir; kendilerini ispat etmeye ihtiyaç duymazlar.

Bu şehirler bize yalnızca iyi mimarinin örneklerini bırakmadılar. Birlikte yaşamanın farklı biçimlerini bıraktılar. Bu yol boyunca görülen şey şehirler değildi yalnızca. İnsanın yüzyıllar boyunca aynı soruya verdiği farklı cevaplardı; "Bir arada nasıl yaşarız?"



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder