Cuma

daidalos ve ikaros... kendi kanatlarıyla uçmak

Mitolojide icatlarıyla ünlü bir karakter olan Daidalos, heykelden mimariye, matematikten mühendisliğe eli her türlü sanata yatkın Atinalı bir sanatçıdır. Başta matkap, tesviye aleti, balta olmak üzere pek çok mekanik aleti ve hatta yelkenliyi de onun icat ettiği söylenir. Daidalos kelimesi ''iyi çalışılmış'', ''ayrıntılı'', ''ustaca işlenmiş ya da işleyen'' anlamına gelir.

Atina'da atölyesinde kendisine yardım eden çırağı Talos'la yapmaktadır işlerini. Kız kardeşi iki yaşındaki oğlunu çırak olarak verir dayısı Daidalos'un yanına. Ağaç yaşken eğilir sözünü doğrularcasına çocuğun yaşı büyüdükçe becerisi de büyür git gide. Adı ''Acı çeken'' anlamına gelen Talos, yetenek ve beceride Daidalos'u aratmaz olur. Boşuna dememişler oğlan dayıya çeker diye...

Teknolojinin atalarından biridir mitolojide Daidalos ve yeğeni. Teknoloji (Tekhnologia) Yunanca ''zanaatkarlık, el becerisi, yetenek'' anlamına gelen ''Tekhne'' isim kökünden türeyen bir kelime. Tekhne aynı zamanda ''kurnazlık, hilekarlık, dalavere'' anlamlarına da geliyor. Doğanın yarattıklarına karşılık, insanın yarattığı bir şey olan teknoloji; insanın hileyle doğayı kandırması ve kendi lehine işleri kolaylaştırması anlamını içeriyor.

daidalos ve ikaros
                                       Daidalos ve İkaros (C.Paul Landon 1760-1826)

Talos kimine göre ölü bir yılanın dişinden, kimine göre dikenli balık pullarından esinlenip testereyi icat eder. Buluşlarının arasına pergel ve çömleği de ekler. Ufak yaşına rağmen bunlar yetmezmiş gibi bir de hareketli kapı çengelini icat edince Daidalos deliye döner kıskançlıktan. Yeğen falan dinlemez kaptığı gibi fırlatır Akropolün tepesinden Talos'u.

Aşağı ölüme uçan çocuğu gören el sanatlarının öğreticisi ve zanaatkarların koruyucusu tanrıça Athena acır küçük çocuğa.. Kanatlarının gövdesini çekmekte zorlandığı, bu nedenle hep alçaktan uçan, eski düşüş anısından korktuğu için yuvasını ağaç dallarına değil eşelediği toprağa kuran bir kuşa; kekliğe dönüştürür Talos'u

Her ne kadar tanrılar becerikli çocuğa acıyıp kekliğe dönüştürse de ortada Daidalos'un işlediği bir cinayet vardır ve mahkemeye çıkartılır. İşlediği suça karşılık Atina'dan sürgün edilir Daidalos ve Girit adasına gidip kral Minos'a sığınır.

Kral Minos iki kardeşinin arasından sıyrılıp Girit'e kral olabilmek için deniz tanrısı Poseidon'a yalvarır. Kendisine güzel bir boğa vermesini kral olunca bunu tanrıya kurban edeceğini söyler. Poseidon Minos'a güzel bir boğa gönderir. Boğanın güzelliğini gören Minos bunu tanrıya kurban etmekten vazgeçer. Sözünü tutmayan krala öfkelenen Poseidon Minos'u cezalandırmak için karısı Pasiphae'yı boğaya aşık eder.

Boğayla birleşmek için Daidalos'tan yardım isteyen kralın karısına, tahtadan bir inek yapar becerikli sanatçı. İneğin içine girip boğayla birlikte olan Pasiphae hamile kalır ve kralın Minotauros isimli yarı insan yarı boğa bir oğlu olur.

Et yiyen çılgın bir canavar olan Minotauros'u zapt etmek için bir yer yapmasını ister Daidalos'tan kral Minos. Ve günümüzde içinden çıkılması ve anlaşılması zor yer anlamında kullanılan ''Labirent'' kelimesinin kökeni olan ünlü Labirentos'u inşa eder Daidalos.

Minos'un oğullarından biri Atina kentinde katıldığı bir yarışma sonrasında öldürülür. Atina'ya karşı açtığı savaşı kazanan Minos, oğlunun diyetini her yıl kentten yedi kız yedi erkek 14 delikanlıyı Girit'e göndermeleri şartını koyarak ödetir Atinalılara. Gönderilen delikanlıları insan eti yiyen oğlu Minotauros'u sakinleştirmek için yem olarak kullanır kral Minos.

theseus ve minotaur
                                               Theseus ve Minotauros (16.yy)

Son gelen on dört gencin arasında Atina kralı Aegeus'un oğlu Theseus da vardır. Labirentos'a diğer gençlerle birlikte girip Minotauros'u öldürmek niyetiyle gelmiştir Girit'e. Theseus'u gören kral Minos'un kızı Ariadne delikanlıya aşık olur ve  Daidalos'un yardımıyla Labirentos'dan kurtulmasının yolunu gösterir Theseus'a.

Genç kızın eline tutuşturduğu ip yumağıyla delikanlı, içi dehlizlerle dolu bin bir odalı karmakarışık koridorlu yere girip, Minotauros'u öldürdükten sonra ipi takip ederek çıkışa ulaşır. Yanına diğer gençleri ve kralın kızı Ariadne'yi de alarak yelken açar kenti Atina'ya doğru.

Kral oğlunun öldürülüp kızının kaçırılmasının faturasını Labirentos'dan çıkış yolunu gösteren mucide keser tabii. Daidalos'u ve oğlu İkaros'u Labirentos'a hapseder. Buradan çıkmanın en iyi yolunun uçmak olduğunu bilen Daidalos kapalı kaldığı sürede kuşların camına bıraktığı tüyleri biriktirir. Daha sonra bunları uzundan kısaya doğru sıralayıp ortasını ketenle, uçlarını balmumuyla birleştirerek oğlu ve kendisi için birer kanat yapar.

Kanatları balmumuyla omuzlarına yapıştırdıktan sonra oğluna kendisini takip etmesini, gökle yer arasında orta yoldan gitmesini, alçaktan uçup denize yaklaşırsa nemin kanatları ağırlaştıracağını, çok yükselirse güneşin balmumunu eriteceğini söyleyerek havalanır Labirentos'dan.

Kanatlarını sallayıp uçarken, bir yandan da göz ucuyla gözler oğlunu, arkasında kendisini takip ediyor mu diye. Altlarında uzanır gider denizin ortasında adalar; Samos, Delos, Paros... şöyle tasvir eder görenlerin hayretini Ovidius;

Titreyen oltasıyla balık tutan balıkçı,
Değneğe dayanan sığırtmaç, sapana yaslanan çiftçi
Görmüş Daidalos ile oğlunu, şaşıp kalmışlar.
Tanrı saymışlar gökte uçan iki kişiyi.

Özgürce uçmanın sevincine kapılan İkaros, gökleri aşmak, daha da yükselmek; belki de güneşi yakından görmek isteğiyle babasını takip etmeyi bırakır. Işığa yaklaştıkça eritir balmumunu güneş, gevşemeye başlar kanatlar yavaş yavaş... İkaros çıplak omuzlarını sallayınca bir kez daha bakar ki kanatlar yok; haykırırken babasının adını, bütün hızıyla çakılır denize.

Daidalos üstünde İkaros'a taktığı kanatların uçuştuğu denize doğru iner hızla. Oğlunun cansız bedenini sürükleyip çıkarır göz yaşlarıyla kıyıya. Geriye kalan kanatları ve oğlunu çalılığa tünemiş bir kekliğin sevinç çığlıkları arasında gömer toprağa. Tekrar kanatlarını çırpıp adadan ayrılıp Sicilya'ya Cumae kentine gidip orada kral Kokalos'un hizmetine girerek devam eder sanatına.

Ege Denizinde İkaros'un düştüğü bölge İkaros Denizi, gömüldüğü Samos Adasının yakınanındaki küçük ada ise İkaria Adası adıyla anılır günümüzde hala.

ikarosun düşüşü
                                            İkaros'un Düşüşü ( P. Bruegel 1558)

Daidalos ve İkaros miti sanattan felsefeye, sosyolojiden psikolojiye, edebiyattan şiire pek çok alanda etkisini sürdürmüş asırlarca. Pek çok ressamın eserine konu olmuş resimde. Bu resimlerden en etkileyici olanı 1558 yılında Rönesans döneminin Hollandalı ressamı Pieter Bruegel tarafından yapılmış.

Bruegel tuvaline  Ovidius'un Dönüşümler adlı kitabında anlattığı Daidalos ve İkaros mitinde;  anlatılan tüm detayları sığdırmış. Fakat İkaros'un düşüşünü yaparken bu detaylara sosyolojik bir açıdan bakarak içinde bulunduğu çağda toplumun yapısını gösterecek şekilde uyarlamış.

Resimde bir çoban değneğine yaslanmış gökyüzüne doğru (belki de tanrı zannettiği bir adama bulutların arasında görünmeyen Daidalos'a) bakmaktadır. Çobanın tam arkasında ise İkaros'un suyun içinde çırpınan bacakları görünür. İkaros'un düştüğü yerde koskocaman bir yelkenli yoluna devam etmekte, hemen yakınındaki balıkçı ise kayıtsızca balık tutmaktadır. Denize doğru uzanan bir çalının dalında ise bir keklik (Babasının aşağı atarak öldürdüğü Talos) İkaros'u izlemektedir. Çiftçi tüm dikkatini sabanına vermiş çift sürmekte, sabanın hemen ilerisinde cansız bir adamın başı görünmektedir. Çiftçinin yakınında yerde bir tohum çuvalı, para kesesi ve bir kılıç durmaktadır.

Resim üzerine yapılan pek çok yorum var. Ne çoban, ne balıkçı, ne çiftçi ne de denizdeki yelkenli İkaros'un düşüşü ve suda çırpınarak ölüşüyle ilgilenmeyerek evrensel düzene ve doğanın yasalarına uymaktadırlar. Ölüme rağmen hayat tüm hızıyla devam etmekte ve insanlar çevresinde olup bitenden bir haber yaşayıp gitmekteler. Para ve kılıç iyi ele muhtaçtır ve ölen bir adam hiç bir pulluğu durduramaz sözleri de resimdeki objelerden çıkarımlar.

ikarosun düşüşü

1. İkaros ve Daidalos'un kaçtığı ada
2.Suya çakılan İkaros'un çırpınan bacakları
3.Daldaki keklik
4.Balıkçı
5.Yoluna devam eden gemi
6.Çoban
7.Çift süren çiftçi
8.Çalılıkların arasında bir yaşlı adam cesedi
9.Kılıç, para çantası ve tohum çuvalı
Ressam16. yüzyılda yaşadığı toplumu resmetmiş bu mite atıfla belki ama bugüne baktığımızda aradan geçen 500 yıla rağmen bizim de çok farklı durumda olmadığımızı gösteren bir tablo bu kanımca. Ölüme, zulme, adaletsizliğe olan kayıtsızlığımıza bakılırsa; Bruegel bizi resmetmiş aslında burada.

İkaros'un babasının ''ortadan git'' uyarısına rağmen yükseklere tırmanması farklı açıdan yorumlara neden olmuş. Kimine göre ''orta yol'' toplumsal kurallar çerçevesinde yaşamayı kapsıyor. Aşırı hırsa kapılıp yolun dışına çıkan İkaros'un akibetine uğrayıp bir şekilde çakılıyor. Kimilerine göre ise İkaros özgürlüğe ve aydınlanmaya kanat açan ve aydınlığa ulaşmak için toplumsal normların dışına çıkan bir kahraman.

 Psikolojide ise İkaros ergenlerin aileden bağımsız hareket etme ve kendi yollarını çizme arzusunu tanımlıyor. Kendi kanatlarıyla uçmak terimi de böylece İkaros'a atfediliyor.

Gençlere sadece öğüt verip bir çift kanatla salıvermekle iş bitmeyecek demek. Verilen öğütü tutacak, özümseyecek ve uygulayacak düzeye çıkartıp öyle uçurulacak gençler özgürlüğe.
Yoksa kanatları kırılıp düştüğünde yere çakılırken, insanlar arkasını dönüp bakmayacak... Yok olan bir çocuk ve arkada üzülen bir ebeveyn dışında dünyada değişen hiç bir şey olmayacak; ürünler yetişecek, hayvanlar beslenecek, herkes işine ve yoluna devam edecek....



Pazar

güney iyonyadan söke ovasına zamanda yolculuk

İzmir- Aydın otoyolunda Germencik istikametine rotanızı çevirdiğinizde antik çağda İyonya, günümüzde Söke ovası olarak adlandırılan bölgede, binlerce yıllık bir zaman yolculuğuna çıkarır yol sizi. Yakın tarihimizden uzak geçmişe, şehitlikten Rum köylerine, İyonya'nın merkezi Priene'den doğa harikası Karina'ya... Doğasından tarihine büyüleyici güzellikte bir güzergahtır burası.

Felsefeden sanata, devlet yönetiminden inanç sistemlerine pek çok alanda öncü; doğal güzellikleri ve verimli topraklarıyla her dönem cazibe merkezi olan bir bölgede yaşamanın diyetini, her dönem fazlasıyla ödemiş haliyle bölgenin halkı.

Otoyol çıkışından hemen 3-5 kilometre sonra bu toprağın insanlarının yaşadığı acıların en tazesi anısına yapılmış olan şehitlikte bulursunuz kendinizi. Germencik yakınında yakın tarihimizin onlarca acılı olaylarından sadece biri anısına dikilmiş olan Kanlı Bahçe Anıtında şehitlerimizi anıp, yola öyle devam etmek en doğrusu.

30 Ağustos 1922'de Afyon'da yenilgiye uğrayan Yunan kuvvetleri Ege kıyılarına doğru geçtikleri köyleri yakıp yıkarak, çoluk çocuk genç yaşlı kadın ayrımı yapmadan yolları üzerindeki Türk halkını öldürüp katliamlar yaparak çekilirler.

kanlı bahçe
                                      Kanlı Bahçe Şehitliğinde İncir Damı ve Kuyular

4-5 Eylül tarihlerinde Rumlarla yüzyıllardır iç içe yaşayan Aydın'ın Germencik ilçesinde de bu katliamlardan birisi yaşanır. Geri çekilen Yunan askerleri ve yerli Rumlar kasabada evlerinde ve bahçelerinde saklanan halktan yakaladıkları yüze yakın insanı bölgede Koç kuyusu denen yere getirirler. Burada kimini incir damının duvarına dizerek, bir kısmını da damın içine doldurarak üzerlerine kurşun yağdırırlar. Yaralıları bahçedeki iki kuyuya atıp, dışarı çıkamamaları için üzerlerini öldürdükleri insanlarımızın cesetleriyle kapatırlar.

Doksan dört insanımızın şehit olduğu bu katliamdan; 9 yaşında bir erkek ve 12 ile 7 yaşlarında iki kız çocuğu sağ olarak kurtulur. Sağ kurtulanlardan 7 yaşındaki Emine, Germencik'de iyi bir aile olarak anılan Çalıkların Molla Mustafa'nın kızıdır. Anne ve babasıyla Koç kuyusundaki incir damında tüfekle tarananların arasında olan Emine'yi annesi Rabia üzerine kapanarak kurşunlardan korur. Üzerlerine atılan bombalardan bir kaç şarapnel parçasıyla sağ olarak kurtulan küçük Emine  2002 yılında 92 yaşında hayata veda edene kadar bu katliamın canlı tanığı olarak kalır.

Yaşanan katliamdan sonra, bahçesi, damı ve kuyusuyla kan gölüne dönen Koç kuyusunun adı Kanlıbahçe olarak anılır. Bu bahçede katledilen insanlarımızın anısına yapılan şehitliği ve olayın tanığı kurşun izleriyle delik deşik olmuş duvarlarla bahçedeki kuyuyu görmeden gezimizin güzergahı üzerindeki iki güzel mübadil köye uğramak olmaz elbette. İki halkın birbiriyle kardeşçe, acılar ve yaralar iyileşmeden en azından bir süreliğine neden yaşayamayacağının ve mübadelenin zorunluluğunun göstergelerinden biri olan şehitliğe uğradıktan sonra Söke istikametinde yola devam ediyoruz.
kanlı bahçe şehitliği
                                                        Kanlı Bahçe Şehitliği

Söke'yi geçince Ege Denizine doğru uzanan hat üzerinde Dilek yarımadasının güney yamaçları boyunca uzanan yerleşim yerlerinde, yeni- eski ve daha eski arasında büyülü bir zaman yolculuğu bekliyor tarih ve doğa severleri.

Günümüzün Güllübahçe'sinin içlerinden arkanıza Söke ovasını alıp Dilek Dağına doğru yöneldiğinizde, Güllübahçe'nin mübadeleden önce yerleşim gördüğü Gelebeç'e ulaşıyorsunuz. Daracık taş yolları, restore edilmiş veya aslına uygun yapılmış sevimli taş binaları görünce içiniz ısınıyor. Ve arkanızı dönüp geriye baktığınızda önünüzde uzanıp giden uçsuz bucaksız Söke ovası zamanın mekanın dışına taşıyor sizi.

Gelebeç, Yeni Güllübahçe'ye ve daha eski Priene'nin doğadan mekana, mekandan tekrar doğaya karışan taşlardan yıkıntılarına komşuluk ediyor Dilek Dağının yamaçlarında. Yaşam önce Priene'de yeşeriyor, sonra Gelebeç'de sürüyor ve günümüzde Güllübahçe'de devam ediyor.

gelebeç aziz nikolaos kilisesi
                                                       Aziz Nikolaos Kilisesi

Adı Gelebeç iken, mübadele sonrası Güllübahçe olarak değişen, sonraki yıllarda köylülerin biraz daha aşağılara yerleşmesiyle tarihi ve doğasıyla baş başa kalan köyde terk edilmişliğin izlerinin en yoğun göründüğü yer; bütün sahipsizliğine rağmen zamana direnen Aziz Nikolaos kilisesi. Sütunlarında ve duvar örgüsünde kullanılan devşirme malzemelerle uzun bir zaman dilimini gözlemlemenin mümkün olduğu kilise Aziz Nikolaos (Noel Baba) adına  Gelebeç'in mübadeleden önceki sakinleri Rumlar tarafından yapılmış. 1821 yılında yapılan kilise aynı yerde bulunan daha eski bir kilisenin üzerine yeniden inşa edilmiş. Üç nefli kilisenin duvar ve tavan işlemeleri kendisine uzanacak bir restorasyon eliyle kurtarılmayı ve ileri ki zamanlara aktarılmayı bekliyor sabırla.

Bir dönem cami olarak da kullanılan kilisenin en ilginç bölümü bahçesindeki kemiklik (Osteofilak) bölümü. Hristiyan mezarlarında yenilere yer açmak için kazılan alandan çıkarılan kemikler, kiliselerde ayrı bir bölüme konarak muhafaza ediliyor. Aziz Nikolaos kilisesinde ise kemikler kilisenin bahçesi içine yapılan kemiklikte korunmuş. 5x4.5 metre ölçülerinde iki katlı olarak inşa edilen yapının alt katına kemikler, üst  kata ise kutsal eşyalar konmuş. Örneğine az rastlanan osteofilak yapısını görmek için bile Gelebeç'e gitmeye değer kesinlikle.

gelebeç osteofilak
                                                Aziz Nikolaos Kilisesi Osteofilak

Priene antik kentinin geç dönem yerleşimlerinden Gelebeç ve Güllübahçe'yi geçince Mykale Dağının (Samson dağı, Dilek dağı) yamaçlarına kurulmuş zarif yapılarıyla İyon birliğinin merkezindeki Priene'ye ulaşılır hemen. İyonyalıların dini merkezleri durumundaki Panionion Priene territoriumu sınırları içinde olunca bu küçük ve mütevazi kent de toplantılara başkanlık etme yetkisine sahip olur. Kuşadası Milli Parkı içindeki Panionyon'da Denizlerden gelen İyonyalıların baş tanrıları deniz tanrısı Poseidon adına bir tapınak ve toplantılarının yapıldığı bir tiyatro yer alır.

Tipik bir helenistik dönem kenti olan Priene'de, oradan oraya taşınmanın bu bölgede halkın kaderi olduğuna inanası gelir insanın. Çünkü günümüze ulaşan Priene kentinin daha önceden başka bir yerde olduğu, Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar nedeniyle M.Ö 4. yüzyılda şu an izlediğimiz yere taşındığı biliniyor. Daha önceki yeri ise henüz tespit edilebilmiş değil. Kentlerin kaderi nasıl başlarsa öyle devam ediyor belli ki....

Priene antik kenti athena tapınağı
                                             Priene Antik Kenti Athena Tapınağı

Mykale dağına paralel uzanan ana caddesini, dağa doğru uzanan merdivenli ara sokakların dik olarak kestiği kent; ızgara planıyla şekillendirilen kentlerin en güzel örneklerinden biri. Küçük kentin yapıları da kentin nüfusuyla orantılı olarak inşa edilmiş. Beş bin kişi kapasiteli küçük tiyatrosu, kare planlı 640 kişilik meclis binası, agorası, beş sütunu ayakta izlenebilen Athena Tapınağı ve diğer pek çok yapılarıyla ara sokaklarında gezinilip 2300 yıl öncesine ziyaretçilerini taşıyabilen bir atmosfere sahip Priene antik kenti.

Küçük bir kent olan Priene dönemi içinde siyasi ya da askeri gücüyle değil, antik çağın yedi bilgesinden biri olarak adı geçen yönetici, hatip ve hukukçu Bias ile ün kazanmış. Antik çağda 7. ve 6. yüzyılda tarihe ve düşünce dünyasına yön veren filozof, kanun koyucu ve devlet adamlarından oluşan bu yedi kişilik liste yedi bilge olarak günümüze ulaşmış.

İyonya, Priene ve Bias için daha detaylı bilgi isteyenler; İyon birliği ve İyonya için buradan, Bias ve Priene için buradan bilgiye ulaşabilirler. Bilgiye ulaşmak için biraz sayfa çevirip uğraş vermeli; her şeyi de tek seferde devletten beklememeli değil mi ama? :))

Domatia- Doğanbey Köyü
                                                   Domatia- Eski Doğanbey Köyü

Priene'den sonra Doğanbey tabelası yönüne devam edip yeni Doğanbey köyünü geçtiğinizde; uzak geçmişle yakın geçmiş arasında bir yerlerde bulursunuz kendinizi. Sizi asırdan asra sürükleyen bu güzergah tarihi ve doğasıyla başını döndürür duyarlı her insanın.

Teknolojinin ilerlemesi bu köyde yakın etmemiş ırakı... Motorlu araçların yaygınlaşıp ovadaki arazisine ulaşmasının kolaylaşması, köy halkının arazilerinin yakınına, ovaya yerleşmesine engel olamamış. Bir başka güçlük çıkmış çünkü ortaya. Araba geçişine çok da uygun olmayan daracık taş döşeli yollar ve sürekli esen rüzgar yavaş yavaş köylülerin evlerini terk edip aşağılara doğru inmesine neden olmuş.

Uzun yıllar terk edilmişliğin hüznüyle  solup yıkılmaya yüz tutan evlerin yüzünü büyük şehirlerin kargaşasından ve gürültüsünden bıkıp usanan kentliler güldürmüş. Satın alıp aslına uygun restore edilen eski Rum evlerinin sokaklarında insanlar dolaşmaya; bahçelerinde begonvil çiçekleri ve güller açmaya başlamış yine. Son yıllarda tarih severler ve fotoğraf meraklılarının akınına uğrayan bir köy Domatia ya da değişen adıyla eski Doğanbey Köyü...

karina
                                                                   Karina

Domatia'dan ayrılıp batıya doğru devam ettiğinizde yol Karina'ya götürür sizi. Dilek yarımadasının hemen güney ucu olan bu koy; deniz ve doğanın muhteşem uyumuyla görsel bir şölen sunar izleyenlere.

Karina'da günbatımını yakalayabilirseniz; denizin güneşi yudum yudum içerek içine çekişini ve güneşin ardında derin bir boşluk bırakarak denizin içinde eriyişini izlersiniz huşu içinde... Ve sizi kendinizden geçiren bu güzellik karşısında  Anadolu'da dünyaya geldiğinize ve bu muazzam coğrafyada yaşadığınıza şükredersiniz yüzlerce, binlerce kere...




Cumartesi

bilge bias ve zarif kenti priene

Söke ovasına hakim sırtlarda on iki İyon kentinden biri; İyon birliğinin merkezi olan içinde helenistik dönemden kalma eserler barındıran küçük ve zarif bir kent uzanır; Priene...

Priene kenti 11. yüzyılda Yunanistan'dan gelen İyonlar tarafından deniz kenarında, Menderes nehrinin Ege denizine döküldüğü alanın yakınlarında kurulan bir liman kenti. Zamanla Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlar denizi doldurmaya başlayınca kentin ilk kurulduğu alandan taşınıp M.Ö 4. yüzyıl ortalarında bugünkü görülen yerde yerleşimin devam ettiği biliniyor. Eski kentin kurulduğu yer ise hala tespit edilebilmiş değil. Menderes nehri denizi doldurmaya devam ettiği için yeni kent de zamanla denizden uzaklaşıp liman kenti olma özelliğini yitirmiş.

İyonyalıların dini merkezleri durumundaki Panionion Priene territoriumu sınırları içinde olunca bu küçük ve mütevazi kent de toplantılara başkanlık etme yetkisine sahip olur. Kuşadası Milli Parkı içindeki Panionion'da Denizlerden gelen İyonyalıların baş tanrıları deniz tanrısı Poseidon adına bir tapınak ve toplantılarının yapıldığı bir tiyatro yer alır.

Küçük bir kent olan Priene dönemi içinde siyasi ya da askeri gücüyle değil, antik çağın yedi bilgesinden biri olarak adı geçen yönetici, hatip ve hukukçu Bias ile ün kazanmış. Antik çağda 7. ve 6. yüzyılda tarihe ve düşünce dünyasına yön veren filozof, kanun koyucu ve devlet adamlarından oluşan bu yedi kişilik liste yedi bilge olarak günümüze ulaşmış.

priene athena tapınağı
                                  Athena Tapınağı ve Mykale (Samson veya Dilek) Dağı

Bu listenin en başında Miletli filozof Thales ve Prieneli Bias'ı görüyoruz. Atinalı Solon, Spartalı Khilon, Korintli Periandros, Midillili Pittakos ve Rodos adasındaki Lindos kentinden Kleobulos ise listenin geri kalanını oluşturuyor. Bu listedeki isimlere kimi antik çağ yazarlarına göre başka isimler eklense de listenin zirvesindeki Thales, Solon ve Bias'ın listedeki yeri değişmiyor. Bilgelerden Thales felsefenin, Solon yasa koyuculuğun atası kabul ediliyor. Diğer bilgeler ise özlü sözleriyle halkı iyi ve doğru yaşama teşvik eden erdemli kişiler olarak kabul edilmekte.

Hitabet yeteneği güçlü olan Prieneli Bias (M.Ö 600-530) döneminin en ünlü ve başarılı avukatı olarak kabul edilir. Duruşmalarda yaptığı savunmalarla öyle ün kazanır ki;
''Bir davan olursa hakkını Priene tarzı savun'' ya da ''Davayı Prieneli Bias'dan daha iyi savunmak'' gibi deyimlerin ortaya çıkmasına neden olur yaşadığı çağda.

Kendisine kimin davasına bakmanın daha iyi olacağı sorulduğunda; dost taraflardansa düşman taraflar arasındaki davaya bakmanın daha hoş olduğunu, çünkü dost taraflardan birinin kesinlikle kendisine düşman olacağını, düşman taraflardan birini ise dost olarak kazanacağını söyler Bias.

İlerleyen yaşına rağmen davalıları savunmaktan hiç vazgeçmeyen Bias; adamakıllı yaşlandığı günlerde, biri adına savunma yapar ve savunmasını bitirdiğinde mahkemeye beraber geldiği torununun göğsüne yaslanır. Karşı taraf da konuşup, hakim Bias'ın savunmasını yaptığı adam lehine karar verdiğinde, Bias'a yönelen bakışlar onun çoktan sonsuzluğa doğru yola çıkmış olduğunu görürler.
Hayatının son dakikasına kadar haklıların savunucusu olan Bias, kenti tarafından adına yapılan bir tapınakla ölümsüzleştirilir.

prieneli bias
                                                                     Bias

Bias'ın sorunlara çözüm bulmadaki becerisine bir örneği Laertios'un (M.S 180-240) antik çağın filozoflarını anlattığı kitabından öğreniyoruz. Lidya kralı Alyattes ordusuyla Priene kentini kuşatır. Kuşatma epey uzun sürer. Her iki ordunun da erzakları tükenmek üzeredir. Bias ellerinde kalan erzaklarla iki katırın karnını tıka basa doyurulup şişmanlatılarak kent dışına salıverilmesini ister. Düşman ordugahına giren katırları gören Alyattes, hayvanların semiz halini görünce kentteki bolluğa şaşırıp kalır.

Bias kalan az miktardaki tahıllarını kent meydanına getirilen kum yığınlarının üzerine koydurup, Lidyalılarla antlaşma yapmak için bir haberci gönderir. Gelen elçiye tahıl yığınlarını göreceği şekilde kenti gezdirip kralının yanına gönderen Bias, Lidyalılardan haber beklemeye başlar. Elçiden kentin durumunu öğrenen Alyattes, bolluk içindeki Prienelileri kuşatmayla dize getiremeyeceğini anlayıp, antlaşma yaparak kuşatmayı kaldırıp ülkesine döner.

Bias'ın kıvrak zekasını ortaya koyan en etkileyici hikayelerden birini tarihçi Herodot nakleder bizlere. Lidya kralı Kroisos (Karun) at sürmekte usta savaşçılarıyla, ana kara üzerindeki İyon kentlerini ele geçirdikten sonra Khios ve Samos gibi ada kentlere diker gözünü. Güçlü donanmasıyla Akdeniz'den Karadeniz'e onlarca koloni kuran Samos (Sisam Adası) ve Khios'u (Sakız Adası) ele geçirmek için gemi yapımına girişir. Bias en azından adalı soydaşlarının Lidya saldırısına maruz kalmaması için Sardes'e kralı ziyarete gider.

Kroisos Bias'ı sarayında konuk eder ve İyon kentlerinde ne olup bittiğini sorar. Bu soruya Bias; ''Kral'' der, ''Bütün adalılar at yetiştirmeye çalışıyorlar, gelip Sardes'i vurmayı kafalarına koymuşlar.''
Bu cevabı gerçek sanan Kroisos kahkahalarla gülerek; '' Tanrıların bütün adalıların kafasına, ata binerek Lidya çocuklarının üzerine yürümeyi sokmasını ben de çok isterdim doğrusu'' diye cevaplar.

Bias cevabı yapıştır hemen; ''Kral öyle anlıyorum ki adalıların ana karaya çıkıp at sürmelerini gerçekten istiyorsun çünkü böylesi senin işine gelir. Ama ya adalılar? Onlar da senin kendilerine karşı gemiler yaptırmaya kalktığını duydukları zaman ne diyecekler? Aman Lidyalılar denize açılıp güçlü donanmamızın karşısına çıksınlar, kendilerini tehlikeye atsınlar demeyecekler mi? Senden köle haline getirdiğin ana karadaki İyonların öcünü almak istemeyecekler mi?''

Bu sağduyulu cevap Kroisos'un hoşuna gider ve gemi yapıp adalara saldırma fikrinden vazgeçerek adalarda yaşayan iyonlarla iyi ilişkilerini devam ettirir Herodot'un anlatımına göre.

Kadınların alınıp satılan bir meta olmaktan hala çıkarılamadığı günümüzde; Bias'ın Yunanistan'da Mora yarımadasında bir kent olan Messene'den köle olarak getirilip satılan kızları parasını verip aldığı, kendi kızı gibi yetiştirip sonra gerçek babalarına geri gönderdiğini bilmek; insani olarak çağının ne kadar ilerisinde bir adam olduğunu  anlatmaya yeter sanırım.

Günümüze ulaşan öğütlerinin bazıları ise şöyledir;
''İşe yavaş giriş fakat giriştiğin işin üstünde ısrarla dur!''
'' Hızlı konuşma; çünkü delilik işaretidir.''
''Bilgeliği sev!''
''Zengin diye değersiz insanı övme!''
''Şiddet kullanarak değil, ikna ederek al!''
''Gençlikten yaşlılığa kadar yanında yolluk diye bilgeliği al; çünkü ötekilerden daha sağlamdır''
''Halk yığını kötüdür.''

tiyatro ve bizans kilisesi
                                                    Tiyatro ve Bizans Kilisesi

Mykale Dağının yamaçlarına kurulan ve etrafı iki buçuk kilometre uzunluğunda surlarla çevrilen kente giriş üç ayrı yöndeki kapılardan sağlanır. Kentin doğusundaki kemerli ana giriş kapısı, rampalı bir yolla  kentin doğu- batı yönünde uzanan 4.5 metre genişliğindeki ''Tiyatro caddesi'' olarak adlandırılan ana caddesine açılır. 

Izgara planına (Hippodamos) göre düzenlenen kentin ana caddesi Mykale dağına paralel olarak uzanırken; dağ ve ova istikametinde uzanan 3.5 metre genişliğindeki ara sokaklar ana caddeyi dik olarak  keserler. Eğimli bir araziye kurulan kentin dağa doğru uzanan sokakları basamaklı olarak yapılmış. Priene kentinin mimari yapılarını gezerken dağ tarafındaki eserleri görmek için merdivenli sokaklardan inip çıkmaya hazırlıklı olmak gerekir.

Priene'nin günümüze iyi durumda ulaşmış yapılarının başında beş bin kişilik tiyatrosu gelir. Helenistik dönemde yapılan tiyatro, Roma döneminde değişiklik ve onarımlar geçirse de helenistik özelliklerini kaybetmemiş. Üç katlı bir sahne binasına sahip tiyatronun her katı üç odalı olarak  yapılmış fakat günümüze sahne binasının sadece birinci katı ulaşmış.

priene tiyatrosu
                                                                   Tiyatro

Sahne binasının tam karşısında beş adet  prohedria denen protokol koltukları yerleştirilmiş. Başlangıçta oyunlar tiyatronun orkestra bölümünde sergilenirken ilerleyen zamanda sahne binasında oynanır olmuş. Oyuncuların göz mesafesinden daha yüksekte oyunu sergilemeye başlamasıyla en ön sıradaki bu protokol koltukları da özelliğini kaybetmiş. Bu kez sahne binasının tam karşısında, beşinci sıradaki koltuklar protokol bölümü olarak düzenlenmiş.

Tiyatronun oturma sıralarında, yağmurlu havalarda tentelerin tutturulduğu direklerin girmesi için yapılan delikleri günümüzde de görmek mümkün. Priene tiyatrosu gösteriler dışında toplantı amaçlı da kullanılmış. Tiyatronun batı duvarındaki su saati  burada toplantıların yapıldığının göstergelerinden biri.

Seyirciler altı bölüme ayrılmış elli sıralık oturma alanına, yanlardaki iki koridordan girip bölümler arasındaki basamaklardan çıkarak yerleşmekteydiler. Diğer tiyatroların pek çoğunda olduğu gibi burada da orkestranın ortasına tanrı Dionysos'a adanmış bir sunak yerleştirilmiş.

priene meclis binası bouleuterion
                                                   Meclis Binası (Bouleuterion)

Priene'nin en özellikli yapılarından bir de mimari olarak mükemmel ölçü ve oranların kullanıldığı meclis binasıdır (bouleuterion) kuşkusuz.

Üç kenarında duvarlara paralel uzanan oturma yerleri, 20x21 metre ölçüleriyle kareye yakın planı, ortada yer alan sunağı ve döneminde ahşapla örtülmüş çatısıyla 640 kişilik oturma kapasiteli Meclis Binası, Priene antik kentinin helenistik döneme (M.Ö 2.yy) ait, en iyi korunagelmiş yapılarından birisi.

Günümüzde bile modern ve mükemmel sayılabilecek planı hiç değiştirilmeden Jens Misiakiewicz tarafından Almanya'da Mannhein Üniversitesi patoloji amfisinde uygulanarak, ortada yer alan sunak yerine otopsi masası yerleştirilmiş.



priene athena tapınağı
                                                          Athena Tapınağı

Priene'yi ziyaret edenleri merdivenli sokaklardan yukarı doğru tırmandıklarında Mykale dağının doruklarına doğru uzanan ayaktaki beş adet sütunuyla Athena tapınağı karşılar. Mykale dağından çıkarılan yerel mermerlerle yapılan tapınağı, dönemin ünlü mimarı Pytheos yapmış. Pytheos'un ilk kez bu tapınağın sütunlarında uyguladığı yirmi dört adet yiv sayısı, takip eden dönemde yapılan tüm İyon düzenindeki tapınaklarda uygulanan yirmi dört yivli sütun tarzının öncüsü olmuş. Ünlü mimarın bu tapınakta uyguladığı sütunların yiv sayısından sütun aralıklarına kadar tüm mimari ölçüleri, yazdığı bir kitapta anlattığı biliniyor.

Yapımına M.Ö 350-340 yıllarında başlanan tapınak Büyük İskender'in yardımlarıyla tamamlanabilmiş. İskender M.Ö 334'de İyon kentlerini ele geçirdiğinde Efes ve Priene kentinin tapınaklarının yapımına yardım için her iki kente de aynı teklifi götürür: M.Ö 356 yılında geçirdiği yangınla harap olan Efes Artemis Tapınağının ithaf yazıtına kendi adının yazılması koşuluyla yardım edeceğini söyleyen İskender'in bu teklifini ''Bir tanrının başka bir tanrıya tapınak yaptırması uygun olmaz'' diyerek politik bir cevapla reddeden Efeslilerin aksine Prieneliler kentlerindeki Athena Tapınağı için aynı teklifi getiren İskender'in ithaf yazıtına kendi adının yazılması koşulunu ve yardımını kabul ederler.

Mısır tanrılarına adanmış olan Serapis tapınağı, gymnasiumları, iyi durumda günümüze gelen Bizans Kilisesi, Musevi cemaatin varlığını gösteren Menora (dokuz kollu şamdan), Şofar (koç boynuzundan yapılan bir çeşit korna) ve Lulav (palmiye dalı) kabartmalarıyla bir sinagog yapısı, Demeter ve Zeus Tapınakları ile döneminde sadece beyaz kıyafetlerle içine girilebilen Büyük İskender'in evi kenti gezerken görülebilecek eserler arasında.

Döneminde bir kentin içinde olması gereken ne varsa hepsini bir şekilde görmemizi ve hayal etmemizi kolaylaştıracak şekilde mimari unsurları günümüze ulaşan Priene antik kenti; bu açıdan düşünüldüğünde gezmesi oldukça keyifli bir ören yeri.




Pazar

elmayla kazanılıp günahla kaybedilen aşk... atalanta ve hippomenes

Atalanta mitolojide diğer kadın kahramanlardan farklı olarak güzelliği yanında gücüyle yer bulmuş bir karakter. Doğumu bize oldukça tanıdık bir hikayeyle başlar. Bir erkek çocuk özlemi ve hayaliyle karısının doğumunu bekleyen baba İassos, karşısında bir kız bebek görünce hayal kırıklığına uğrar. Öfkeyle bebeği kaptığı gibi götürüp dağ başına bırakır.

Dağda terk edilen küçük kıza acıyan Artemis, bebeği emzirmesi için bir dişi ayı gönderir. Daha sonra avcıların bulup, büyütüp yetiştirdiği küçük kız Atalanta adıyla anılmaya başlar. Küçük Atalanta genç kızlık çağına geldiğinde yaman bir avcı, kimsenin yakalayıp geçemediği bir koşucu olur. Ailesiyle bir şekilde karşılaşır ve babası erkeklere taş çıkaran genç kızı tekrar yanına alır.

Atalanda ünlü kahramanların yer aldığı iki mitosta karşımıza çıkar önce. Arkadya bölgesini kasıp kavuran bir domuzu yakalamak için başlatılan sürek avındaki avcılardan biridir. Kralının oğlu Meleager'in önderliğinde bir araya gelen kahramanların arasındaki tek kadın avcıdır Atalanta. Kalydon domuz avı olarak mitolojide önemli bir yer tutan bu efsanede, genç kız çevikliği ve hızıyla domuza ilk darbeyi vurup ilk kanı akıtan kişi olur.

Güzelliğiyle Meleager'in gönlünü çelen Atalanta, gösterdiği başarıyla da delikanlı tarafından domuzdan onur payı verilerek ödüllendirilir. Onur payının bir kadına verilmesini hazmedemeyen Meleager'in dayıları ve delikanlı arasında tartışma çıkar. Kalydon domuz avıyla başlayan iki genç arasındaki aşk, Meleager'in dayılarını öldürmesi sonucu kaderlerinin değişmesiyle sonlanır.

atalanta
                                                                  Atalanta

Atalanta'nın adının geçtiği diğer ünlü efsane ise Argo gemisinin yolcuları Argonotlardır. Yunanistan'da İolkos'un kralı Aison'un tahtına, kardeşi Pelias oturur hileyle. Devrik kralın oğlu Jason (İason) büyüyüp yetişkinlik çağına erişince, amcasından kendi hakkı olan tahtı geri ister. Pelias Jason'dan kurtulmak için işi yokuşa sürer ve ondan imkansızı talep eder; Kolkhis ülkesine (Doğu Karadeniz ve Gürcistan'ın bir bölümünü içine alan ülke) gidip Altın Postu getirmesini, tahtı ancak o zaman kendisine geri vereceğini söyler.

Teklifi kabul eden Jason, Argos isimli bir gemiciye, adı ''Hızlı'' anlamına gelen Argo isimli gemiyi yaptırarak, ülkenin dört bir yanına kendisiyle gelecek kahramanları seçmek için haber salar. İstekliler arasından seçilen ve kendilerine Argonotlar (Argonautai-Argo Gemicileri) diyen; aralarında Herkül (Herakles), Perseus (Troya savaşının kahramanlarından Aşil'in babası) gibi pek çok ünlü ismin olduğu elli kahramanın arasındaki tek kadın kahraman yine Atalanta'dır.

Ekip maceralarla dolu bir yolculukla Altın Postu alıp, Argo seferinden döndükten sonra Atalanta'yı babası evlenmesi için zorlamaya başlar. Tanrıça Artemis'e bekaret yeminiyle bağlı olan genç kız işi zora sokmak ve imkansız hale getirmek için bir koşul öne sürer. Koşuda kendisini geçebilecek erkek adayla evleneceğini; yarışı kaybeden adayın isa kargısıyla can vereceğini söyler.

Haber dört bir yana duyrulunca; talipler de birer birer gelmeye başlarlar. Ne Atalanta'yı geçebilen olur, ne de bakire avcının kargısıyla can vermekten kurtulabilen... Fakat bu gözü kara gençleri yine de durduramaz. Çünkü genç kız; upuzun sarı saçları, tanrıçalara benzeyen vücuduyla güzellikte de koşudaki hızından geri kalmamaktadır. Hal böyle olunca uğruna ölümü göze alıp, şansını denemek isteyen taliplilerin de ardı arkası kesilmez tabii...

İşte bizim hikayemiz de bu noktada başlar. Hippomenes (bir diğer ismi Melanion) hem yakışıklı hem de güçlü kuvvetli bir gençtir. Ama gücü kuvveti ne kadar yerinde olsa da, rüzgardan bile hızlı koşan Atalanta'yı geçmesinin imkansızlığının farkındadır. Genç kızı görmüş, güzelliğine vurulmuş bir kere Hippomenes... Ne yapsın, nasıl çare bulsun, hangi tanrıdan derdine çare dilesin? Düşünürken kara kara; tanrıça Afrodit gelir aklına. Tabii ya... Kim anlar onun halinden aşk tanrıçasından başka?

Aşk ve güzelliğin tanrıçası Afrotit'in mabedine gider koşa koşa... Anlatır bir bir derdini ve çare diler yalvararak tanrıçadan. Yakarışlarına kulak veren tanrıça; acır aşk ateşiyle çıra gibi yanıp tutuşan gence. Hem zaten nicedir için için kızmaktadır aşkı, sevgiyi ve evliliği yok sayıp, küçümseyen genç kıza... Delikanlıyı da güzel Atalanta'ya uygun bulan tanrıça; bir çare düşünür duruma.

Çözüm tabi ki aşk meyvesi elmadadır; çoğu yasak ve hileli aşk da olduğu gibi. Üç tane altın elma tutuşturur delikanlının eline tanrıça. Sonra uzun uzun anlatır nasıl kullanacağını. Yarış başladığında Atalanta ne zaman genci geçmeye yaklaşırsa elmanın birini yere bırakmasını, elmanın güzelliğine kapılan genç kız onu almak için durakladığında mesafeyi açmasını tembihler Hippomenes'e.

atalanta ve hippomenes
                                     Atalanta ve Hippomenes (Noel Halle 1711-1781)

Yarış başladığında şimşek gibi fırlar iki genç. Hippomenes tüm gücünü kullanıp Atalanta'nın önünde giderken fırtına gibi gelen genç kız tam geçti geçecek, delikanlı elmanın birini bırakır yere. Atalanta hafif bir tereddüt geçirse de dayanamayıp elmayı almak için durup, eğilir yere. Nasıl almasın? O elmanın cazibesine üç güzel tanrıça bile dayanamayıp çıkmamışlar mıydı güzellik sahnesine? O elma değil miydi iki kıtayı bir birine kırdıran? Bakire bir avcı da olsa; kadındır Atalanta da nihayetinde...

Elmayı alan genç kız tekrar hız kazanıp tam gence yaklaştığında, ikinci elmayı bırakır Hippomenes yere. Atalanta duraklayıp ikinci elmayı da aldıktan sonra, bu kez daha bir hızla atak yapar. Tam Hippomenes'i yakaladı yakalayacak; hooop üçüncü elma yerde. Afrodit bakar ki duraklamalar bile Atalanta'nın delikanlıyı geçmesine engel olamayacak; üçüncü elmanın ağırlığını arttırdıkça arttırır. Atalanta'nın yükü arttıkça, hızı daha bir azalır ve yarışın sonunda Hippomenes'in gerisinde kalır.

Efsane buraya kadar iyi hoş; üç elmanın üçü de Atalanta'nın başına düşmüş, Hippomenes aşık olduğu kızla evlilik hayallerine kavuşmuş, böyle mutlu mesut yaşayıp gitsinler işte değil mi? Ama yok illa tanrılar işin içine girecek; iki gence olmadık bir son biçecekler mitolojide.

Atalanta ve Hippomenes evliliklerini aşk içinde sürdürürken hayatlarında bir şeyi unuturlar; teşekkürü... İki gencin kavuşmasına vesile olan Afrodit'in yanına gidip iki satır teşekkür edin değil mi? Mutluluktan başları dönmüş olacak ki tanrıçaya gidip gönlünü almayı unutunca; Afrodit de şehvetten başlarını döndürerek alır aşıklardan intikamını.

Bir gün evlerinin yolunu tuttuklarında, tanrıça Kibele'nin tapınağının önünden geçerlerken arzularına engel olamayıp tapınakta sevişir iki genç. Kutsal evinde yapılan bu saygısızlığa öfkelenen Kibele, iki genci birer aslana çevirir oracıkta. Kibele'nin ebedi koruyucusu ve yoldaşı olarak ömürlerini geçirirler.

Yine de tanrılar o kadar acımasız değillermiş; aslan da olsalar ömürlerini bir arada geçirecekler diye düşüneceğiz ki heyhat! Tanrılar bu kadar iyi yürekli olabilir mi?  İki aşığı bir aslana dönüştürmelerinin altında yatan korkunç niyet, halkın bir inanışıyla açıklığa kavuşur; Antik Yunan'da insanlar; aslanların asla aslanlarla çiftleşmediklerine, leoparlarla çiftleştiklerine inanırlar.  Böylece Atalanta ve Hippomenes  hiç ayrılmadan bir arada yan yana yaşayıp, aşkla birbirlerinin gözlerine bakarlarken; asla birlikte olamayacaklar....





Salı

zekası erkeğin benliğine hapsedilen kadın... metis

Mitolojide soyut (akıl, adalet, şans v.b)  ve somut (ay, güneş, dağ, deniz, akarsu v.b gibi) pek çok kavram tanrı veya tanrıça formlarıyla ifade edilmiş. Toplumda erkeğin geçmişte ve hatta günümüzde devam eden baskın rolüne;  kadının fikren, zihnen ve fiziken erkeğin gerisine itilmiş durumuna bakıldığında, tanrı ve tanrıçalara yüklenen bazı vasıflar tezatlıklar göstermekte.

Erkeklerin normal yaşantısında kadına asla kaptırmayacağı bazı niteliklerin tanrısal formlarının kadın olması, ilginç ve düşündürücü.. Bunlarının en başında da akıl, zeka, mantık, bilgelik ve strateji gibi kavramlar gelir ki erkeklerin bunları kadın tanrılara nasıl olup da bırakabildikleri şaşılası bir durumdur. Bu kavramların temsilcisi iki tanrıça Metis ve kızı Athena'dır mesela.

çapkın tapınak kölesinin itiraf yazıtı

Büyük filozof Epikuros'a göre insanları mutlu olmaktan alıkoyan iki şey; tanrı ve ölüm korkusudur. Bu iki korkudan kurtulamayan insanın mutlu olması mümkün değildir. Bu korkuların gereksizliğini ise şöyle açıklar Epikuros. 

''Ölümden korkmak anlamsızdır; biz yaşadığımız süre ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise biz yokuz''
Tanrıdan korkmanın gereksizliğini ise; '' Tanrı evreni  yarattıktan sonra işine gücüne bakmaktadır. İnsanların ne yapıp ne yapmadığı çok da umurunda değildir. Tanrı iyidir; sadece olup bitenlere karşı ilgisizdir. O nedenle ondan korkarak yaşamak yersizdir.'' şeklinde açıklar.

bir zamanların küçük istanbulu... balya ilçesi

Balıkesir'in kuzeybatısında il merkezine 50 kilometre uzaklığında bir ilçe Balya...
Antik çağdan itibaren kesintisiz olarak işletilen Ergasteri (Maden İşliği) denen bölgede kurulan yerleşim; bir zamanlar Küçük İstanbul olarak adlandırılan bir ilçeydi.

Beş tane maden fabrikası, hanları, hastaneleri, gazinoları, kahvehaneleri, değirmenleri ve mektepleriyle en gözde kazalardan biriydi.

Osmanlı döneminde madenin olduğu alan Kocagümüş Köyü adıyla anılırken; maden alanına da Kocagümüş madeni denmekteydi ve buradaki maden gülle yapımıyla ünlüydü.

Roma döneminde ''Kristian Madenleri'' olarak anılan, 1876 yılında Fransızlar tarafından işletilmeye başlayan kurşun madenleri, dünyanın en büyük kurşun madeniydi. Fransız şirketi Balya'da kurşun, gümüş, çinko çıkartırken çevresinde kömür, kurşun, manganez ve çinko madenlerini de işletmeye başladı.

Cumartesi

karya kenti alinda ve karyalı prenses ada

Eğer gördüğü her sarı tabelanın istikametine direksiyon kıranlardan değilseniz, muhtemelen görmediğiniz; pek fazla kişinin yolunun düşmediği, özellikle arabasına atlayıp gitmediği, adı Karyalı  prenses Ada ile özdeşleşen bir kentten bahsedeceğim size; Alinda...

Anadolu'nun kadim halkı Karyalıların kenti Alinda; günümüzde Aydın ilinin Karpuzlu beldesi sınırlarında kalan, hatta sınırları ne demek hemen kentin yaslandığı sırtlarda uzanıp giden bir kent. Yüzey araştırmaları ve kurtarma kazıları dışında; günümüze kadar kazma değmemiş, kazı yapılmamış kentlerden birisi. ''Hay Allah yine mi sahipsiz bir ören yeri?'' derseniz telaş yapmayın hemen derim. Zira bu kentin bana düşündürdüğü tek şey (pek çok kişi bu sözüme kızacak belki ama); ''iyi ki de kazma değmemiş'' oldu.