Pazar

antik çağda enflasyon ve ekonomiye dair kararnameler

Tarih öyle ilgi çekici ve şaşırtıcı bir alandır ki geçmişte geziniyorum diye düşünürken sizi bugüne getiriverir. Şöyle yaşandığı yılları ve olayın kahramanlarının isimlerini bir kenara atsanız; bugünün olaylarını okuyormuşsunuz hissi uyandırır kişide. Ekonomi, enflasyon, kararname gibi terimler şu aralar havada uçuşurken yaşadığımız coğrafyanın 1700 yıl öncesine Roma İmparatorluğu dönemine doğru akalım.

Roma İmparatorluğunun geç dönemlerinde önlenemeyen yüksek enflasyon ve sürekli yükselmesinin önüne geçilemeyen fiyatlarla mücadele etmenin çözümü; ekonomiyi düzeltecek kararlar yerine polisiye tedbirlerin uygulandığı kararnameler çıkararak bulunmaya çalışılmış.

aizanoi macellum
                             Aizanoi Macellumu ve Duvarlarında Dioclatianus Kararnamesi

İlk kararname örneğimiz günümüzde İzmir ili Selçuk ilçesi sınırlarında yer alan, antik çağda İyon kentlerinden biri olan Efes'ten. Magnesia (Ortaklar, Aydın) kenti yakınlarında bulunan fakat Efes'e ait olduğu kabul edilen bu yazıtta; Romalıların Asya eyalet valisinin fırıncıların yaptığı bir eylemi durdurmak için çıkardığı bir kararname (Edictum) yer alıyor.

Bu kararname zarar eden fırıncıların ekmek fiyatları için yaptıkları eylemi sonlandırmak ve tekrarında uygulanacak cezaları bildirmek için çıkarılmış. Verilecek ceza için uygun görülen yöntem ise günümüze hiç yabancı değil. Kararnamenin son satırları sanki o döneme ait değil, daha dün yazılıvermiş gibi.

''...anlaşmalara göre...
... bunun bir sonucu olarak, pazar yerindeki fırıncıların küstah ve sorumsuz isyanları yüzünden kimi zaman kamu düzeni bozulmaya yüz tutar. Böyle durumlarda fırıncılar hemen tutuklanmalı ve yargılanmalıdır.
Ama kentin huzuru ve mutluluğu onların ceza almalarından daha önemli olduğu için ben ister istemez onları bir kararname ile yola getirmeye karar verdim.
Bu durumda fırıncılara emrediyorum ki (bundan böyle) dernek toplantıları düzenlemeyecekler ve kanunsuz eylemlere önderlik etmeyeceklerdir.
Tersine halkın huzuru için yapılan düzenlemelere tam olarak uyacaklar ve kentin zorunlu ekmek ihtiyacını hiç aksatmadan karşılayacaklardır.
Bundan böyle eğer herhangi biri bu emre aykırı olarak toplantı düzenlemeye veya bir kargaşa ya da ayaklanma çıkarmaya kalkışır ve yakalanırsa bu adam tutuklanacak ve hakettiği cezayı alacaktır.
Ve eğer biri kente karşı gizli bir komplo hazırlamaya cüret ederse ayrıca o kişinin ayağına ''Bu kişi bir çete üyesidir'' diye bir damga vurulacak ve böyle bir adamı barındıran kişiye de aynı ceza verilecektir'' Prof.Dr Hasan Malay

Gelelim diğer örneğe; antik çağın en ünlü ekonomik kararnamelerinden biri  Dioclatianus'un yüksek enflasyonla mücadele için çıkardığı kararnamedir. M.S 284 yılında tahta oturan Dioclatian son elli yılda iç savaşlarla iyice güçsüz düşen; yüksek enflasyon, kötü ekonomi ve kargaşa içinde bir imparatorluk devralır. Kendisine ''Efendi ve Tanrı'' anlamına gelen bir unvan seçer (Dominis et deus yani Dominate). Halkın içine çıkmayan gizemli ve mesafeli bir imparator imajı yaratır. İdari ve askeri reformların yanında M.S 301 yılında çıkardığı kararnameyle ekonomik alanda da tedbirlere başvurur.

Bu kararname ile binden fazla ürünün üst fiyatı ile tüm maaşlar sabitlenir. Üst sınırı aşan tüccarlar ölüm cezasıyla yargılanacaktır. Kararname ekonomiyi düzeltip enflasyonun yükselmesini engellemek bir yana; malların karaborsaya düşmesine ve kıtlıklara neden olur. İmparatorluğun hakim olduğu geniş coğrafya içinde bazı bölgelerde yok hükmünde sayılır. Sonrasında başarısız bir kararname olarak uygulamadan kaldırılır.

Kendi dinamikleriyle yol alan ekonominin polisiye tedbirlerle istenilen çizgiye getirilmesinin mümkün olmadığının bir göstergesi olarak Dioclatianus'un kararnamesi bugün başta Aizanoi (Çavdarhisar) kentinin macellumunda (Borsa binası) olmak üzere, bazı antik kentlerin macellumunu süslemekte.

Gıda maddelerinden tekstile, ulaşımdan ev eşyasına, aklınıza gelebilecek günlük yaşantıda kullanılan her türlü maddenin fiyatının üst limitini belirleyen bu kararnamenin; Roma İmparatorluğunun çöküşünü yavaşlatmak bir yana hızlandırdığını söyler o dönemin bazı tarihçileri.

Kararname Roma'yı rahatlatmakta pek işe yaramasa da günümüz araştırmacılarının çok işine yaradığı kesin. M.S 4. yüzyılda her türlü ürün ve hizmetin değeriyle ilgili paha biçilmez bir bilgi kaynağı bırakmış geleceğe. Bizim kararnamelerin kime ne faydası olacağını da tarih söyleyecek herhalde.




Cumartesi

bir köyüm olsa



köy
                                                                Köyde Yaşam (Ressam Mehmet Pesen)

Bir köyüm olsa;
tesadüfen orada doğduğum için değil;
o köyde yaşamayı
kendim seçtiğim için benim diyeceğim...
Bir köyüm olsa
şöyle sokaklarında karşılaştığımda,
yüzünde kocaman gülümsemeyle bana
''Günaydın'' ya da ''İyi akşamlar''
diyen insanların dolaştığı.
Ve herkes isim isim seslense
selamlarken birbirini dostlukla;
hiç yabancı görmese
her gün bin bir çeşit insan görmekten
yorgun düşen gözlerim.
Kapısından geçerken
kahve kokusu duyduğumda
kapısını çalıp fincanına;
kadeh çınlaması duyunca
girip kadehine ortak olsam komşuların... 

Kocaman bir bahçesi olsa mesela köyün; 
toplasak meyve sebzeleri eş dost bütün köylü,
köyün mahzenini doldursak
kırk kişinin ezdiği üzümlerin şırasıyla,
Onlarca kişi reçel kaynatsak
bahçemizde yetiştirdiğimiz meyvelerden;
yağımızı çıkartsak bereketli zeytin tanelerinden...
Fırında ekmeğimizi pişirmek için toplansak mesela
ve bölüşsek ilk çıkan sıcacık ekmeği...
Siyaset nedir bilmese köy halkı;
din, dil, mezhep ne demek bir haber olsa...
Soyumuz kapı numarası,
işimiz bahçe sırası,
kültürümüz insanca yaşamak olsa sevgiyle...
Başımız ağrıdığında bir ağrı kesici için eczane;
çalacağımız en yakınımızdaki kapı,
ekmeğimiz bittiğinde market;
bir ses uzaklığımızdaki komşumuz olsa...

Kadehimi her havaya kaldırdığımda aynı anda;
üç kadeh, beş kadeh
yirmi beş kadeh uzansa yukarıya
sevgiye ve sağlığa kalkan...
Dolabımda köyümde yetişen sebze,
masamda köyümün bahçesinden meyve,
kadehimde köylülerimle yaptığım şarabım olsa.
Bir enstrüman sesi duyduğum kapıya
yüklensem hiç teklifsizce,
şarkı söyleyenin ses versem sesine...
Bahçemde çayıma bir dilim kek eşlik ederken,
bir kaç komşu yetişse
paylaşsa tabağımdakini iki satır sohbetle;
muhabbetin demi çayın demini geçse kat kat...

Köylümün köylümden tek beklentisi
paylaşmak olsa; mutluluğu, dostluğu,
bir dal meyveyi, bir dilim ekmeği,
bir bardak çayı, bir kadeh şarabı, kederi ve neşeyi...
Tek dünyalığımız
paylaştıkça büyüyen mutluluğumuz olsa..
Adı keyif olsa, keşif olsa, kültür olsa,
kardeşlik olsa köyümün.
Ve yıllar sonra köye gelenlere
şöyle anlatsa köyü gezdirenlerden biri;
''Bu köyü kuranlar,
mutlu olma çabasındaki ebedi öğrencilerdi;
dinleri vicdan; soyları insandı.''







anaya ağıt



Tabiat ana her bahar;
ağaçları giydirdiği bembeyaz gelinlikle,
toprağı yemyeşil örtüsüyle kaplar;
gözlerimiz neşeli bir gülüşle baharı karşılardı..
Hep öyle olacak sanırdım...
Hep orada kalacak...


Heyhat!!!
Bu bahar..İşte bu bahar;
toprağın örtüsü başka bir yeşil,
ağaçların giydiği başka bir beyazdı.
Ne bereketli toprak var şimdi, ne verimli ağaç.
Bakışlarımızda sadece keder kaldı...


Gözlerine baksam kalbim,
ellerinden karnım doyardı.
Günlerim yetip de
ayrılık vakti geldiğinde;
nazarı nazarlığım,
duası yol açıklığımdı.


Öyle bir duygulu bakardı ki;
dokunsam ağladı ağlayacaktı.
Halimden bir o anlar,
derdime bir o yanardı.
Sinesi çok odalı evim,
kolları kuş tüyü yatağımdı.


Şimdi geriye ne kaldı?
Acıdan sızlayan bir yürek;
özleye özleye,
kuruyup giden bir bellek...
Başka ne kalacak?
Ne kalacak?




Perşembe

geçmişten günümüze tanıdık bir hikaye.. düzmece yalvaç

Lukianos (MS 120- 192) yaşadığımız coğrafyada doğup yetişen hiciv ve retorik ustası bir bilgin. Antik çağda Kommagene Krallığı olarak geçen Adıyaman-Malatya çevresinde günümüzde Adıyaman'ın ilçesi olan Samsat' da (Samosata) doğduğu için Samsatlı Lukianos (Lucianos) olarak anılmakta.

Ana dili Aramice (Süryanice) olan Lukianos'un eski Yunanca ile yazdığı  seksen üç tane eseri günümüze ulaşmış. Ana dili dışında bir dilde verdiği eserlerinden yergi sanatındaki ustalığını anlamak mümkün; bir de ana diliyle yazsa idi nasıl yazardı insanın aklı almıyor kıvrak zekasını. Eserlerinde insanoğlunun iki yüzlülüğünü, alavere dalaverelerini, hırslarını, çıkarcılığını, sahtekarlıklarını çarpar yüzüne yüzüne sivri diliyle.

Polydeukes isimli birinin yer altına inip öbür dünyaya göçüp giden ünlü kişilerle yaptığı sohbetleri anlatan ''Öbür dünyada konuşmalar'' adlı kitabında filozof Diyojen'le (Diogenes) diyaloğunda Dyojen yukarıda didişip duran filozofları hicveder ve Filozof Menippos'a haber yollar.

Diyojen: Senden bir ricam var Polydeukes, yukarı çıkınca Menippos'u bir buluver. ''Diyojen seni çağırıyor'' dersin. Yeryüzünde olup bitenlere güldüğü yettiyse gelsin burada gülünecek şeyler daha çok. Ölümden sonra ne oluyor o dünyada sahiden bilen var mıdır? Burada benim gibi rahat rahat şüphe etmeden güler; gelsin de hele zenginleri, kralları, kurum satanları bir görsün. Öyle küçülüp düşüyorlar ki vaktiyle ne oldukları zor anlaşılıyor: Boyuna inlemeseler, kendilerini bırakıp iki de bir yeryüzünü anmasalar biri bile tanımayacak...

Zenginlere de şunu deyiver benim yerime ''Behey sersemler! Ne diye saklarsınız paranızı? Faiz hesaplayacağız, altın üzerine altın yığacağız diye didinmek niye? Yarın ahirete götüreceğiniz bir tek obolos(öbür dünyada yer altında akan ırmağın kayıkçısına vermek için ölülerin ağzına konan en küçük para, metelik) değil midir?.. Güzellere, kuvvetlilere söyle ''burada lepiska saç yoktur, gözün ne mavisi olur ne de karası; al al yanaklar da bulunmaz; öyle pazuydu, geniş omuzdu yoktur burada...Kalmaz kafaların hiç bir güzelliği...Fukaralara söyle yoksuluz diye inlemesinler, burada herkes birdir; yukarıdaki zenginler de düşer onlarla aynı hale''.

Abartılı olayların anlatıldığı seyahatnameleri yermek ve tiye almak için yazdığı, Ay'a yapılan bir yolculuğu anlattığı ''Gerçek Bir Hikaye'' adlı eseri ise tarihte bilim kurgu alanında yazılan ilk eser olarak kabul edilir.
lukianos-düzmece-yalvaç

Lukianos'un en çarpıcı eserlerinden biri ise ''Aleksandros ya da Düzmece Yalvaç'' isimli sahte bir peygamberin insanları kandırma yöntemlerini anlattığı kitabıdır. Bu kitapta anlatılan Aleksandros isimli sahtekarın, Lukianos'un uydurduğu bir hayal ürünü olduğu düşünülmüş başlangıçta. Fakat son yıllarda ele geçen arkeolojik buluntular anlatılan olayların gerçekliğini ortaya koyduğu için ibretlik bir yaşanmış hikaye çıkar karşımıza.

Lukianos'un anlattığı olay Kastamonu ve Çankırı çevresini kapsayan antik çağda Paphlagonia olarak anılan bölgede; tam olarak İnebolu'da (İonopolis, Abonuteikhos) geçer. Fakat etkisi başta başkenti İznik olan ve İzmit Körfezinden Bursa'ya kadar uzana Bitinya (Bithynia) bölgesi olmak üzere; Roma İmparatorluğunda geniş bir coğrafyaya yayılır.

Olayın kahramanı; İonopolis'de (İnebolu) doğup, çocukluk ve gençlik çağlarında Anadolu ve Trakya'da farklı kentlerde hekimlikten hokkabazlığa, yılan terbiyeciliğinden insan aldatmacılığına pek çok alanda çıraklık yapıp, doğduğu topraklara her türlü sahtekarlıkta  usta olarak dönen Aleksandros isimli bir şarlatandır.

Lukianos'a göre Aleksandros'un yaptıkları Büyük İskender'in yaptıklarından geri kalmaz. İskender ne derece kahramanlık yaptıysa; bu düzmece yalvaç da bir o kadar iblislik yapmıştır.

Aslında keramet Düzmece Yalvacın becerisinden çok, sorgulamadan her şeye inanmaya hazır halktadır. Aleksandros'u başarıya götüren şey insan yaşamının korku ve  umut tarafından yönetildiğini çok iyi anlamasıdır; gerisi çorap söküğü gibi  gelir. Aleksandros'un tezgahladığı kaz yumurtasından yavru yılan çıkmasına, yavrunun bir gece içinde devasa bir yılana dönüşmesine, bu yılanın Glykon adıyla dünyaya yeniden döndüğüne ve ölüleri bile dirilten şifacı tanrı Asklepios olduğuna hiç sorgulamadan inanırlar.

Tanrı Asklepios'un Aleksandros aracılığıyla kendileriyle konuşacağına, kehanetleriyle insanlara yardımcı olacağına ikna olan halk akın akın Düzmece Yalvaç'a gelir. Dertlerini  yazıp mühürleyip verdikleri dilek namelerine mührü hiç açılmadan içindekinin ne olduğunu okuyup cevap yazıldığını gören halkın inancı daha bir artar yılan Glykon'a ve sözcüsü sahtekara. Oysa mührü  hiç kırmadan açıp tekrar kapatmanın türlü yollarını bilmektedir Aleksandros. Bu yöntemleri bir bir anlatır bize Lukianos.

Sadece sıradan halk değil yöneticiler, aristokratlar, devlet görevlileri de aşındırmaya başlar sahte peygamberin kapısını. Nice gizli dilekler, gönül işleri vs de vardır gelen talepler arasında. Aleksandros ahlaksızlıkta sınır tanımayan acımasız bir şantajcıdır da aynı zamanda. Öğrendiği gizli kapaklı bilgilerle avucunun içine alıverir kendisine güvenip sırlarını ifşa edip derdine deva dileyenleri.

İnsanlardaki hastalıklar karşısında çaresizlik, kısa yoldan zengin olma, çaba göstermeden başarı kazanma hırsı gibi Düzmece Yalvaçların ekmeğine yağ  sürecek etkenlerin yanına bir de cehalet eklenince Aleksandros'un ünü alır yürür tüm Anadoluyu ve hatta Roma'yı.

Sahte peygamberin etki edemediği tek kesim ünlü filozof Epikuros'un öğretilerini kendilerine yaşam felsefesi edinen Epikürcüler diye anılan gruptur. Epikürcü olarak bilinen yazarımız Lukianos da onlardan biridir. Aleksandros'a Epikürcüler dışında şüphe ile yaklaşan bir başka kesim ise Paganizmi bir kenara bırakıp, o dönemde yeni yeni yaygınlaşan  Hristiyanlığa mensup olanlardır.

Zaten tarih boyunca dünyayı aydınlatan, şarlatanlara prim vermeden olayları sorgulayan, cehaletin ivme kazandırdığı karanlığa doğru yuvarlanışlarda insanları gerçeğe ve doğruya çağıranlar bu düşünür kesim olmamış mıdır?

Lukianos Düzmece Yalvaç'ın insanlara yutturduğu mucizelerin hepsinin akılcı açıklamalarını bulur. Sahtekarlığını ortaya çıkarmak isterken; dini ve siyasi açıdan büyük bir güç kazanan Aleksandros tarafından öldürülmekten kıl payı kurtulur.

Lukianos'un hikayesini doğrulayan verilerden biri o döneme tarihlenen Glykon'un insan başlı yılan gövdeli olarak resmedildiği, üzerinde Glykon ve İonopolis adlarının  yazılı olduğu paralardır. Bu paralar Düzmece Yalvaç'ın gerçekliği ve paralarda kendisine yer bulacak kadar etkili olduğunu ispatlar nitelikte.

Aleksandros kendisi için 150 yıl yaşayacağı ve yıldırım çarpması nedeniyle öleceği kehanetinde bulunur (mitolojiye göre Asklepios ölümsüzlüğün reçetesini bulunca Zeus'un yıldırımlarıyla ölmüştü) fakat 70 yaşında kangren olan ayağındaki yara nedeniyle ölür. Glykon'un insanlar üzerindeki etkisi ve yarattığı inanç uzun süre devam eder.

Lukianos'un dini istismar edenlerin ipliğini pazara çıkardığı din tüccarı bir sahte peygamberin şeytana pabucunu ters giydirecek yöntemlerini anlattığı ''Aleksandros ya da Düzmece Yalvaç'' kitabını okuyabilirsiniz. Ya da böyle bir iblisi tanımak için 1800 yıl geriye gitmeye ve okumaya ne hacet biz Aleksandros'dan alasını tanıyor, görüyor, şeytanlıklarını izliyoruz da diyebilirsiniz; takdir sizin...

Çarşamba

antik çağdan bir propaganda dehası.. peisistratos

Politikada insanların desteğini alabilmek için onların mevcut fikirlerini değiştirmek gerekir. Bunun için en etkili yöntemlerden biri; halkın fikirlerini anlatarak ve ikna ederek değiştirmek yerine kafasını karıştırıp kandırarak değiştirmek anlamına gelen propagandadır. İnsanların algısıyla oynayıp oyunu ve desteğini kazanmak amacıyla yapıldığı için politikada pek de olumlu anlamda kullanılmayan bir kavramdır.

Antik çağda  M.Ö 608- 527 yılları arasında Atina'da yaşayan, iki kez tiranlıktan indirilmesine rağmen uyguladığı etkili propaganda yöntemleriyle üç kez iktidara gelen bir propaganda dehası var; Peisistratos.

Atina M.Ö 6. yüzyıl başlarında çok da gelişmiş bir kent olmamakla beraber, 694 yılında Solon'un uygulamalarıyla ekonomik güçlükten biraz kurtulmuş bir kent devletidir. Solon Yasalarının uygulanması biraz kente nefes aldırsa da aristokratik çekişmelere son veremez.

Kent bir biriyle çatışan iki grubun kontrolündedir. Megakles'in başı çektiği deniz tarafında oturanlarla, Lykurgos'un liderliğindeki iç kesimdeki köylüler arasında iç savaş sürmektedir. Sıradan bir vatandaş olan Hippokrates'in oğlu Peisistratos iktidarı ele geçirmek için üçüncü bir parti kurar. Böylece diğer gruplara göre kısmen daha fakir olan dağ adamlarının koruyucusu olarak ortaya çıkan Peisistratos'un  M.Ö 561- 527 yılları arasında, bu tarihlerin büyük bir bölümünde Atina'da tiranlık yaptığı uzun ve renkli iktidar mücadelesi başlar.

athena
                                                                  Athena

Peisistratos Atinalılar'ın Megara kentiyle yaptığı savaşa katılır. Megara limanı ele geçirilir. Savaştan sonra Atina'ya dönen Peisistratos kente girmeden bir oyun tezgahlar. Kendisinde bir kaç yara açtıktan sonra katırların da bir kaç yerini kesip agoraya doğru sürer. Yaralı katırların ardından agoraya girince dövünerek Megara savaşında gösterdiği kahramanlığı ve başarıları anlatır. Yurduna dönerken kentteki siyasi düşmanlarının onu öldürmeye çalıştığını ve kendisinin can güvenliğinin sağlanmasını ister. Atinalılar Peisistratos'a inanarak halktan bir birlik toplayarak kendisinin hizmetine verirler.

Peisistratos bir süre sonra yanına korunması için verilen değnekliler olarak adlandırılan grubu ayaklandırır ve akropolü ele geçirerek idareyi ele alır. Yönetime geçince yürürlükteki yasalara dokunmadan bilgi ve incelikle kenti idare eder fakat tiranlığı uzun sürmez. Kısa süre sonra çekişen iki liderin; Lykurgos ve Megakles'in taraftarları birleşerek Peisistratos'u iktidardan indirirler ve Atina'yı terk etmek zorunda kalır.

Peisistratos'un iktidarına son veren iki politik grup kısa süre sonra tekrar kavgaya başlayıp bir birine girince; deniz kıyısında yaşayanların lideri Megakles, Peisistratos'a kızıyla evlenirse çeyiz olarak tiranlığı vereceği haberini gönderir. Bu teklifi kabul eden Peisistratos yeni bir planla Atina'ya gelir.

Phya isimli boyu dört dirsekten üç parmak eksik olan (yaklaşık 186 cm) uzun boylu iri yarı çok güzel bir kadın vardır. Bu kadına baştan aşağı zırh giydirip bir arabanın üzerine çıkartırlar. Görkemli görünmek için nasıl davranması gerektiğini iyice öğrettikleri kadının eline tanrıça Athena gibi bir mızrak ve kalkan verirler.

Önde açıklama yaparak bağıran adamları; arkada arabanın üzerinde tüm heybetiyle ayakta duran Athena'nın eşliğinde Atina kentine girer Peisistratos. Dört bir yana koşturan Peisistratos'un tayfası ''Atinalılar Peisistratos'u bağrınıza basınız! Athena akropolüne onu kendisi getiriyor çünkü bütün insanlar arasında en beğendiği odur.'' haykırışlarıyla halkı durumdan haberdar ederler. Atina halkı kadının Athena olduğundan kuşku duymadan Peisistratos'u karşılamaya koşarlar.

İkinci kez Atina tiranlığına oturan Peisistratos bir süre iktidarda kaldıktan sonra kayınpederi Megakles ile ters düşer. Politik düşmanları tekrar bir araya gelince kendisine karşı bir dolap döndürüldüğünü hisseden Peisistratos Atina'yı terk eder.

Oğullarıyla beraber Eretria kentine çekilen Peisistratos burada sahip olduğu maden yataklarından kazandığı parayla paralı askerler toplayarak on yıllık sürgünün ardından M.Ö 546 yılında Atina'da yönetimi tekrar ele geçirerek M.Ö 527 yılında ölene dek iktidarda kalır.

Atina merkez ve çevresindeki halkın üzerindeki  aristokrasinin etkisini en aza indirmeye çalışır. Atina kırsalındaki davalar için seyyar yargıç sistemi kurar ve bunların işleyişini bizzat kendisi denetler. Kendisine karşı olan zengin aristokratları kentten sürerek topraklarını fakir Atinalılara dağıtır. Yaptığı toprak reformuyla döneminin sosyal demokratı sayılır. Çiftçilere araç ve ekipman için kredi desteği verir; tarımsal üretimden aldığı vergi ise yüzde beş oranındadır.

Denetimleri sırasında karşılaştığı bir çiftçiyle arasında, zeki çiftçinin alınan vergilere atıfta bulunduğu şu ünlü diyalog geçer; Peisistratos taşlı bir alanda kazma yapan çiftçiye gelirinin nasıl olduğunu sorar. Bütün gün güneşin altında kazma sallamaktan bitkin düşen çiftçi '' Sadece pek çok ağrılar ve acılar; Peisistratos'un bu ağrı ve acıların yüzde onunu alması gerekir.''

İktidarda kaldığı sürede barışa önem vererek kentin iktisadi açıdan güçlenip refaha kavuşması için uğraşır. Peisistratos'un yarattığı barış ve iç huzur ortamında M.Ö 6. yüzyılın ikinci yarısında Atina'da endüstri ve ticaret çok gelişir. Kenti yönetirken Solon'un uygulamaya koyduğu demokratik reformlara bağlı kalır fakat başta oğulları olmak üzere aile üyelerini en yüksek mevkilere getirir.

İktidarda olduğu sürede dini reformlar ve kültürel etkinliklere önem verir. Halkın rejime bağlılığını pekiştirmek için dini bayram ve festivaller yapılmasını sağlar. Her yıl kutlanan Tanrıça Athena ve Dionysos adına yaptırdığı Panathenea ve Dionysia  gibi festivallerle zaferini ve iktidarını pekiştirir. Kentte saygı gören tanrı ve tanrıçaların kült merkezlerini düzenleyip yenileme çalışmaları yapar.
Homeros'un sözel gelenekteki eserlerini yazıya döktürdüğü ve Atina'nın ilk kütüphanesini kurduğu düşünülür.

Özellikle diktatörlerin sıklıkla kullandığı bazı propaganda yöntemlerini politikaya ilk kazandıran şahsiyettir kendisi. Ona ait yöntemlerin başında kendisine karşı çıkan kişiyi suçlayarak bir halk düşmanı yaratıp, bunu siyasette propaganda aracı olarak kullanmak gelir.

Bu iş nasıl oluyor diye çok düşünmeye gerek yok; yıllardır bu yöntemin hemen yanı başımızda uygulanış tekniğine fazlasıyla aşinayız. Kimi zaman bir medya patronunu, kimi zaman bir politikacıyı, kimi zaman bir tarikat liderini hedef alıp bir halk düşmanı yaratarak bunu propaganda aracı olarak kullanmak Peisistratos'un bu dahiyane tekniğinin en güzel örnekleri.

Politikaya kazandırdığı ikinci propaganda aracı ise kendisini bir tanrının koruması altında göstermesi. Dini bir propaganda aracı olarak kullanan Peisistratos, tanrıça Athena'nın simgesel olarak kendisini korumaya ve karşılamaya gelmiş gibi gösteren görkemli törenler düzenleyerek; Athena'nın kendisini koruduğu ve desteklediğini halkın bilinçaltına kazımış. Halkın rejime ve kendi iktidarına bağlılığını arttıran yeni bayramlar türetip bunu propaganda aracı olarak kullanmak da yine Peisistratos'un politikaya soktuğu propaganda yöntemlerinden biri.

Bu yöntemin uygulanma şeklini görmek için çok uzaklara bakmaya gerek yok; dini siyasete alet edip propaganda vesilesi yapma konusunda icraatlarıyla  Peisistratos'a şapkayı ters giydirecek bir örneğe sahibiz zaten. Eskiden varlığından bir haber olduğumuz kutlu doğum haftası benzeri etkinliklerle son iki yıl içinde kucağımızda bulduğumuz demokrasi bayramımız da cabası.

Onun yöntem ve taktiklerini örnek alanlar hizmet anlayışını, adaletini ve yönetme becerisini de örnek alabilselerdi keşke...

Son yıllarda Tiran Peisistratos'un ruhu antik çağdan fırlayıp gelmiş, yakınlarımızda dolanıyor sanki... Talihsizliğe bakın ki barış, hizmet ve adalet anlayışını, yönetme becerisi ve inceliğini arkasında bırakmış; sadece iktidar hırsı ve bu yolda kullanacağı tüm propaganda yöntemlerini günümüze taşımış....


Cuma

daidalos ve ikaros.. kendi kanatlarıyla uçmak

Mitolojide icatlarıyla ünlü bir karakter olan Daidalos, heykelden mimariye, matematikten mühendisliğe eli her türlü sanata yatkın Atinalı bir sanatçıdır. Başta matkap, tesviye aleti, balta olmak üzere pek çok mekanik aleti ve hatta yelkenliyi de onun icat ettiği söylenir. Daidalos kelimesi ''iyi çalışılmış'', ''ayrıntılı'', ''ustaca işlenmiş ya da işleyen'' anlamına gelir.

Atina'da atölyesinde kendisine yardım eden çırağı Talos'la yapmaktadır işlerini. Kız kardeşi iki yaşındaki oğlunu çırak olarak verir dayısı Daidalos'un yanına. Ağaç yaşken eğilir sözünü doğrularcasına çocuğun yaşı büyüdükçe becerisi de büyür gitgide. Adı ''Acı çeken'' anlamına gelen Talos, yetenek ve beceride Daidalos'u aratmaz olur. Boşuna dememişler oğlan dayıya çeker diye...

Teknolojinin atalarından biridir mitolojide Daidalos ve yeğeni. Teknoloji (Tekhnologia) Yunanca ''zanaatkarlık, el becerisi, yetenek'' anlamına gelen ''Tekhne'' isim kökünden türeyen bir kelime. Tekhne aynı zamanda ''kurnazlık, hilekarlık, dalavere'' anlamlarına da geliyor. Doğanın yarattıklarına karşılık insanın yarattığı bir şey olan teknoloji; insanın hileyle doğayı kandırması ve kendi lehine işleri kolaylaştırması anlamını içeriyor.

Pazar

güney iyonyadan söke ovasına zamanda yolculuk

İzmir- Aydın otoyolunda Germencik istikametine rotanızı çevirdiğinizde antik çağda İyonya, günümüzde Söke ovası olarak adlandırılan bölgede, binlerce yıllık bir zaman yolculuğuna çıkarır yol sizi. Yakın tarihimizden uzak geçmişe, şehitlikten Rum köylerine, İyonya'nın merkezi Priene'den doğa harikası Karina'ya... Doğasından tarihine büyüleyici güzellikte bir güzergahtır burası.

Felsefeden sanata, devlet yönetiminden inanç sistemlerine pek çok alanda öncü; doğal güzellikleri ve verimli topraklarıyla her dönem cazibe merkezi olan bir bölgede yaşamanın diyetini, her dönem fazlasıyla ödemiş haliyle bölgenin halkı.

Otoyol çıkışından hemen 3-5 kilometre sonra bu toprağın insanlarının yaşadığı acıların en tazesi anısına yapılmış olan şehitlikte bulursunuz kendinizi. Germencik yakınında yakın tarihimizin onlarca acılı olaylarından sadece biri anısına dikilmiş olan Kanlı Bahçe Anıtında şehitlerimizi anıp, yola öyle devam etmek en doğrusu.

Cumartesi

bilge bias ve zarif kenti priene

Söke ovasına hakim sırtlarda on iki İyon kentinden biri; İyon birliğinin merkezi olan içinde helenistik dönemden kalma eserler barındıran küçük ve zarif bir kent uzanır; Priene...

Priene kenti 11. yüzyılda Yunanistan'dan gelen İyonlar tarafından deniz kenarında, Menderes nehrinin Ege denizine döküldüğü alanın yakınlarında kurulan bir liman kenti. Zamanla Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlar denizi doldurmaya başlayınca kentin ilk kurulduğu alandan taşınıp M.Ö 4. yüzyıl ortalarında bugünkü görülen yerde yerleşimin devam ettiği biliniyor. Eski kentin kurulduğu yer ise hala tespit edilebilmiş değil. Menderes nehri denizi doldurmaya devam ettiği için yeni kent de zamanla denizden uzaklaşıp liman kenti olma özelliğini yitirmiş.

İyonyalıların dini merkezleri durumundaki Panionion Priene territoriumu sınırları içinde olunca bu küçük ve mütevazi kent de toplantılara başkanlık etme yetkisine sahip olur. Kuşadası Milli Parkı içindeki Panionion'da Denizlerden gelen İyonyalıların baş tanrıları deniz tanrısı Poseidon adına bir tapınak ve toplantılarının yapıldığı bir tiyatro yer alır.

Pazar

elmayla kazanılıp günahla kaybedilen aşk... atalanta ve hippomenes

Atalanta mitolojide diğer kadın kahramanlardan farklı olarak güzelliği yanında gücüyle yer bulmuş bir karakter. Doğumu bize oldukça tanıdık bir hikayeyle başlar. Bir erkek çocuk özlemi ve hayaliyle karısının doğumunu bekleyen baba İassos, karşısında bir kız bebek görünce hayal kırıklığına uğrar. Öfkeyle bebeği kaptığı gibi götürüp dağ başına bırakır.

Dağda terk edilen küçük kıza acıyan Artemis, bebeği emzirmesi için bir dişi ayı gönderir. Daha sonra avcıların bulup, büyütüp yetiştirdiği küçük kız Atalanta adıyla anılmaya başlar. Küçük Atalanta genç kızlık çağına geldiğinde yaman bir avcı, kimsenin yakalayıp geçemediği bir koşucu olur. Ailesiyle bir şekilde karşılaşır ve babası erkeklere taş çıkaran genç kızı tekrar yanına alır.

Salı

zekası erkeğin benliğine hapsedilen kadın... metis

Mitolojide soyut (akıl, adalet, şans v.b)  ve somut (ay, güneş, dağ, deniz, akarsu v.b gibi) pek çok kavram tanrı veya tanrıça formlarıyla ifade edilmiş. Toplumda erkeğin geçmişte ve hatta günümüzde devam eden baskın rolüne;  kadının fikren, zihnen ve fiziken erkeğin gerisine itilmiş durumuna bakıldığında, tanrı ve tanrıçalara yüklenen bazı vasıflar tezatlıklar göstermekte.

Erkeklerin normal yaşantısında kadına asla kaptırmayacağı bazı niteliklerin tanrısal formlarının kadın olması, ilginç ve düşündürücü.. Bunlarının en başında da akıl, zeka, mantık, bilgelik ve strateji gibi kavramlar gelir ki erkeklerin bunları kadın tanrılara nasıl olup da bırakabildikleri şaşılası bir durumdur. Bu kavramların temsilcisi iki tanrıça Metis ve kızı Athena'dır mesela.

çapkın tapınak kölesinin itiraf yazıtı

Büyük filozof Epikuros'a göre insanları mutlu olmaktan alıkoyan iki şey; tanrı ve ölüm korkusudur. Bu iki korkudan kurtulamayan insanın mutlu olması mümkün değildir. Bu korkuların gereksizliğini ise şöyle açıklar Epikuros. 

''Ölümden korkmak anlamsızdır; biz yaşadığımız süre ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise biz yokuz''
Tanrıdan korkmanın gereksizliğini ise; '' Tanrı evreni  yarattıktan sonra işine gücüne bakmaktadır. İnsanların ne yapıp ne yapmadığı çok da umurunda değildir. Tanrı iyidir; sadece olup bitenlere karşı ilgisizdir. O nedenle ondan korkarak yaşamak yersizdir.'' şeklinde açıklar.

bir zamanların küçük istanbulu... balya ilçesi

Balıkesir'in kuzeybatısında il merkezine 50 kilometre uzaklığında bir ilçe Balya...
Antik çağdan itibaren kesintisiz olarak işletilen Ergasteri (Maden İşliği) denen bölgede kurulan yerleşim; bir zamanlar Küçük İstanbul olarak adlandırılan bir ilçeydi.

Beş tane maden fabrikası, hanları, hastaneleri, gazinoları, kahvehaneleri, değirmenleri ve mektepleriyle en gözde kazalardan biriydi.

Osmanlı döneminde madenin olduğu alan Kocagümüş Köyü adıyla anılırken; maden alanına da Kocagümüş madeni denmekteydi ve buradaki maden gülle yapımıyla ünlüydü.

Roma döneminde ''Kristian Madenleri'' olarak anılan, 1876 yılında Fransızlar tarafından işletilmeye başlayan kurşun madenleri, dünyanın en büyük kurşun madeniydi. Fransız şirketi Balya'da kurşun, gümüş, çinko çıkartırken çevresinde kömür, kurşun, manganez ve çinko madenlerini de işletmeye başladı.

Cumartesi

karya kenti alinda ve karyalı prenses ada

Eğer gördüğü her sarı tabelanın istikametine direksiyon kıranlardan değilseniz, muhtemelen görmediğiniz; pek fazla kişinin yolunun düşmediği, özellikle arabasına atlayıp gitmediği, adı Karyalı  prenses Ada ile özdeşleşen bir kentten bahsedeceğim size; Alinda...

Anadolu'nun kadim halkı Karyalıların kenti Alinda; günümüzde Aydın ilinin Karpuzlu beldesi sınırlarında kalan, hatta sınırları ne demek hemen kentin yaslandığı sırtlarda uzanıp giden bir kent. Yüzey araştırmaları ve kurtarma kazıları dışında; günümüze kadar kazma değmemiş, kazı yapılmamış kentlerden birisi. ''Hay Allah yine mi sahipsiz bir ören yeri?'' derseniz telaş yapmayın hemen derim. Zira bu kentin bana düşündürdüğü tek şey (pek çok kişi bu sözüme kızacak belki ama); ''iyi ki de kazma değmemiş'' oldu.