28 Ağustos 2019 Çarşamba

karanlık

Saat gündüzdeydi fakat;
zaman gecenin
koyu karanlığına
takılıp kalmış...
Saate baksan;
güneş olmalıydı
gökyüzünde aslında...
Ama zaman
geceyi gösteriyordu inatla.
Saat kaç olursa olsun,
hep geceydi işte;
ve gece kalacaktı
şu andan sonra.



Koşacak oldu;
sonsuz karanlıkta
nereye koşacaktı?
Kıstı gözlerini
geceyi delmek istercesine
baktı ileriye.
Sanki uzaklarda
bir ışık huzmesi mi vardı?
Kararsızlıkla attı adımını,
''Dur'' dedi
arkasından gelen ses;
koşma o tarafa.
Ne istiyorsan bana söyle.
Baktı boş gözlerle
sesin geldiği yöne;
gerçi anlamlı baksa
görünecek miydi ki
bu ölümcül gecede?

''Söyle'' dedi ses ısrarla;
ışık mı istediğin?
Yıldızları indireyim
gözlerine;
gün karanlıkta olsa da
senin ışığın hiç
sönmesin.
İstersen ayı sereyim
yere; adımların hep
ışıklar üzerinde ilerlesin.
Yoksa ışığın yanında
ısı mı istediğin?
Güneşi getireyim!!
İste, yeter ki iste!

Boş gözleri
hüzünlü bir çaresizlik
doldurdu.
Haykırdı hıçkırarak:
''Anne ne olur ölme!!!''
Fısıldadı sessizce
ölmesini istemiyorum diye...
Bana annemi
getirebilir misin?
Ve annemin
öldürülmeyeceği
bir dünya verir misin?
dedi karanlıktaki sese
Sustu ses...
Zaten ne konuşacaktı?
Sadece sesten
ibaret olmasa,
kan dolaşsa
damarlarında;
dondu donacaktı.

Düşündü...
Vadettiği güneşi verse;
karanlığıyla
tüm kötülükleri besleyen,
gecesi de olan
bir dünyada;
her gün doğup;
ısısı ve ışığıyla
gece kaybolan güneşin
kucağında uyutup,
ısıtamadıktan sonra
ne faydası olacaktı?
Hep geceydi işte;
gece kalacaktı.
Ne zaman nereden
hangi kötülüğün çıkacağı
belli olmayan.
Adaletin
terk ettiği yerde
her şey siyah beyazdı;
yaşam da, ölüm de...
emine bulut


3 Ağustos 2019 Cumartesi

tanrılar ve yanılsama














Toprağın altında
gömülü bir kozaydı;
yıllardır derin bir
uykudaydı.
Vakti zamanı geldi;
uykusundan uyandı.
Başını merakla
yeryüzüne çıkardı.
Gecenin örtüsünü
üzerine geçiren dünya,
şansına
kör karanlıktı.

Bakışları
yüksek göklere kaydı;
yukarıda
ışıltılı cisimlerin süslediği
parlak bir örtü vardı.
Kimi göz kırpan,
kimi kayan
etrafa ışık yayan
parıltısına yıldızların
hayran kaldı.

Uzandı yükseklere
eline geldi en parlağı.
Dışı bu kadar ışıltılıysa;
içinde onu ateşleyen
kim bilir
ne cevher vardı.
Ovaladı avucundaki yıldızı;
üstteki cila kalkıp,
içteki cevheri
iyice parlasındı.

Döküldü üstteki ışıltılar
birer birer kayarak,
yerine koyu bir
karanlık bırakarak.
Şaşırdı küçük tırtıl
elindeki yıldıza bakarak.
Demek ki
dünyadaki her şey
göründüğü kadardı.
Yıldız göklerde parlak;
taş yerinde ağırdı.

Dünyaya çıkmanın
yorgunluğuyla
silkindi esneyerek;
yumuk gözleri
yavaşça açıldı gülümseyerek .
Şaşkınlıkla şöyle bir
etrafına bakındı;
düşündüklerinin hepsi
derin bir yanılsamaydı.