Karpatlar'ın güneydoğu eteklerinde, Doğu ile Batı'nın birbirine kavuştuğu eski ticaret yollarının kesiştiği noktada yer alan Brașov'a baktığınızda ilk dikkatinizi çeken şey surları, kuleleri ya da renkli evleri olabilir. Oysa bu şehrin gerçek mimarı taş ustaları değildir.
Birlikte
üretmeyi bilen insanlardır. Çünkü bu şehir, tek bir insanın hayaliyle değil;
birbirine ihtiyaç duyan insanların ortak emeğiyle yükselmiştir.
Büyük
şehirler çoğu zaman bereketli ovalarda doğar, Brașov ise dağların arasında
doğmuştur.
Çünkü bazen
bir şehri var eden şey verimli topraklar değil, yolların birbirine kavuştuğu
bir kavşaktır. Karpat geçitlerinden inen kervanlar... Balkanlardan gelen
tüccarlar... Transilvanya'dan çıkan zanaatkârlar... Eflak ve Boğdan'dan gelen
yolcular... Yüzyıllar boyunca aynı meydanda karşılaştılar.
Önce pazar
kuruldu. Sonra evler yükseldi. Kiliseler yapıldı, surlar örüldü ve zamanla bu
pazar, Karpatlar'ın en önemli şehirlerinden birine dönüştü.
Kuruluşun hikayesi ise şöyle başladı: 12. ve 13. yüzyıllarda Macar Krallığı'nın doğu sınırları sürekli tehdit altındaydı. Kumanlar, Peçenekler ve daha sonra Moğollar, Karpat geçitlerini aşarak bu topraklara kadar ulaşıyordu. Böylesine geniş bir sınırı yalnızca askerlerle korumak mümkün değildi. Macar kralları bunun yerine bambaşka bir yol seçtiler. Kalelerden önce insanlar gönderdiler. Ama sıradan insanlar değil; Toprağı işlemeyi bilenleri, şehir kurmayı bilenleri, ticareti canlandırabilecek ustaları ve gerektiğinde yaşadığı yeri savunabilecek kadar ona bağlanacak insanları... Bugün "Transilvanya Saksonları" denen topluluk işte böyle geldi Brașov'a. İlginç olan ise şu ki, onların büyük bölümü bugünkü Saksonya'dan gelmiyordu. Ren Vadisi'nden, Lüksemburg'dan, Flandre'den ve Mosel çevresinden gelen farklı Alman topluluklarıydı. Fakat Orta Çağ belgeleri onların hepsini tek bir ad altında topladı; "Saxones." Bazen tarih, insanları geldikleri yerle değil; onlara verdiği isimle hatırlar.
Yeni
gelenler yalnızca evler yapmadılar. Atölyeler kurdular… Çanlar döktüler… Fırınlar
yaktılar… Pazarı büyüttüler ve Brașov'u Karpatlar'ın en canlı ticaret
merkezlerinden birine dönüştürdüler.
Fakat onları
diğer Orta Çağ şehirlerinden ayıran asıl özellik bundan sonra başlar. Bugün bir
şehri koruyanların askerler olduğunu düşünürüz. Brașov ise yüzyıllar boyunca
bunun tam tersini gösterdi. Bu şehirde surların ardındaki en büyük güç,
loncalardı. İlk bakışta lonca kelimesi yalnızca esnaf teşkilatını çağrıştırır. Oysa
Orta Çağ Brașov'unda her lonca, yalnızca kendi mesleğinden değil; şehrin
belirli bir bölümünün güvenliğinden de sorumluydu. Ekmeğini kazandığı şehrin
aynı zamanda koruyucusuydu.
Bugün hâlâ
ayakta duran surlara baktığınızda insan ister istemez onları kralların
yaptırdığını düşünür. Oysa bu surlar yalnızca taşla örülmedi; ortak
sorumlulukla örüldü. Bir kuleyi korumak yalnız savaş çıktığında surlara çıkmak
demek değildi. Barış zamanında onu onarmak, silahlarını hazır tutmak, erzağını
depolamak ve gerektiğinde diğer loncalarla birlikte hareket etmek anlamına
geliyordu. Bu şehir ancak herkes kendi sorumluluğunu üstlendiğinde ayakta
kalabiliyordu.
Belki de bu
yüzden Brașov'un surlarına bakarken taşlardan çok, o taşların arkasındaki
görünmez insan zincirini görmek gerekir. Bir demirci çekicini örse her indirdiğinde
yalnızca yeni bir nal ya da yeni bir kılıç yapmıyordu. Yaşadığı şehrin
güvenliğine de bir parça ekliyordu. O gün dükkânında çalışan usta, ertesi gün
aynı çekici bırakıp surların üzerine çıkabiliyordu.
Brașov'da
meslek ile vatandaşlık birbirinden ayrılmıyordu. İnsan, ekmeğini kazandığı
şehrin aynı zamanda bekçisiydi. Bu anlayış yalnız savaş zamanlarında değil,
ticarette de kendini gösteriyordu. Çünkü Karpat geçitlerinin kavşağında kurulan
bu şehir, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı'nın buluştuğu en önemli pazarlardan
biri hâline geldi.
Brașov
Meydanında, bir köşede Sakson tüccarlar kumaş balyalarını indiriyor, bir başka
köşede Eflak'tan gelen çobanlar yün satıyor, biraz ileride Osmanlı
tüccarlarının getirdiği baharatlar, ipekler ve Anadolu halıları seriliyor…
Macarca, Almanca, Rumence, Yunanca, Ermenice, belki Türkçe... Farklı diller
aynı meydanda birbirine karışıyor. İnsan bazen medeniyetin büyük saraylarda
kurulduğunu düşünür. Oysa medeniyet önce böyle meydanlarda doğar.
İnsanların
birbirlerinin dilini tam bilmeden alışveriş yaptığı, eksiklerini birbirlerinin
emeğiyle tamamladığı ve birbirlerine ihtiyaç duyduğu yerlerde... Brașov'un zenginliği
de işte burada yatıyordu; altın madenlerinde değil...
Bu yüzden
Brașov hiçbir zaman yalnızca Saksonların, yalnızca Rumenlerin ya da yalnızca
Macarların şehri olmadı. Yolları burada kesişen herkesin şehri oldu. Çünkü
farklılık bazen bir şehri bölen değil, onu tamamlayan şeydir.
Brașov'u kuran ticaretti. Brașov'u yaşatan loncalardı. Brașov'u medeniyet yapan ise insanların birbirlerine duydukları ihtiyaçtı. Medeniyet, farklı eller aynı yapıyı birlikte inşa ettiğinde doğar.
Brașov'un
taş sokaklarında yürürken insanın gözü bir süre sonra ister istemez şehrin en
görkemli yapısına takılır. Koyu renkli duvarları, sivri kemerli pencereleri ve
gökyüzüne uzanan heybetli kulesiyle Kara Kilise, yalnız Brașov'un değil, bütün
Romanya'nın en etkileyici Gotik yapılarından biridir.
İlk bakışta insanın aklına aynı soru gelir. Neden "Kara" Kilise? Gerçekten siyah taştan mı yapılmıştır?
Aslında
hayır.
1689 yılında
Brașov büyük bir yangın yaşar. Alevler şehrin önemli bir bölümünü sararken
kilise de ağır hasar görür. Yangının ardından taşların üzerine sinen is, duman
ve zamanın bıraktığı izler yapının rengini koyulaştırır. Halk da zamanla ona
"Kara Kilise" demeye başlar.
Ancak Kara Kilise'nin asıl sürprizi dışarıda değil, içeridedir. Kapısından içeri giren ziyaretçileri yüksek tonozlar, renkli vitraylar ve Gotik mimarinin görkemi karşılar. Fakat gözler bir süre sonra bambaşka bir ayrıntıya takılır.
Duvarlarda Osmanlı Anadolu'sundan gelmiş halılar asılıdır. Bir Lüteryen kilisesi, Karpatlar'ın ortasında ve duvarlarında Uşak, Gördes ve Ladik tezgâhlarında dokunmuş Anadolu halıları... İlk bakışta insan bunu açıklamakta zorlanır. Oysa cevabı savaşlarda değil, ticarette saklıdır.
Yüzyıllar
boyunca Brașov, Osmanlı topraklarıyla Orta Avrupa arasındaki en önemli ticaret
merkezlerinden biri oldu. İstanbul, Edirne ve Bursa'dan gelen kervanlar yalnız
baharat, ipek ve değerli kumaşlar değil, Anadolu'nun ünlü halılarını da bu
şehre taşıdı.
Başlangıçta
ticaret malı olarak gelen bu halılar zamanla kiliseye bağışlandı. Zengin
tüccarlar onları adak, hatıra ya da şükran nişanesi olarak bıraktılar. Böylece
Osmanlı tezgâhlarında dokunan halılar, Avrupa'nın Gotik bir kilisesinin
duvarlarında yerini aldı.
Bugün Kara
Kilise'deki Anadolu halıları, dünyanın en önemli Osmanlı halısı
koleksiyonlarından biri kabul edilir.
Bu manzara
bize Brașov'un yalnızca bir sınır şehri olmadığını da hatırlatır. Aynı zamanda
farklı kültürlerin karşılaştığı büyük bir ticaret merkeziydi.
Tarih çoğu
zaman savaşları anlatır. Oysa ticaret yolları da medeniyetlerin birbirini
tanımasının en güçlü araçlarından biridir. Kara Kilise'nin duvarlarında asılı
duran bu halılar yalnızca bir dokuma sanatı değildir. Yüzyıllar boyunca Doğu
ile Batı arasında kurulan kültürel bağların sessiz tanıklarıdır.
Bu yüzden
Brașov'u gezerken yalnızca etkileyici bir Gotik yapı görmeyiz. Aynı zamanda
Anadolu'nun ilmik ilmik dokunmuş hafızasıyla da karşılaşırız
Kara Kilise'nin sessiz duvarlarından ayrılıp birkaç sokak ilerlediğimizde kendimizi yeniden pazarın içinde buluruz. Yüzyıllar önce bu meydanda yalnız mallar el değiştirmiyordu. Haberler de dolaşıyordu. Kervanlar yalnız kumaş, baharat ve halı taşımıyor; gittikleri şehirlerin umutlarını, korkularını ve söylentilerini de beraberlerinde getiriyorlardı.
İşte böyle
günlerden birinde, 1521 yılının ilkbaharında Brașov'a doğru yola çıkan bir
haber vardı. Bu kez yük arabasında değil, bir mektubun içindeydi.
Mektubu
yazan kişi bir kral, komutan ya da din adamı değildi. Neacșu adında bir
tüccardı. Bugün adını çoğu insan bilmez. Ancak yazdığı satırlar, Romence'nin
bugüne ulaşan en eski yazılı belgesi olarak kabul edilir.
Bir milletin
bugüne ulaşan ilk yazılı metni ne bir destan ne de bir dua idi. Bu metin bir
uyarı mektubudur.
Neacșu,
Brașov Belediye Başkanı Johannes Benkner'e Osmanlı ordusunun Tuna çevresindeki
hareketliliğini haber veriyordu. Gördüklerini, duyduklarını ve kendisine ulaşan
bilgileri aceleyle kaleme alıyor, şehrin hazırlıklı olmasını istiyordu.
Mektup,
"Bilge ve soylu efendim Johannes Benkner..." sözleriyle başlar;
"Tanrı seni korusun." dileğiyle sona erer.
Neacșu o gün
bu satırları yazarken, mektubunun beş yüz yıl sonra bir ülkenin bilinen en eski
yazılı metni olarak okunacağını elbette bilmiyordu. Onun amacı tarihe geçmek
değil, tehlikeyi haber vermekti.
Bugün bu
mektup yalnızca dil tarihinin önemli bir belgesi değildir. Aynı zamanda 16.
yüzyılda Brașov'un bölgedeki haberleşme ve ticaret ağının ne kadar canlı
olduğunu da gösterir. Bir tüccarın yazdığı birkaç satır, hem dönemin siyasetine
ışık tutar hem de Romence'nin yazılı tarihindeki ilk sayfalardan birini
oluşturur.
Neacșu'nun
mürekkebi henüz kurumadan, Brașov başka bir sessiz dönüşüme daha tanıklık
ediyordu. Bu kez haberleri taşıyan tüccarlar değil; kitaplardı. 16. yüzyıl
Avrupa'sı büyük bir değişimin içindeydi. Rönesans insanı yeniden düşünmeye
davet ediyor, matbaanın yaygınlaşması ise fikirlerin ilk kez sınırları kolayca
aşabilmesini sağlıyordu. Yüzyıllar boyunca bir kitabın çoğaltılması aylar,
bazen yıllar alırken; artık aynı eser yüzlerce nüsha hâlinde farklı şehirlere
ulaşabiliyordu. Brașov da bu büyük dönüşümün dışında kalmadı.
Şehirde
yaşayan Sakson hümanist Johannes Honter, yalnızca bir din adamı değildi.
Eğitimci, haritacı, yazar ve düşünürdü. Okullar kurdu, kütüphaneler oluşturdu
ve gençlerin eğitimine büyük önem verdi. Ancak onu Brașov tarihinde özel bir
yere taşıyan en önemli çalışması matbaası oldu.
Honter'in
kurduğu matbaada dinî eserler, ders kitapları ve haritalar basıldı. Böylece
Brașov yalnızca malların değil, bilginin de dolaşıma girdiği bir merkez hâline
geldi.
Johannes
Honter'in bastığı kitaplar yalnızca Brașov'da kalmadı. Transilvanya'nın farklı
şehirlerine ulaştı, yeni okulların açılmasına katkı sağladı ve eğitim hayatının
gelişmesinde önemli rol oynadı. Hazırladığı haritalar ise insanların
yaşadıkları coğrafyayı daha doğru tanımalarına yardımcı oldu.
Brașov'un
pazar meydanında mallar el değiştirirken, matbaasında düşünceler çoğalıyordu.
Ticaret şehre zenginlik kazandırırken, matbaa ona kültürel bir kimlik
kazandırıyordu.
Bu yüzden
Brașov'u yalnızca ticaret yollarının kavşağında bulunan bir şehir olarak görmek
eksik olur. Aynı zamanda bilginin üretildiği, çoğaltıldığı ve çevre bölgelere
yayıldığı önemli bir kültür merkeziydi.
17. yüzyılda
doğudan gelen başka bir yolcu Karpat geçitlerini aşarak Brașov'a ulaştı. Onun
yanında satılık mallar yoktu. Kalemi ve gördüğü hiçbir şeyi unutmamak isteyen
güçlü bir hafızası vardı. O yolcunun adı Evliya Çelebi'ydi. Şehre girdiğinde
dikkatini çeken ilk şey ne bir saray ne de bir hükümdardı; Brașov'un düzeniydi.
Seyahatnâme'de
Brașov'u hareketli bir ticaret merkezi olarak anlatır. Çarşılarındaki canlılıktan,
farklı milletlerden tüccarların bir araya gelişinden ve şehrin düzeninden
övgüyle söz eder. At arabalarının eksik olmadığı sokaklar, çalışan atölyeler ve
sürekli hareket hâlindeki pazarlar, onun satırlarında yaşayan bir şehrin
portresine dönüşür.
Aradan
yüzyıllar geçmiş olsa da onun satırlarında görülen Brașov ile bugün eski kent
meydanında yürürken hissedilen atmosfer arasında şaşırtıcı bir benzerlik
vardır. Düzeni, ticaret geleneği ve canlı şehir hayatı, Brașov'un yüzyıllar
boyunca koruduğu en belirgin özelliklerden biri olmuştur.
Brașov'un
hafızasını yalnız insanlar taşımıyordu. Şehrin üzerinde sessizce yükselen Tâmpa
Dağı da yüzyıllardır bu hikâyeye tanıklık ediyordu.Brașov'un hemen yanı başında
yükselen bu dağ, ilk bakışta yalnızca güzel bir manzara gibi görünür. Oysa
yüzyıllardır şehrin sessiz bekçisidir.. Sabah ilk güneşi o görür, akşam son
gölgeyi o taşır… Şehir büyür, yangınlar çıkar, ordular gelir, krallar değişir
ama Tâmpa yerinden kıpırdamaz ve Karpatlar'ın sessizliğini Brașov'un kalbine kadar
taşır.
Orta Çağ'da tepesinde bir kale yükselirdi. Bugün yalnızca kalıntıları kalsa da, uzun yıllar boyunca şehri yukarıdan gözeten ilk savunma noktalarından biriydi. Zaman geçtikçe taşların yerini hikâyeler almaya başladı. İnsanlar dağın içinde gizli tüneller olduğuna inandılar. Kayıp hazinelerden söz ettiler. Sisin içinden dolaşan ruhları anlattılar. Karpat ormanlarının derinliklerinden gelen ejderha hikâyelerini Tâmpa'nın eteklerine taşıdılar. Bugün bunların hangisinin gerçek olduğunu bilmiyoruz.
Çünkü
efsaneler çoğu zaman yaşanmış olayların değil, insanların yaşadığı duyguların
hafızasıdır. Karpatlar'ın karanlık ormanları, sislerin içinde kaybolan
patikalar, geceleri vadilerde yankılanan kurt sesleri insan hayal gücünü
beslemek için fazlasıyla yeterliydi.
Belki
ejderhalar gerçekten yaşamıyordu. Ama insanlar korkularına bir yüz vermek,
bilinmeyene bir isim koymak istiyordu. İşte efsaneler böyle doğuyordu. Bu
yüzden Brașov'da tarih ile masal hiçbir zaman birbirinden tamamen ayrılmadı.
Bir yanda loncaların
tuttuğu kayıtlar, diğer yanda halkın anlattığı hikâyeler; biri tarihin
hafızasıydı, diğeri insanın.
Brașov bize,
medeniyetin büyük saraylarda ya da güçlü ordularda değil; sıradan insanların
her gün yeniden kurduğu görünmez bağlarda yaşadığını hatırlatır.
Şehir olmak,
yan yana evler yapmak değildir; yan yana yaşayabilmektir.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder