Şehirler genelde önce kurulur, sonra hikâyeleri yazılır. Tomis ise önce hikâyesi yazılmış, sonra kurulmuş şehirlerden biridir. Karadeniz kıyısındaki bu liman, daha taş surları yükselmeden önce mitolojinin sahnesine çıkmış.
Bugün
Köstence'ye baktığınızda önce denizi görürsünüz. Limanını, kıyı boyunca uzanan
yapıları ve ufukta kaybolan maviliği... Fakat bu şehrin gerçek kurucusu belki
de denizin kendisidir. Çünkü Tomis'i yüzyıllar boyunca yaşatan yalnızca limanı
değil; kıyısına taşıdığı insanlar, kültürler ve hikâyeler olmuştur.
Antik
Yunanlılar için Karadeniz yalnızca bir deniz değildi. Burası, bilinen dünyanın
bittiği yerdi. Sislerin ardında Kolhis vardı; Altın Post vardı; Amazonlar
vardı; Kafkas Dağları vardı. Ufkun ötesi bilinmeyeni temsil ettiği için hayal
güçleri de en çok burada dolaşıyordu. Belki bu yüzden Karadeniz'in kıyıları,
dünyanın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar çok efsaneye ev sahipliği yaptı.
Argonotların yolculuğu da bu büyük hayalin ürünüdür.
Yunanistan'dan yola çıkan Jason ve arkadaşları, Altın Post'un peşinde
Karadeniz'e açılır. Bugün bu yolculuğu yalnızca bir masal gibi okumak kolaydır.
Oysa birçok araştırmacıya göre bu destan, Karadeniz'e yapılan ilk büyük deniz
seferlerinin, ticaret arayışlarının ve keşiflerin mitolojik dile dönüşmüş
hâlidir. Mitoloji bazen, ticaret yollarının şiiridir.
Altın Post'un kendisi de bu bakışın en güzel
örneklerinden biridir. Yüzyıllar boyunca gücün ve zenginliğin sembolü olarak
anlatılan bu postun, Kolhis'te nehirlerden altın tozu toplamak için kullanılan
koyun postlarından doğmuş olabileceği düşünülür. Efsane ile hayatın birbirine
karıştığı bu noktada, insan ister istemez şu soruyu sorar: Acaba mitolojiler
gerçekle süslenmiş masallar mıdır, yoksa masalla anlatılmış gerçekler mi?
İşte tam bu dönemde Miletoslu denizciler Karadeniz
kıyılarına ulaşırlar. Histria, Tomis, Odessos, Sinope, Amisos ve Trapezus gibi
koloniler kurarlar. Onlar yalnızca ticaret yapmak için gelmezler; aynı zamanda
dillerini, tanrılarını, hikâyelerini ve hafızalarını da beraberlerinde
getirirler. Karadeniz kıyıları boyunca uzanan bu limanlar, yalnızca malların
değil, düşüncelerin ve efsanelerin de uğrak yerleri olur.
Tomis'in adı da bu hafızanın içinde anlam kazanır. Antik
çağ yazarları, Medea'nın kardeşi Absyrtos'u öldürüp bedenini parçaladığı yerin
burası olduğunu anlatırlar. "Tomis" adını da Yunanca
"kesmek" anlamına gelen temnein fiiliyle ilişkilendirirler.
Bugün tarihçiler bunun büyük olasılıkla şehrin adını açıklamak için üretilmiş
mitolojik bir yorum olduğunu düşünürler. Belki Medea hiçbir zaman burada
bulunmadı; fakat Tomis halkı kendi şehrini, Yunan dünyasının en büyük
hikâyelerinden birinin içine yerleştirerek ona unutulmaz bir kimlik kazandırdı.
Yüzyıllar sonra bu kez Romalılar gelir. Tomis önemli bir limana dönüşür. Ancak şehrin kaderini değiştiren kişi bir komutan değil, sürgün edilen bir şair olur.
MS 8 yılında Roma'nın en büyük şairlerinden Ovidius,
İmparator Augustus'un emriyle Tomis'e sürgün edilir. Roma'dan koparılan şair,
burada yazdığı Hüzünler (Tristia) ve Karadeniz'den Mektuplar
(Epistulae ex Ponto) adlı eserlerinde yalnızca kendi acısını değil,
Tomis'in sert iklimini, bitmek bilmeyen rüzgârlarını ve dünyanın sonu sandığı
bu kıyının yalnızlığını da anlatır ve Ovidius istemeden de olsa bu şehrin en
büyük tanıklarından biri hâline gelir.
Bir yerde, yaşadığı yabancılığı birkaç kelimeyle
özetler: "Ben burada bir barbarım; çünkü kimse beni
anlamıyor."
Bu cümlede yalnızca bir şairin yalnızlığı değil,
sürgünün özü saklıdır.
Onun satırlarında yalnızlık vardır; memleket özlemi vardır; yabancı olmanın
sessiz acısı vardır. Fakat aynı satırlar sayesinde bugün iki bin yıl sonra bile
Tomis'in rüzgârını, kıyılarını ve insanlarını hayal edebiliriz. İşin ironik
yanı ise şudur: Ovidius bütün şiirlerini Roma'yı özleyerek yazmıştır. Fakat
bugün onun dizelerini okurken gözümüzde canlanan yer Roma değil, Tomis'in
kıyılarıdır. Belki de bazı şehirler, en güçlü seslerini kendilerini
özleyenlerden değil; başka bir yeri özlerken onları ölümsüzleştirenlerden miras
alırlar.
Sonraki yüzyıllarda Bizanslılar, Cenevizliler,
Osmanlılar, Tatarlar, Türkler ve Rumenler aynı kıyıyı paylaşırlar. Her biri
Tomis'e yeni bir katman ekler. Liman değişir, surlar değişir, diller değişir;
ama deniz değişmez. Aynı dalgalar binlerce yıldır farklı halkların gemilerini
kıyıya taşımaya devam eder.
Belki de Köstence'yi özel yapan tam olarak budur.
Burada yalnızca bir şehir değil; binlerce yıl boyunca
birbirine eklenmiş hikâyeler yaşar. Argonotlar, Medea, Miletoslular, Ovidius ve
daha niceleri aynı kıyıda buluşur. Tarih ile mitoloji, şiir ile ticaret, efsane
ile arkeoloji birbirine karışır.
Bu yüzden Köstence'ye bakarken yalnızca Karadeniz'i görmemek gerekir. Bir zamanlar insanların dünyanın sonu sandığı ufka gözlerinizi çevirdiğinizde anlarsınız ki Karadeniz, sadece bir deniz değildir.
O, binlerce yıldır insanlığın en uzun anlatılarından birini yazan büyük bir
hikâye denizidir.





