8 Mayıs 2020 Cuma

oyunlar ve kehanetin renklendirdiği kent... syedra

Syedra Alanya'ya Gazipaşa istikametine giderken yaklaşık 20 km uzaklıkta Seki Köyü  sınırlarında yer alan bir antik kent.

Antik çağda Pamfilya (Pamphylia) ve Kilikya (Kilikia) arasındaki sınırda kaldığı için sınırlarda yer alan diğer bölgelerin kentleri gibi kimi zaman savaşlar, kimi zaman diplomasi nedeniyle sık sık iki bölge arasında el değiştirmiş. Bu nedenle Syedra'yı antik çağ tarihçilerinden kimi Pamfilya, kimisi de Kilikya'nın  bir kenti olarak göstermişler. Günümüzde kabul edilen görüş ise Syedra'nın bir Kilikya kenti olduğu yönünde.

Antik çağda Kilikya'nın sınırları batıda Korakesion (Alanya) dan başlayıp doğuda İskenderun körfezine kadar uzanan, güneyi Akdeniz'e açılan Kilikya'nın kuzeyi Toros (Taurus) Dağlarıyla çevrelenmiş. Coğrafi özellikleri bakımından kendi içinde farklılık gösteren bu bölgenin, Alanya'dan Mersin'e kadar uzanan engebeli kısmı Dağlık Kilikya (Kilikia Thrakhea), Adana ve Mersin çevresinden oluşan günümüzün Çukurovası olan bölüm Ovalık Kilikya (Kilikia Pedias) olarak adlandırılmış.
syedra

Bölgenin coğrafi  yapısı halkın geçim kaynaklarını da etkilemiş doğal olarak. Ovalık Kilikya hem tarım arazileri açısından zengin olması, hem de ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle ekonomik açıdan daha şanslı  olmuş. Buğday ve pirinç yetiştirip, misket şarabı ve keten ihracatı yaparak geçimlerini sağlamışlar.

Dağlık Kilikya'da ekilip dikilebilen düz arazilerin azlığı nedeniyle daha çok hayvancılığa yönelinmiş. Keçi kılından dokunulan Cilicium denilen bir halı türü döneminde epey rağbet görmüş. Arkası dağa yaslanan kentler mecburen yüzlerini Akdeniz'e çevirmek durumunda kalmış ve deniz ticaretiyle uğraşmışlar. Syedra kentinde gözlenen liman kalıntıları Syedralıların da tarım ve hayvancılık yanında deniz ticaretiyle de uğraştığını belgeler nitelikte. Bölgenin ormanlık yapısı deniz yoluyla kereste ihracatının da yoğun olmasını sağlamış.

balık tutan eroslar syedra
                                          Balık Tutan Eroslar, Syedra (Alanya Müzesi)

Kentte bilimsel bir kazı çalışması yapılmamakla beraber yüzey araştırmaları ve epigrafik buluntularla bazı verilere ulaşılmış. Burada ele geçen onurlandırma yazıtlarının büyük çoğunluğu
düzenlenen spor müsabakalarında kazanan sporcular adına yazılmış. Bu onurlandırma yazıtlarından yola çıkarak, kentin dönemi içinde bölgenin oldukça önemli bir spor merkezi olduğu düşüncesi hakim.

Yazıtlardan da anlaşıldığı üzre Roma döneminde kentte iki tür spor müsabakaları (agonlar) yapılmış. Bu dönemde kutsal çelenk oyunları (hieroi kai stephanitai agones) ve para ödüllü oyunlar (themides / themis) olmak üzere iki türde spor müsabakaları düzenlenmiş. Kutsal çelenk oyunlarında kazananlara ödül taçları verilerek hem sporcular hem de kentleri onurlandırılırken, themis agonlarında sporcular para ile ödüllendirilmişler.

Antik çağda başa takılan  çelenk antik Yunan ve Roma'da kutsal ve değerli  sayılmakta. Asaleti, zaferi, sadakati ve sonsuz hayatı sembolize eden çelenk; kullanım alanı olarak festival ve dini ritüellerde, düğünlerde, cenazelerde önemli yer tutmakta. Çelengin dairesel şekli ise sonsuzluğu ve gökyüzünü ifade etmekte. Dini özelliği de bulunan bazı çelenkler bazı tanrılarla özdeşleşmiş. Defne yapraklı çelenk Apollon'la, asma yapraklı çelengin Dionysos'la özdeşleşmesi gibi.

syedra

Yerel olarak düzenlenen ve dört yılda bir yapılan Themis oyunlarında galibiyeti alan sporculara para ödülü verilmekte Syedra'da ele geçen onurlandırma yazıtlarından kentte dört adet Themis oyunun düzenlendiği anlaşılmakta. Bu dört Themis; Ladike, Tydia, Musonia ve Chrestos-Theodora agonlarıdır. Themislerde yapılan yarışmalarda gördüğümüz yarış kategorileri ise boks, pale  denilen güreş ve güreşe benzeyen ancak biraz daha sert olabilen pankration'dur

Yazıtlardan anlaşıldığı kadarıyla bu Themisler kentin ileri gelenleri tarafından eşleri ya da onurlandırmak istedikleri kişi adına düzenlenmiş ve oyunların finansörlüğünü agonu düzenleten kişiler üstlenmiş.

Örneğin Ladike Themis'i adını bir konsül eşinden ve kaynağını da eşi adına agon düzenleten konsülden almış. İmparator Commodus zamanında ve MS 219 yılında, konsüllük yapmış olan Quintus Tineius Sacerdos, Syedra’da eşi Volussia Ladike adına agon düzenlenmesi için finansörlük yapmış. Ladike themisinin her dört yılda bir gerçekleşmekte olduğunu, Syedra’da bulunan yazıtlardan öğrenildiği kadarıyla da bu oyunların 11. kez düzenlendiğini dolayısıyla en az 44 yıl boyunca devam ettiği görülmekte. Ladike oyunlarında yarış kategorileri pankration, güreş ve boks olup bu oyunlarda çocuklar ve yetişkin erkekler olmak üzere iki farklı yaş grubundaki sporcular yarışmışlar.
kehanet yazıtı
                                                            Kehanet Yazıtı

Gerek Paplagonyalılar gerekse Kilikyalılar dönemi içinde korsanlıkla ün yaptıkları  gibi bu bölgelerdeki kentler korsanlardan da epey çekmişler. Syedra'lılar da doğal olarak diğer kentlerle aynı kaderi paylaşmışlar ve korsanlarla başa çıkabilmek için farklı çarelere baş vurmuşlar.

Bu çarelerden biri de Apollon'un kehanet merkezlerinden biri olan İyonya'daki Klaros'a (Ahmetbeyli, İzmir) gidip Apollon rahiplerine danışmak olmuş. Kentin akropolünde M.Ö 1. yüzyıla ait olduğu düşünülen Klaros Apollon'undan gelen kehanetin yazılı olduğu orijinal metni şu şekilde olan bir yazıt bulunmuş;

“İki ortağa ait olması nedeniyle halen kavgalı olan bir arazide yaşayan siz Pamfilyalı Syedralılar siz ki tüm ırklardan karışmış insanların (Pamfilyalı) oturduğu yerde yaşamaktasınız, sizler kentinizin ortasına kana susamış adam öldüren Ares’in heykelini dikiniz ve onu Thyrsos sopaları ile dövünüz, bu arada Hermes onu zincirle tutsak alsın, diğer tarafında adaletin yöneticisi Dike Ares hakkında karar versin ama Ares merhamet dileyen bir görüntüde olsun. Çünkü o ancak bu şekilde barışçı olacaktır ve sizinle birlikte düşman ruhlu insanları topraklarınızdan kovacak ve böylece çok özlenen huzur olacaktır.Ama siz de aynı zamanda güçlü ve yorucu bir mücadele vermelisiniz. Onları (korsanları) kovalayın ya da onları çözülmeyen iplerle bağlayın, haydutlara korkunç cezalar vermekten çekinmeyin ancak bu şekilde her türlü zarardan kurtulabilirsiniz''
syedra sikkesi
Syedra Sikkesi
(Ön yüz; İmparator Lucius Verus’un (130-169)  defne çelenkli, zırhlı ve paludamentumlu (Roma döneminde genellikle yüksek rütbelilerin giydiği bir tür üniforma) büstü
Arka yüz; Ares’in Dike tarafından yargılanması. Solda Dike, elinde Ares’in kılıcı. Ortada zincirlenmiş Ares, sağda Hermes, çıplak, elinde kerykeion.)

Yazıta göre Apollon rahipleri; savaşın kaba kuvvete dayalı vahşi ve kanlı yüzünün vücut bulmuş hali olan savaş tanrısı Ares'in tanrı Hermes tarafından zincirlenip, adalet tanrısı Dike tarafından yargılandığını gösteren bir heykel grubu yapılmasını istemiş. Burada Ares korsanları, onu zincirleyen Hermes ve yargılayan Dike Syedra halkını temsil ediyordu.

Syedralıların bu kehanete uydukları ve kent meydanına bu heykel grubunu yapıp yerleştirdikleri Syedra sikkelerinde görülen üçlü heykel grubu tasvirlerinden anlaşılmakta.

Yolu Alanya'ya düşenler için Akdeniz'e ve bulunduğu alana hakim bir tepede döneminde hareketli bir yaşam süren, spor müsabakalarıyla şenlenen lakin günümüzde derin bir sessizliğe bürünen kente uğramak; günü muazzam manzarasının eşliğinde batırmak güzel bir seçenek olabilir.

Üzerinde fazla araştırma ve çalışma yapılmamış bir kent hakkında hazırladığı kapsamlı yüksek lisans teziyle kente dair pek çok konuda bilgiye ulaşmamızı sağlayan  Sinem Güzel'e teşekkür etmeden de geçmemek gerek.


25 Mart 2020 Çarşamba

hayatın kuyruğunu sallamayın.. theognis


Theognis (570-485) M.Ö 6. yüzyılda Yunanistan'ın batısındaki Megara kentinde yaşamış, politika, siyaset,aşk, şarap, savaş, servet ve insan doğası üzerine şiirler yazmış bir şair.

Şiirlerinde neredeyse saplantı derecesinde iyi ve kötü arasındaki ayrımı işlemiş. Bu nedenle büyük ve kadim bir ahlakçı olarak da kabul edilmekte.

Eserlerinde toplumu etik, sosyal ve politik ilkelere göre asil ve alçak olarak sınıflandırmış. Theognis'e göre fazilet doğuştan ve kalıtsaldır. Yeni zenginler sonradan görme, kibirli, kaba ve inançsızdırlar.

Dizelerinde ne kafiyeye ne de uyuma önem vermemiş fakat dili o kadar etkili kullanmış ki akılda kalıcı ve vurucu dizeleri birer aforizmaya dönüşmüş.

Telif hakkının kökenine gidilse belki de ilk örneklerden biri olarak Theognis karşımıza çıkacak  Çünkü dizelerinin çalınmasından ve sahiplenmesinden duyduğu büyük endişeyi dile getirerek; bunu engellemek için şiirlerini mühürlemeye özellikle dikkat etmiş.

İşte Theognis'in insan doğası, iyi ve kötü arasındaki ayrımı vurgulayan, güncelliğini hiç yitirmemiş ve yitirmeyecek dizelerinden bir kaç örnek:

Ey Kyrnos, kent hâlâ aynı kent,
ancak ahalisi başka artık,
önceden ne hakkaniyeti,
ne de yasaları bilirlerdi bunlar
keçi postları eskitirlerdi
böğürlerinin çevresinde,
geyikler gibi yayılırlardı kentin dışında.
Şimdiyse soylu kesildiler başımıza,
ey Polypaïdes,
eskinin soylularıysa şimdinin alçakları:
Kim dayanabilir bunu göre göre?
Birbirlerini aldatıyorlar, birbirlerine gülüyorlar,
hem de bilmeden ne soysuzların,
ne de soyluların düsturlarını.

🔺
İleri, cahil ve kör mücadele ediyoruz,
bilinmeyen ve tasarlanmamış bir sonuç için;
görünen hastalıklardan kaçınmak, yanlış anlaşılmış,
kötülüğü iyi görünen bir şey olarak kucaklamak sanılmış.

🔺
İyi giderse hayatın kuyruğunu sallamayın,
ama rahatsız edilmeden bırakın.
Eğer gidecekse kötü bir şekilde,
düzelene kadar sallayın.

🔺
Hades fanilerin sana ibadet etmesine şaşmamalı;
Onların günahlarına karşı çok hoşgörülüsün!

🔺
Kişi yiyecek ve içecek için bir çok yoldaş bulur, ancak;
ciddi bir işte bir erkeğin yoldaşları azdır.

🔺
Birçok kötü adam zengindir, birçok iyi adam fakirdir. 
Fakat zenginliği onlarla erdem için değiştirmeyeceğiz. 
Bir adamın parası var, diğerinin başka parası var. 
Para etrafta dolaşır fakat erdem devam eder.

🔺
Şanslı adam onurlandırılır...
Ama ciddiyetle çabalamak hiç bir övgü kazanmaz.

🔺
Su ve ateş asla karışmaz.

🔺
İyiyse düşmanlarımı hor görmeyeceğim,
kötüyse arkadaşlarımı yüceltmeyeceğim.

🔺
Adalet içindeki yoksulluğu,
yetersizlik yoluyla aranan bolluğa tercih edeceksiniz.



asma ve evlat

Bakma öyle
bağlarda eğilip bükülüp
budanmış kütük hallerine;...
ruhunda büyük bir
direnişçidir asma.
Ne eyvallahı vardır yağmura,
ne minnet eder
gökten düşecek bir damlaya.
Beklemez gelsin diye havadan;
kökleriyle kaynağına ulaşır
ve öylece beslenir sudan.
Dalları ne kadar
görünse de ince,
filizleri bulunduğu yere
sımsıkı dolanır;
ne rüzgar yerinden oynatır,
ne fırtınaya pabuç bırakır.



Basacaksan;
asma gibi sağlam bas
ayaklarını yere evlat.
Öyle sıkı tutunur ki
kökleriyle toprağa asma;
inerken en derinlere
on metre, yirmi metre
hiç bir güç
sökemez onu kökleriyle.

Olacaksan;
asmanın kökleri gibi
vefalı ol sevdiklerine evlat.
Kendi tutunurken
kendini besleyen toprağa
kökleriyle;
vefalı bir dost gibi tutar
toprağı da kökleriyle...
Asma kökünün
tutunduğu yerde;
ne akıntıya
kapılır gider toprak,
ne de güçlü bir sele.

Asma dalları gibi
ufku geniş,
iradesi güçlü ol evlat.
kökünü salarken derinlere;
dalları da tırmanır
bulduğu her yoldan göklere.
Gideceği yollarda
sağlamcıdır da asma;
ilerlemez rastgele.
Öyle sağlam bir kol atar ki
tutunacağı yere;
dolar sürgünlerini
sevgilinin boynuna
dolanır gibisine,
sımsıkı çözülmemecesine.
Devam eder biteviye
gideceği yere.
Hiç durmamacasına...
Hiç yorulmamacasına,
ulaşana kadar hedefine.

Olacaksan asma gibi
azimli ol evlat.
Bir dalı kesilirse;
daha gür çıkar
kesene inat.
Direnişçidir dedik ya?
Vazgeçmez hemen
kesildi diye bir kaç budak.
Kırsa da bir dalını hayat;
daha güçlenerek
bir dal daha uzat evlat.

Olacaksan asma gibi
verimli ol evlat.
lüzumsuz yük etmez
hiç bir şeyi varlığına asma.
Dalları gölgeliktir;
güneşin yakıcı sıcağında.
Her damağa tadı uyacak
yaprağı yemek...
Meyvesi ise her derda deva
tanrısal bir içecek.

Dokunduğu her şeyi
sarıp sarmalayan,
koşulları zorlayıp
yıllara meydan okuyan;
asma gibi dallı budaklı,
asma gibi bereketli
ve asma gibi
uzun ömürlü ol evlat.
N.DENİZ


gerçek

Güneşin yakıcı ışığı
vururken
odamdaki cama;...
bir yalancı bahar
yaşanmakta dışarıda.
Doğa yine yapıyor
yapacağını,
bize sunduğu
hep yanıltıcı bir algı.



Ateş böceği karanlıkta
gördüğü her ışığı,
nasıl güneş sanırsa hani?
Çölde susuz bedeviye
her ufuk çizgisi serapsa...
Ve gökyüzünün
kör karanlığında
parlayan her ışığı
sanarken biz yıldız;
alalade bir uçağın
karanlığı yırtan ışıkları
çıkarsa...
İnsanız ya
durmuyor aklımız
bir türlü başımızda.
Ya bedenimizden bağımsız
bir karış havada;
ya yanılgılar
gerçek sangılarımız.

Belki de artık;
yanılgılara son verip
aklı başa döndürmek,
yeşermeyecek çiçekleri
ümitsizce sulamak yerine
köklemek;
gerçek baharın habercisi
yeni çiçekler
ve yeni umutlar
ekmek gerek...
N.DENİZ


tenkit

Gördün mü?
sen bir salkım üzüme
bakarken hayran hayran
ha erdi ha erecek;...
bozuldu koca bir bağ.
Gözünü kırık bir tekere
çaresizce dikmişken
ha oldu ha olacak;
yürüdü gitti kervan.



Farkettin mi?
Birer birer
sayıp da sen günleri,
kovalarken mevsimleri;
biriktirdin saçlarında
karlarını kışların...
Bahar yeşiliyken
doğduğunda
taze yüreğin;
yazı bile es geçip
solgun güze hapsettin.
İpi asılır gibi,
zamanı hep çekerek
yıllarını
ömür sayacından,
tüm hızıyla tükettin.

Unuttun mu?
Gerçek yaşamın sırrı
ne elini uzattığın
ne de önüne baktığın
yerde değildi elbet...
Başını kaldırıp da
gözlerini diktiğin;
ve hayal edip
ufkunu genişlettiğin
uzaklıkta keramet...
N.DENİZ


yolculuk

Bir otursana yerine!!
Bir dur!!
Bir içine, bir dışına
sürekli seyahat halinde düşüncelerin.
Gittiğin yerde ne arıyor,
ne buluyorsun?
Belli değil...
Yok hiç bir şey belli ki oralarda;
boş gidip,
dolamadan dönmektesin.
Dolabilsen
her seferinde gider gelir misin?

İyi de ben dolmaya değil;
zaten var olanı
bulmaya gidiyorum.
Bazen gençliğim
bazen de çocukluğum,
okul sıralarında
o adını unuttuğum
çocuğa aşık olmuşluğum.
Kimi zaman
sıra sıra dizili
kütüphane duvarında,
kitapların arasında kaybolmuşluğum.
Daha olgunluğa
erişmemişken ruhum;
Kemalettin Tuğcu ile
göz yaşlarına boğulmuşluğum...
Her bir kitapta;
merhametle acımayı,
iyilğin fazileti,
bilginin güzelliğini bulmuşluğum.
Her inişte
miş ler ve mış lar arasında
yok olmuşluğum.

Bazen de sorularla yakınmışlığım;
''Başka yolu yok mu öğrenmenin
tecrübe etmeden?
Her tecrübe ya bir acı,
ya bir utanç hikayesi..
Bu kadar zor mu
insanın olgunluğa erişmesi?''
Derken,
cevaplar bulmuşluğum;
''Tecrübeler değildir
insana acı veren ve utandıran;
kullanamıyorsan aklını
alamıyorsan bir ders
asıl bundan utan.''

Sadece görünene
seyirci değil;
İflah olmaz bir madenciyim.
Yarım asırdır
içimde biriktirdiğim,
beni ben eden
beni bende şekillendirecek;
ne bulup çıkarırsam kardayım.
Fark yok hiç birimizde..
Her birimizin içerimizde
her gün yaptığını yapmaktayım.
N.DENİZ


çığlık

Duydunuz mu?
Bir ses geldi
komşunun evinden...
Önce kırılan bir dalın sesi sandım,
sonra kökleriyle yerden sökülen fidan,
belki de dalından kopan goncadan.
Anlayamadım...



Acı bir çığlık yükseldi ardından;
sanki bir insanın
içinden kopup giden can...
Belki bir anneydi haykıran,
belki babadan,
kardeşten, eşten, dosttan
derken
çığlık içime çöreklendi.
Yüreğine kor,
ocağına ateş düşmüştü belli..
Anladım acının
göklere yükselen alevinden;
besbelli bir evlattı giden...

Oğlumu anımsadım...
Kalbim sevgiyle coşarken
çığlık aklıma geldi;
evladımı sevmekten
ve anne olmaktan utandım...
N.DENİZ

27 Şubat 2020 İdlip'de şehit olan gençlerimizin anısına...


renkler

Doğa çiçeklerle süslenmiş;
almış göklerden gök kuşağını
yeryüzüne sermiş;
Güneş ışıklarıyla...
''Varsa içinde istediğin;
gel topla'' diye
bir de haber göndermiş.
Eee davete icabet
etmemek olmaz;
bugün açan çiçek
belki yarına kalmaz.



Ellerim uzanırken çiçeklere;
düşüncelerim de bilinçsizce
kayıyor renklerine...
Vazomun nasıl
ihtiyacı varsa içinde çiçeklere,
bedene hapsolan ruhun da
ihtiyacı var renklere.
Bir vazo gibiyse bedenimiz;
içini dolduran
renk renk çiçekler karakterimiz...

Bütün saflığı ve masumiyetiyle
beyaz bir gonca
girdi önce vazomuza...
özgürlüğün nefesini üfleyerek;
eşitlikle adaletin,
sabrın ve barışın
tohumlarını attı ruha.

Sarıyla zekayı ve aklı
kullanmayı öğrenirken;
coşkuyla neşeyi kattık yanına..
Yeşil nasıl
vazodaki çiçeklerin dayanağıysa;
akıl ve kalp arasındaki
denge ve uyumu
kazandırdı ruhumuza.

Sonra biraz mavi
toplamak gerekiyordu.
Çünkü;
verimli bir yaşamın sırrı
çalışmaktan ve
maviden geçiyordu .
Beyazın durgunluğunu
kırmızıyla hareketlendirip;
yaşama azmini,
direnmeyi
ve tutkuyu öğrendik.
Biraz aşk, biraz pervasızlık,
biraz da hırçınlıkla renklendik.

Eğer şanslıysak
Mor'a ulaşırız olgunlaştıkça...
Asalet ve zarafet
girer vazomuza.
Kalp ve aklı dengeleyip
yüksek bilince ulaşmayı,
gerçekçi
ve
ayakları yere basan
biri olmayı öğreniriz Mor'la.

Neyi eksik görürsek
onu ekleriz vazoya.
Ana renkleri bitirip de
başlarsak tonlarını aramaya;
işte o zaman diyebiliriz ki
vazo doldu da
başladı bile taşmaya.

Şöyle bir baktım
vazomdaki çiçeklere;
kimi eksik,
kimi gereğinden fazla.
Umutsuz değilim;
yeter ki olmayanı bileyim.
Yaşamda varım;
eksik kalanı,
zamanla tamamlarım.
N.DENİZ
çiçekler,renkler ve karakter


kazanç

Yine başladı yolculuk...
Bir yanım
kumlarla bir kucaklaşıp,
bir ayrılan deniz;...
bir yanım
hem adımlarıma
hem dalgalara
karşı koyan kumsal.
Kendimle yürüyorum;
denizin kumlar üzerinde
bıraktığı izde...

Görünüşe bakarsan
yalnızım;
oysa düşüncelerimde
iğne atsan
yere düşmeyecek
bir kalabalık.



Gözlerim yerde...
Bakışlarımın arayışı,
hayalimdeki
en güzel deniz kabuğunu
bulabilmekte...
Bir tarafım
boşuna diyor bu arayış;
çünkü deniz de
kendi izini sürmekte.
Belki onun da derdi;
ne verdiyse
geri alıp götürebilmekte...
Ne ben izlerden
uzaklaşmaktan yanayım;
ne deniz
izler üzerinde
gidip gelmeyi bırakmaktan.

Benim elim boş,
kafam dolu;
onun hem gelişi,
hem gidişi dolu...
Her defasında
bir parça bırakıp,
bir parça
toplayıp götürüyor
izinin üstünde...
Belki de en güzel kabuğu
en derininde saklıyor;
istediğimi ne onun
derininden bulup
çıkarabilmek mümkün;
ne kendi derinlerimdeki
düşünceleri
atıp kurtulabilmek.

Hızını alamayan bir dalga
sertçe vurunca kuma,
darbenin şiddetiyle
düşünceler düşüp suya;
başlıyor dalgayla
boğuşmaya.
Çekilirken deniz geri;
enginlerine alıp
vermediği niceleri gibi,
atıp içine götürüyor
kurtulası düşünceleri...

Artarak gideceğimi
düşünürken
deniz kabuklarıyla eve;
eksilen düşüncelerle
dönüyorum geriye.
Ne kutsal şeysin sen
diyorum denize;
alsan da
mutlu ediyorsun,
versen de...
Kim demiş kazanç
artmakla olur diye?
Aldıklarına o kadar da
sevinme!
Sen belki
kazançlısın arttın diye,
ben eksilince de
kazançlı çıkılacağını
anladım sayende..
N.DENİZ


ağırlık

Öyle koşar adım
gidiyorum ki hayatta;
önümü görmek için...
gözlerim hep yolda...
ben mi
yaşamın içinden
geçip gidiyorum,
yoksa sürükleyip mi
götürüyor beni
habersizim...



Yavaşlatayım diyorum
beni önüme bakmaya
mahkum eden
adımları,
hız kesiyorum
durdum duracağım;
bu kez de yanımdan
hızla akıp geçiyor yaşam,
yine tutamıyor
ve bakakalıyorum
ardından...

Yok mudur
bunun ortası diye
sorgularken kendimi;
bir derenin kıyısında
buluyorum düşüncelerimi.
İçine aldığını sürükleyip
götürürken dere;
yalayıp geçiyor
kıyısına kök salmış
öylece bekleyenleri...

Bir düşüncedir
alıyor beni...
Derenin içinde
olmak mı iyi,
yoksa kenarında durup;
dokunup geçmesi mi?
Çık işin içinden
çıkabilirsen şimdi...

Yok diyorum.
Elbette
derenin içinde
sürüklenip gitmek iyi.
Kenarındakiler bakarken
derenin
akıp gidişine şimdi;
içindekiler
daha büyük bir nehre
akacaklar coşkulu
bir çağlayan gibi.
Belki oradan da
kavuşacaklar ummana
ve bir şeylere tutunup
yaşamak yerine;
kendi ağırlıkları kadar
yer tutacaklar.

İşe yaramaz
bir bitki gibi,
bir kenara tutunup
hissederek
yalancı bir mutluluk;
hayatı izlememeli...
Haydi diyorum
kıpırda
ve yaşamın içinde
kendi ağırlığını
bul şimdi.
N.DENİZ