tarihsel bakışlı geziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihsel bakışlı geziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Brașov'dan Sibiu'ya... Bir Medeniyetin İzinde

Brașov'dan ayrıldıktan sonra yol batıya doğru uzadıkça ormanların sık dokusu seyrelmeye, dar vadiler genişlemeye başlar ve yol yavaş yavaş yükselip alçalan geniş bir platoya açılır. İlk bakışta değişen yalnızca manzara gibi görünür. Oysa aslında değişen, insanın doğayla kurduğu ilişkidir.

Karpatlar'ın içinde insan önce korunmayı öğrenmişti. Şimdi ise; yaşamayı öğrenecektir. Yol boyunca gözün erişebildiği yere kadar uzanan çayırlar, buğday tarlaları ve sıra sıra dizilmiş küçük köyler vardır.

Bu köylerin çoğu birbirine benzer: Uzun bir ana cadde, iki yanında dizilmiş evler, yüksek avlu kapıları, kiremit çatılar ve her şeyin tam ortasında yükselen bir kilise...

Bir köy geride kalır. Ardından bir başkası gelir. Sonra bir diğeri... İlk bakışta hepsi birbirine benzer gibi görünür. Aynı kiremit çatılar... Aynı yüksek kapılar... Aynı uzun sokaklar... Aynı kilise...

Viscri

Bu benzerlik tesadüf değildir; bir düşüncenin mimarisidir. Bugün şehir planlaması dediğimiz birçok ilkeyi, sekiz yüz yıl önce buraya gelen Saksonlar sezgileriyle hayata geçirmişti. Sakson köyleri güzel görünmek için değil, yaşamak için planlanmıştı. Her evin arkasında geniş bir avlu bulunurdu. Avlunun devamında ahırlar, samanlıklar, depolar, meyve bahçeleri ve en sonunda tarlalar başlardı. Bugün bize romantik görünen bu düzen, aslında yüzyıllar boyunca ayakta kalabilmenin en akılcı yoluydu.

Sokaktan bakıldığında yalnızca tek bir ev görünen yapı, aslında küçük bir ekonomidir. İnsan orada doğuyor, üretiyor, kışa hazırlanıyor, çocuk büyütüyor, hayvan besliyor ve yaşamını aynı avlunun içinde sürdürebiliyordu. Belki de medeniyet önce büyük meydanlarda değil, böyle avlularda doğuyordu.

Bir yerleşim yalnız evlerden oluşmaz. Su gerekir, tarla gerekir, hayvan gerekir, yol gerekir, insan gerekir ve bütün bunları birbirine bağlayan bir düzen gerekir. İşte bu yüzden burada gördüğünüz köyler rastgele büyümemiştir. Her biri düşünülerek kurulmuştur.

Belki de bu yüzden bugün bu köyleri gezerken hissedilen huzur yalnız mimariden değil, insan ölçeğinin hiç kaybolmamış olmasından kaynaklanıyor.

Bugün birçok modern yerleşimde evler büyüdü, bahçeler küçüldü, komşular uzaklaştı. Buradaysa tam tersi olmuş; evler insana göre yapılmış, hayat avluda yaşanmış ve komşular birbirlerinin kapısını görebilmiş.

Belki de medeniyet, insanın gökyüzüne daha yüksek binalar dikmesi değil, birbirini görebilecek kadar yakın yaşayabilmesidir. Bugün UNESCO'nun bu köylerde korumaya çalıştığı şey tek tek binalar değil, o yaşamın kendisidir.

Yol ilerledikçe leylekler görünmeye başlıyor. Elektrik direklerinin üzerinde ve baca tepelerinde yuvalarında sessizce duran uzun bacaklı misafirler... İlk bakışta hoş bir ayrıntı gibi duruyorlar fakat onların burada hâlâ yaşayabiliyor olması bize çok daha önemli bir şey anlatıyor: Çayırlar hâlâ biçiliyor, bataklıklar tamamen kurutulmamış, tarım bütünüyle makinelere teslim edilmemiş ve insan doğaya rağmen değil, onunla birlikte yaşamayı uzun süre sürdürebilmiş.

Belki de Prens Charles'ın yıllar önce bu köylere âşık olmasının ve korunması için uğraş vermesinin nedeni tam olarak buydu. O burada eski evler değil, kaybolmaya yüz tutmuş bir denge gördü. Bir röportajında bu bölge için söylediği şu düşünce çok anlamlıdır: İnsan ile doğanın uyum içinde yaşayabildiği ender yerlerden biri... Aslında korumaya çalıştığı şey birkaç taş bina değil, bir düşünceydi. Çünkü bir ev yıkılır; yeniden yapılır ama bir yaşam biçimi kaybolursa onu yeniden inşa etmek çok daha zordur.

İşte UNESCO'nun bu köylerde korumaya çalıştığı şey de tam olarak budur. Duvarlar değil, duvarların içinde şekillenen hayat.

İşte bu yüzden rotamız şimdi bizi Transilvanya'nın en sessiz ama en çok şey anlatan köylerinden birine götürüyor. Ardından yolumuz, yüzyılların hafızasını koruyan Sighișoara'ya, Atilla'nın torunları Sekeller'e ve Transilvanya'nın kültürel merkezi Sibiu'ya uzanacak.

Viscri... Zamanın Acele Etmediği Köy

Viscri’de ilk bakışta insanı şaşırtan şey gösteriş değil, sadeliktir. Dar ama düzenli bir yol, birbirine benzeyen evler, pastel tonlara boyanmış cepheler, yüksek ahşap kapılar ve köyün tam ortasında yükselen beyaz kilise... Her şey olması gerektiği yerde durmaktadır; ne eksik, ne fazla.

Bugün Viscri'nin adı dünyanın dört bir yanında biliniyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor ve İngiltere Kralı III. Charles'ın yıllardır korumaya çalıştığı köylerden biri olarak anılıyor. Fakat Viscri'nin gerçek değeri bunların hiçbirinde değildir. Asıl değer; burada hayatın hâlâ anlaşılabilir olmasıdır.

Köyün Almanca adı Weißkirch, Macarca adı ise Szászfehéregyházadır. Her iki isim de aynı anlama gelir. "Beyaz Kilise."

Viscri

Demek ki insanlar önce köyü değil, kilisesini görmüşlerdi. Gerçekten de köyün bütün yolları sonunda aynı noktaya çıkar. Çünkü Orta Çağ'da kilise yalnız ibadet edilen bir yapı değil, köyün kalbiydi. Çan oradan çalar, toplantılar orada yapılırdı. Tehlike görüldüğünde insanlar oraya sığınırdı. Tahıl depolanır, çocuklar ilk derslerini onun gölgesinde öğrenirdi. Bugün belediye binasının, okulun, afet merkezinin ve meydanın ayrı ayrı üstlendiği görevleri o yıllarda tek bir yapı yerine getiriyordu. Belki de bu yüzden Viscri'de kilise yalnız köyün ortasında değildir, köy, kilisenin etrafında kurulmuştur.

Kilise aynı zamanda bir kaledir ve insanı ilk duyduğunda şaşırtan ayrıntı da budur. Çünkü insan alışkındır; kilise dua etmek için, kale savaşmak içindir. Buradaysa ikisi aynı taş duvarların içinde buluşur. Çünkü bu coğrafyada hayat iki ayrı binaya bölünecek kadar güvenli değildi. İnsan dua ettiği yerde gerektiğinde sığınmayı da öğrenmişti. Yüksek surların içinde tahıl ambarları sarnıçlar ve depolar vardı. Kuşatma günlerinde köy halkının haftalarca yaşayabileceği küçük odalar yapılmıştı. Demek ki burada güvenlik yalnız askerlerin işi değil bütün köyün ortak sorumluluğuydu.

Viscri'de ilk bakışta birbirine benziyor gibi duran evler dikkat edince hiçbirinin birbirinin kopyası olmadığını fark ediliyor. Kapıları, pencereleri ve ahşap oymaları farklı ve her ev kendi ailesini anlatıyor.

Viscri

Evin gerçek büyüklüğü sokağa değil, içeriye açılıyor. Belki de bunun en güzel tarafı burada zenginlik dışarıdan bağırmıyor; içeride çalışıyor. Sanki evler insanların yaşaması için yapılmamış. İnsanlar ve hayvanlar birlikte yaşayabilsin diye tasarlanmış. Ahırlar evden kopuk değil, avlunun doğal bir parçası. Kışın sıcaklık kaybolmasın, hayvanlar korunabilsin ve işler kolaylaşsın... Her ayrıntının arkasında uzun yılların biriktirdiği pratik bir akıl var.Bugün mimarlık kitaplarında "sürdürülebilir yaşam" denen şey belki de burada yüzyıllardır zaten yaşanıyordu.

Viscri'de doğanın ve gündelik hayatın sesleri dışında büyük bir gürültü yoktur. Belki de III. Charles'ın burada gördüğü şey eski evler değil, modern dünyanın yavaş yavaş kaybettiği bir dengedir. Bu nedenle bir konuşmasında bu bölge için "İnsan ile doğanın uyum içinde yaşayabildiği ender yerlerden biri." demesi boşuna değildir.

Brașov birlikte yaşamanın şehir ölçeğindeki hâlini gösterirken, Viscri ise aynı fikrin köyde nasıl hayat bulduğunu anlatır. Şehirde bunu loncalar sağlamıştı, burada ise komşuluk… Şehirde surlar vardı, burada kilise… Şehirde pazar meydanı, burada avlu…

Biçimler değişmişti, ama düşünce aynı kalmıştı; çünkü insan, tek başına ayakta kalamazdı.

Sighișoara... Geçmişi Bugüne Taşıyan Şehir

Transilvanya'da birçok eski şehir vardır. Fakat çok azı, sekiz yüzyıl öncesinden bugüne neredeyse hiç kesintiye uğramadan ulaşabilmiştir. Sighișoara onlardan biridir. Uzaktan bakıldığında ilk dikkati çeken şey renkli evler ya da kuleler değil, şehrin hâlâ bir bütün olarak ayakta duruyor olmasıdır.

Bu şehir geçmişi sergilemiyor; onun içinde yaşamaya devam ediyor. Evler müze vitrini gibi korunmamış. Hâlâ pencere açılıyor, kapılar kapanıyor, insanlar aynı sokaklardan geçiyor. Belki de Sighișoara'yı farklı yapan şey tam burada gizli. Geçmiş burada yalnız hatırlanmıyor; gündelik hayatın içinde yaşamayı sürdürüyor.

Bugün Avrupa'nın birçok Orta Çağ şehri modern yapıların arasında küçük adacıklara dönüşmüş durumda. Surlar yıkılmış, meydanlar genişletilmiş, eski evlerin yerini yenileri almıştır. Sighișoara ise başka bir kader yaşamış. Büyümüş ama eski kalbini kaybetmemiştir. Belki de bu yüzden UNESCO bu şehri yalnız birkaç güzel bina için değil, bütün bir Orta Çağ dokusunu koruyabildiği için Dünya Mirası Listesi'ne aldı.

Sighișoara... Geçmişi Bugüne Taşıyan Şehir

Sighișoara'nın kuruluşu da Brașov gibi Transilvanya Saksonlarıyla başlar. 12. yüzyılda Macar kralları bu bölgeye yalnız sınırı koruyacak insanlar değil, şehir kurmayı bilen topluluklar yerleştirdi. Onlar burada yalnız evler yapmadılar, yeni bir şehir kültürü oluşturdular.

Almanca adı Schäßburg olan Sighișoara, kısa sürede bölgenin önemli ticaret merkezlerinden biri hâline geldi. Önemli yolların kavşak noktasında yer alan şehirde, Braşov gibi yüzyıllar boyunca onlarca lonca faaliyet gösterdi. Her biri yalnız kendi mesleğini yürütmüyor, aynı zamanda surların belirli bölümlerinden de sorumlu oluyordu. Bugün hâlâ ayakta duran kulelerin çoğu, bu loncaların adını taşır.

Şehrin en dikkat çekici yapısı Saat Kulesi'dir. Bugün ona baktığımızda yalnız güzel bir siluet görüyoruz. Oysa Orta Çağ insanı için bu kule çok daha fazlasını ifade ediyordu. Şehrin yönetim merkeziydi. Arşivler burada tutulur, değerli belgeler burada saklanırdı.Yangın çıktığında ilk haber buradan verilirdi. Gözcüler ovayı buradan izlerdi. Saat yalnız zamanı göstermiyor şehrin düzenini de temsil ediyordu

Saat Kulesi'nin gölgesinde dolaşırken insanın karşısına küçük bir ev çıkar. Diğerlerinden çok farklı görünmez ama kapısındaki küçük tabela ziyaretçileri durdurur. Çünkü burası, Eflak Prensi II. Vlad'ın oğlu Vlad'ın dünyaya geldiği ev olarak kabul edilir. Bugün bütün dünya onu başka bir adla tanıyor. Dracula.

Sighișoara... Geçmişi Bugüne Taşıyan Şehir

Oysa burada doğan çocuk, roman kahramanı değil; tarihin gerçek bir kişisiydi. Babası Vlad Dracul, Ejder Tarikatı'nın bir üyesiydi. "Dracul" sözcüğü o dönemde "ejder" anlamına gelirken, oğlu Vlad için kullanılan "Dracula" ise "Dracul'un oğlu" demekti. Yüzyıllar sonra bu isim, Bram Stoker'ın romanıyla bambaşka bir anlam kazanacaktı.

Vlad Tepeș, acımasız yöntemleriyle ün salmış bir hükümdardı. Düşmanlarını kazığa oturtması nedeniyle tarihe "Kazıklı Voyvoda" olarak geçti. Sertliği, dönemin siyasi koşulları içinde şekillenmişti; çünkü Eflak, Osmanlı, Macaristan ve Transilvanya arasında ayakta kalmaya çalışan küçük bir sınır ülkesiydi.

Bugün bu evin önünde duran ziyaretçilerin çoğu vampir hikâyelerini düşünüyor. Oysa bu mütevazı yapı bize önce başka bir gerçeği hatırlatıyor. Bazen tarih, insanların gerçekten yaşadığı hayatı anlatır; efsaneler ise onların yüzyıllar sonra hayal etmeyi seçtiği hayatı...

Şehrin dar sokaklarında yürürken dikkatinizi çeken başka bir ayrıntı daha var. Evler gösterişli değil ama hepsinde bir ölçü var. Hiçbiri diğerini ezmiyor, meydan taşmıyor, sokaklar birbirini boğmuyor. Sanki şehir büyürken biri sürekli aynı cümleyi tekrar etmiş."Yeteri kadar."

Belki de bu yüzden burada dolaşırken insan yorulmuyor. Şehir kendini göstermeye çalışmıyor, kendisi olmaya devam ediyor.

Ve belki de gerçek zarafet tam olarak budur.

Sekeller... Hafızasını Kaybetmeyen Halk

Sighișoara'dan doğuya doğru uzanan tepelerin ardında Transilvanya'nın bambaşka bir dünyası başlar. Burası Sekellerin yurdudur. Yüzyıllardır aynı dağların arasında yaşayan bu topluluk, yalnız evlerini değil; kimliklerini de korumayı başarmıştır. Bugün hâlâ Macarca konuşurlar. Fakat kendilerini yalnızca Macar olarak tanımlamazlar; onlar önce Sekeldir. Bu aidiyet, günlük hayatta kullanılan bir sıfattan çok daha fazlasıdır; bir hafıza, bir yaşam biçimidir.

Sekeller yüzyıllardır kendilerini Attila'nın soyundan gelen Hunların torunları olarak anlatırlar. Bu anlatı yalnız sözlü gelenekle yaşamamıştır. Orta Çağ kronikleri de aynı hikâyeyi kayda geçirmiştir. Kronikler, yaklaşık 5. ile 15. yüzyıllar arasındaki olayları kronolojik sırayla aktaran temel tarihî kaynaklar arasında yer alır. Orta Çağ'ın en önemli Macar kronikleri de aynı hikâyeyi kayda geçirmiştir.

Yaklaşık 1200 yılında yazılan Gesta Hungarorum, Sekellerin Macarlarla birleşerek fetihlere katıldığını anlatır.

13.yüzyılda Simon Kézai'nin kaleme aldığı Gesta Hunnorum et Hungarorum, Attila'nın ölümünden sonra Karpat Havzası'nda kalan üç bin Hun savaşçısının Sekelleri oluşturduğunu ve yüzyıllar sonra gelen Macarları akrabaları olarak karşıladıklarını yazar.

14.yüzyılda hazırlanan Chronicon Pictum ise Sekellerin Macar ordusundaki öncü süvari birlikleri olarak savaştıklarını, sınırları koruduklarını ve askerî ayrıcalıklara sahip olduklarını aktarır.

Demek ki Orta Çağ dünyasında Sekeller yalnız sıradan bir topluluk olarak değil, Hun mirasının devamı olarak görülüyordu. Sekellerin kimliği yalnız kroniklerde yaşamadı. Kendi yazılarında, kapılarında ve geleneklerinde de yaşamaya devam etti.

Sekeller... Hafızasını Kaybetmeyen Halk

Yüzyıllar boyunca Latin alfabesinin yanında kullandıkları Sekel runik yazısı, bugün bile kültürel kimliklerinin en güçlü sembollerinden biridir. Sağdan sola doğru yazılan bu köşeli işaretler, ahşap ve taşa kolay işlenebilecek şekilde geliştirilmişti. Yapısal özellikleri nedeniyle birçok araştırmacı Sekel runik yazısını Göktürk ve diğer eski Türk runik alfabeleriyle karşılaştırmış; harf biçimleri ve yazım sistemi açısından dikkat çekici benzerlikler bulunduğunu ortaya koymuştur.

Sekel Runik Yazısı 20. yüzyılda ulusal kimliğin bir sembolü olarak yeniden canlandırılmıştır. Bugün Sekelistan'daki (Transilvanya) birçok kasabanın giriş tabelasında yerleşim yerlerinin adları hem Latin hem de bu runik alfabeyle yazılıdır. Bir alfabe yalnız harflerden oluşmaz, bazen bir halkın hafızasını da taşır.

Sekel Yazısı

Tarihçiler bu köken konusunda farklı görüşler ileri sürer. Kimileri onları Macar Krallığı'nın sınır muhafızları olarak görür, kimileri eski bozkır topluluklarıyla ilişkilendirir. Fakat hangi görüş benimsenirse benimsensin değişmeyen bir gerçek vardır. Sekellerin runik alfabesi ve özerklik mücadeleleri, onların Hun-Türk köken iddialarını ve günümüze kadar korudukları etnik kimliklerini açıklayan en önemli iki unsurdur. Bazı halklarda kimliği yaşatan şey yalnız yazılı belgeler değil; kuşaktan kuşağa aktarılan ortak hafızadır.

Sekellerin köyleri, bu hafızanın en güçlü tanıklarıdır. Onlar için köy yalnız evlerin yan yana dizildiği bir yer değil, kimliğin kuşaktan kuşağa aktarıldığı canlı bir okuldur. Belki de bir halkı ayakta tutan şey önce şehirleri değil, köyleridir.

Sekel köylerine girildiğinde insanın dikkatini önce büyük ahşap kapılar çeker. Bunlara "Sekel Kapısı" denir. Fakat onlar yalnızca bir bahçe kapısı değil bir aileyi tanıtan sessiz kitabelerdir.

Sekel Köyü

Üzerlerine güneş, ay, hayat ağacı, laleler, üzümler, koruyucu motifler, dualar ve iyi dilekler işlenmiştir. Kapıyı yapan usta yalnız marangoz değil, aynı zamanda bir hikâye anlatıcısıdır. Çünkü kapı eve girmeden önce size içeride yaşayan insanların dünyasını anlatır.

Sekellerin dünyasında ahşabın ayrı bir yeri vardır. Evler, ambarlar, kapılar, çitler, kaşıklar, arabalar ve oyma süslemeler… Orman onlar için yalnız yakacak odun değil, hayatın ham maddesidir.

Belki de bu yüzden taş şehirler kuran Saksonlarla aynı coğrafyada yaşamalarına rağmen bambaşka bir estetik geliştirmişlerdir; birinin hafızası taşta yaşar, diğerinin ahşapta.

Misafirperverlik Sekel kültürünün en önemli özelliklerinden biridir. Misafir yalnız eve gelen biri değil, bereket getiren kişidir. Kapısını çalan yabancıya sofranın açılması, yalnız nezaket değil; eski bir töredir. Bu yönüyle Anadolu insanına şaşırtıcı derecede benzeyen bir sıcaklık hissedilir.

Çalışmak, Sekel kültüründe sadece geçim sağlamaktan öte bir karakter meselesidir. Çalışkanlık, tutumluluk, sabır ve kendi emeğiyle ayakta durabilmek çocuklara küçük yaşlardan itibaren öğretilen değerlerdir. Belki de yüzyıllarca dağların arasında yaşayabilmenin başka yolu da yoktu.

Sekellerin müziğinde de aynı hafıza yaşar. Türküler yalnız söylenmez, hatırlanır. Düğünlerde oynanan danslar yalnız eğlence değil, topluluğun birbirini yeniden tanıdığı, gençlerin kaynaştığı ve köyün birlik duygusunu tazelediği törenlerdir.

Macar halk müziğinin en önemli derlemelerini yapan Béla Bartók ile Zoltán Kodály'ın yıllarca bu köyleri dolaşarak ezgiler derlemesi tesadüf değildir. Onlar burada yalnız müzik değil, yaşayan bir kültür bulmuşlardı.

Orta Çağ boyunca Sekeller sıradan köylüler değildi. Sınırları korumakla görevli özgür savaşçılar olarak görülüyorlardı ve bu görev karşılığında çeşitli ayrıcalıklara sahiptiler. Vergi vermiyorlar; buna karşılık savaş zamanı ordunun öncü birliklerini oluşturuyorlardı. Toprakları "Szék" adı verilen özerk idarî bölgelere ayrılmıştı. Kendi mahkemeleri, kendi yöneticileri ve askerî meclisleri vardı. Özgürlüğün karşılığında ise ağır bir sorumluluk taşıyorlardı; sınırı korumak. Belki de bu yüzden bağımsızlık duygusu bugün bile Sekel kimliğinin en belirgin özelliklerinden biri olarak anlatılır.

Romanya Sekeller

1437 yılında kurulan Üç Millet Birliği (Unio Trium Nationum) içinde Saksonlar ve Macar soylularıyla birlikte Transilvanya'nın üç ayrıcalıklı topluluğundan biri olarak yer aldılar.

Bu düzen yüzyıllar boyunca onların kimliklerini korumalarında önemli rol oynadı ancak, tarih boyunca bu özerklik her zaman korunamadı.

18. yüzyılda Habsburg İmparatorluğu askerî ayrıcalıkları kaldırmaya çalışınca Sekeller buna direndi. 1764 yılında yaşanan Madéfalva Katliamı, bugün bile toplumsal hafızalarında derin izler bırakan olaylardan biridir.

20. yüzyılda Transilvanya'nın Romanya sınırları içinde kalmasıyla birlikte yeni bir dönem başladı ve Sekeller azınlık statüsüne düştü. Bugün de birçok Sekel, yaşadıkları bölge için kültürel ve idarî özerklik talebini sürdürmektedir.

Günümüzde Sekellerin en önemli kültürel sembollerinden biri mavi zemin üzerine yerleştirilmiş altın güneş ve gümüş hilaldir. Mavi gökyüzünü ve özgürlüğü, altın güneş yaşamı ve sürekliliği, hilal ise tarihî kimliği simgeleyen geleneksel bir işaret olarak yorumlanır. Bayrak, bugün Romanya'nın Sekel yerleşimlerinde, belediye binalarında, kültürel etkinliklerde ve festivallerde sıkça görülür.

Sekel Bayrağı

Bazı halklar zaferleriyle büyür, bazıları ise birlikte taşıdıkları acılarla birbirine daha sıkı bağlanır. Belki de Sekeller bize en önemli dersi burada veriyor. Bir topluluğu ayakta tutan şey yalnız ortak bir kan bağı değildir; ortak bir hafızadır. Ortak semboller... Ortak türküler... Ortak düğünler... Ortak acılar... Ortak umutlar...

İnsan bazen bir halkın gerçek tarihini resmî belgelerde değil; çocuklarına anlattığı hikâyelerde bulur. Ve belki de bu yüzden Sekeller, Transilvanya'nın yalnız en ilginç topluluklarından biri değil; hafızasını kaybetmeden modern dünyaya ulaşabilmiş ender halklardan biridir.

Brașov bize şehir kurmayı öğretti. Viscri, birlikte yaşamayı. Sighișoara, geçmişi bugüne taşımayı. Sibiu, ölçülü olmayı. Sekeller ise bütün bunların yanında başka bir gerçeği hatırlattılar: Bir halkı yüzyıllar boyunca yaşatan şey, yalnız kurduğu şehirler değil; unutmamayı başardığı ortak hafızadır

Sibiu... Şehrin Gözleri

Sibiu'nun Almanca adı Hermannstadttır. Tıpkı Brașov ve Sighișoara gibi bu şehir de 12. yüzyılda Transilvanya Saksonları tarafından geliştirildi fakat zamanla diğerlerinden farklı bir rol üstlendi. Burası yalnızca ticaret yapılan bir şehir değil, yüzyıllar boyunca Transilvanya Saksonlarının idari merkeziydi.

Kralların gönderdiği fermanlar burada okundu, loncalar burada toplandı, mahkemeler burada kuruldu ve kararlar burada alındı. Brașov ticaretin şehriydi; Sibiu ise düzenin.

Burada hiçbir yapı kendini diğerinden üstün göstermeye çalışmaz. Meydan geniştir ama insanı ezmez. Evler büyük görünür fakat gösterişli değildir. Kilisenin kulesi gökyüzüne yükselir ama şehrin üzerine çökmez. Her şey birbirine yer bırakacak kadar ölçülüdür. Belki de gerçek zarafet tam olarak budur; kendini göstermeye çalışmamak…

Sibiu

Şehirde yürürken insanın dikkatini çeken ilk şeylerden biri meydanlardır. Büyük Meydan, Küçük Meydan ve onları birbirine bağlayan dar geçitler... Bu meydanlar yalnızca boş bırakılmış alanlar değil, şehrin nefes aldığı yerlerdir. Pazarlar burada kuruldu, kutlamalar burada yapıldı, kararlar burada açıklandı ve insanlar burada buluştu.

Bir şehrin kalbi bazen saraylarda atmaz; meydanlarında atar.

Sibiu’da sanki bütün şehir sessizce sizi izliyor gibidir çünkü Sibiu'nun çatıları size bakıyor. Kiremitlerin arasına yerleştirilmiş küçük çatı pencereleri uzaktan bakıldığında iki gözü andırıyor.

Bugün Sibiu'nun simgesi hâline gelen bu pencereler, aslında çatı katlarını havalandırmak için yapılmıştı. Fakat zaman içinde insanlar onlara başka anlamlar yükledi; "Şehrin gözleri..." Gerçekten de öyledir. Nereye giderseniz gidin... Bir çift göz sizi takip ediyormuş hissine kapılırsınız.
 
Sibiu çatıdaki gözler

Sibiu'da anlatılan en meşhur hikâyelerden biri de Yalancılar Köprüsü'dür. "Gerçekten yalan söyleyenler burada mı yakalanıyordu?" Halk arasında anlatılan efsaneler çoktur. Köprüden geçen nişanlıların birbirlerine yalan söylememesi gerektiği söylenir. Yalancı tüccarların köprünün üzerinde utandırıldığı anlatılır. Hatta köprünün, üzerinde söylenen yalanları duyunca çökeceğine inananlar bile olmuştur.

Elbette bunlar efsanedir fakat insan burada başka bir şey düşünmeden edemiyor. Bir şehir neden böyle hikâyeler üretir? Belki de insanlar doğruluğun önemini çocuklarına kanunlarla değil, masallarla anlatmayı daha etkili bulmuşlardı. Çünkü bazen bir toplumun değerleri mahkeme kayıtlarında değil, efsanelerinde yaşar.

Sibiu'nun bir başka yüzü ise Brukenthal Sarayı'nda karşımıza çıkar. 18. yüzyılda Transilvanya Valisi Samuel von Brukenthal, Avrupa'nın farklı şehirlerinden topladığı tabloları, kitapları ve sanat eserlerini burada bir araya getirdi. Bugün Romanya'nın en eski müzelerinden biri olan bu koleksiyon, bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor. Bir şehir yalnızca ticaretle zenginleşmez, sanatla da zenginleşir. Çünkü insan yalnız ekmekle yaşamaz; merakla, güzellikle ve ilgiyle de yaşar...

Sibiu’da insan meydanda otururken zamanın acele etmediğini hisseder. Kimsenin bir yere yetişmeye çalışmadığını... Şehrin kendi ritmini çoktan bulduğunu... Belki de olgun şehirler böyledir; kendilerini ispat etmeye ihtiyaç duymazlar.

Bu şehirler bize yalnızca iyi mimarinin örneklerini bırakmadılar. Birlikte yaşamanın farklı biçimlerini bıraktılar. Bu yol boyunca görülen şey şehirler değildi yalnızca. İnsanın yüzyıllar boyunca aynı soruya verdiği farklı cevaplardı; "Bir arada nasıl yaşarız?"



Bran... Efsaneye Dönüşen Kale

Karpatlar bazen öyle daralır ki iki dağın arasından yalnızca tek bir yol geçebilir. Yüzyıllar boyunca Eflak'tan Transilvanya'ya gitmek isteyen herkes bu dar geçitten geçmek zorundaydı. Tüccarlar, tuz yüklü arabalar, çobanlar, elçiler, ordular... Hepsi aynı yolu kullandı. İşte Bran Kalesi o yolu beklemek için doğdu.

Bugün uzaktan bakıldığında sivri kuleleri ve kayaların üzerine oturmuş heybetli görüntüsüyle masallardan çıkmış bir şatoyu andırır. Oysa ilk yapıldığında masallar için değil, gerçek hayat için inşa edilmişti. Görevi düşmanı korkutmak kadar, yolu kontrol etmekti. Çünkü Orta Çağ'da bazen en büyük zenginlik bir altın madeni değil, insanların geçmek zorunda olduğu bir yoldu.

Bir kaleyi anlamanın yolu bazen duvarlarına bakmaktan değil, haritaya bakmaktan geçer. Harita bize Bran'ın neden tam burada yükseldiğini anlatır.

Romanya Bran Kalesi

Karpatlar, Doğu Avrupa'nın omurgası gibi uzanır. Fakat bazı yerlerde dağlar birbirine yaklaşır ve geriye yalnızca dar geçitler kalır. Rucăr–Bran Geçidi de bunlardan biridir. Eflak ile Transilvanya arasındaki en önemli kapılardan biri olan bu koridor, yüzyıllar boyunca yalnız insanların değil, ticaretin de yönünü belirledi.

Bugün otomobillerin geçtiği bu yol, bir zamanlar tuz yüklü arabaların ağır ağır ilerlediği bir kervan yoluydu.

Şimdi bize sıradan görünen tuz, Orta Çağ insanı için hayatın vazgeçilmezlerinden biriydi. Et onunla saklanıyor, peynir onunla olgunlaşıyor, ordular onunla besleniyor, hayvanlar onunla hayatta kalıyordu. Bu yüzden tuz yalnızca bir maden değil, dönemin en değerli ticaret ürünlerinden biriydi. Transilvanya'nın tuz ocaklarından çıkan yükler bu geçitten geçerek Balkanlar'a ve daha güneye ulaşıyordu. Demek ki Bran Kalesi'nin koruduğu şey yalnızca bir sınır değildi; bir ekonomiydi.

1377 yılında Macar Kralı I. Lajos, Brașov Saksonlarına burada taş bir kale inşa etme izni verdi. İlk bakışta bu karar askerî gibi görünür. Oysa kalenin ardında ticaret de vardı. Brașov'un zenginliği, Karpat geçitlerinin güvenliğine bağlıydı. Tüccarlar yollar açık olduğu sürece kazanıyor, şehir büyüyordu. Bu nedenle Bran Kalesi yalnızca bir krallığın değil, aynı zamanda Brașov'un da çıkarlarını koruyan bir yapı hâline geldi.

Brașov'da nasıl şehri korumak Loncaların işi ise Bran’da da geçidi korumak yine loncaların göreviydi. Çünkü şehir ile kale aslında birbirinin devamıydı.

Kalenin dar merdivenleri, keskin dönüşleri ve birbirini gören kuleleri de bu anlayışın ürünüdür. Bugün ziyaretçilerin romantik bulduğu ayrıntılar, aslında tamamen savunma amacıyla tasarlanmıştı. İçeri giren bir saldırgan hiçbir zaman rahat hareket edemesin diye koridorlar dar tutulmuş, merdivenler dik yapılmış, avlular kontrolü kolaylaştıracak şekilde düzenlenmişti. Bugün önünde durulup fotoğraf çekilmek için arka fon olarak kullanılan pencereler, bir zamanlar yolu gözleyen askerlerin gözleriydi.

Drakula'nın Kalesi

Fakat Bran'ın hikâyesi burada bitmez. Tam tersine; asıl ilginç hikâye bundan sonra başlar.

Yüzyıllar boyunca tüccarları, çobanları ve yolcuları karşılayan bu kale, bir gün dünyanın hayal gücüyle tanıştı ve her şey değişti. Bugün dünyanın neresinde "Bran Kalesi" deseniz insanların büyük bölümü tek bir isim söyler; Dracula. İşin ilginç yanı, tarihin bize anlattıkları ile insanların inandıkları aynı değildir.

Eflak Voyvodası Vlad Tepeş gerçekten yaşamış bir hükümdardı. Sertti. Acımasızdı. Düşmanlarını kazığa oturtacak kadar korkutucu yöntemler kullanıyordu. Fakat bugün anlatılan hikâyelerin aksine, Bran Kalesi onun uzun yıllar yaşadığı bir yer değildi. Büyük olasılıkla burada yalnızca kısa bir süre bulunmuş ya da esir tutulmuştu.

Üstelik Dracula romanını yazan Bram Stoker'ın da Bran Kalesi'ni görmüş olduğuna dair kesin bir kanıt yoktur. Peki o hâlde dünyanın en ünlü vampir kalesi nasıl oldu?

Belki de cevabı tarihte değil, insan hayal gücünde aramak gerekir. Kayalıkların üzerine kurulmuş yalnız bir kale... Sisle örtülen Karpat ormanları... Ay ışığında kararan kuleler ve vadilerden yükselen kurt ulumaları...

Romanın atmosferiyle bu manzara öylesine uyumluydu ki zamanla insanlar ikisini birbirinden ayırmayı bıraktı. Böylece tarih ile edebiyat el sıkıştı ve ilkinde taşlarla doğan Bran, ikinci doğumunu hayal gücüyle yaşadı.

Bugün kaleyi gezen milyonlarca insanın büyük bölümü Orta Çağ gümrüğünü görmek için değil, Dracula'nın izlerini aramak için geliyor. Belki hiçbirini bulamıyorlar ama yine de hayal kırıklığı yaşamıyorlar. Çünkü bazen insanlar bir yere gerçeği görmek için değil, hayal ettiklerini yaşayabilmek için giderler. Bran Kalesi bunu başarabilen ender yerlerden biridir.

Bran Kalesi

Yine de Bran Kalesi bugünkü sıcak ve yaşanmış atmosferini yalnız Dracula'ya borçlu değildir. 20. yüzyılın başında Romanya Kraliçesi Marie, Bran'ı çok sevdi. Harap durumdaki kaleyi yeniden düzenletti; odalarını yaşanabilir hâle getirdi, bahçelerini güzelleştirdi ve burayı sevdiği bir yazlık konuta dönüştürdü.

Bir zamanlar yolu koruyan askerlerin yaşadığı odalarda artık çiçekler vardı. Savaşın yerini huzur almıştı. Belki de Bran'ın üçüncü hayatı böyle başladı.

Bran Kalesine bakarken insan fark ediyor ki; kaleler de insanlar gibi değişebiliyor. Bu kale yalnızca taşlardan yapılmamış: ticaret onu büyütmüş, tarih ona kimlik vermiş, hayal gücü ise onu ölümsüzleştirmiş…

Ve belki de bu yüzden Bran bize yalnızca bir kaleyi değil, insanların gerçeği nasıl efsaneye dönüştürebildiğini de anlatıyor. Çünkü bazı yapıları zamana karşı ayakta tutan şey, taşlarının sağlamlığı değildir; insanların onları anlatmayı hiç bırakmamasıdır.

Brașov... Bir Şehrin Ayakta Kalma Sanatı

 Karpatlar'ın güneydoğu eteklerinde, Doğu ile Batı'nın birbirine kavuştuğu eski ticaret yollarının kesiştiği noktada yer alan Brașov'a baktığınızda ilk dikkatinizi çeken şey surları, kuleleri ya da renkli evleri olabilir. Oysa bu şehrin gerçek mimarı taş ustaları değildir.

Birlikte üretmeyi bilen insanlardır. Çünkü bu şehir, tek bir insanın hayaliyle değil; birbirine ihtiyaç duyan insanların ortak emeğiyle yükselmiştir.

Büyük şehirler çoğu zaman bereketli ovalarda doğar, Brașov ise dağların arasında doğmuştur.

Çünkü bazen bir şehri var eden şey verimli topraklar değil, yolların birbirine kavuştuğu bir kavşaktır. Karpat geçitlerinden inen kervanlar... Balkanlardan gelen tüccarlar... Transilvanya'dan çıkan zanaatkârlar... Eflak ve Boğdan'dan gelen yolcular... Yüzyıllar boyunca aynı meydanda karşılaştılar.

Önce pazar kuruldu. Sonra evler yükseldi. Kiliseler yapıldı, surlar örüldü ve zamanla bu pazar, Karpatlar'ın en önemli şehirlerinden birine dönüştü.

Braşov

Karpatlar'ın Koruduğu Zarafet… Sinaia ve Peleş Sarayı

 Bükreş'ten kuzeye doğru ilerledikçe Romanya yavaş yavaş değişmeye başlar. Geniş düzlükler geride kalır. Tarım arazileri seyrekleşir. Ufukta önce ince bir mavi çizgi belirir. Yol biraz daha yükseldiğinde o çizgi büyür, koyulaşır ve sonunda bütün gökyüzünü doldurur.

Karşınızda artık Karpat Dağları vardır. İlk bakışta yalnızca dağ gibi görünürler. Oysa yüzyıllardır bu ülkenin sessiz tarihini yazan görünmez kahramanlardan biridir Karpatlar.

Ovalar medeniyet kurar.
Dağlar ise medeniyetleri hayatta tutar.

İnsanlık tarihi boyunca büyük uygarlıklar çoğunlukla bereketli ovalarda doğdu. Şehirler nehir kıyılarında kuruldu. Ticaret yolları düzlüklerden geçti. İmparatorluklar ovalarda büyüdü. Fakat savaş başladığında ilk sığınılan yer yine dağlar oldu.

Roma lejyonları geldi.

Hunlar geçti.

Avarlar geçti.

Slavlar geçti.

Macarlar geldi.

Osmanlı orduları bu geçitlerden yürüdü.

Avusturya ile Rusya bu topraklarda hâkimiyet mücadelesi verdi.

İmparatorluklar birbirini takip etti.

Karpatlar ise yerinden hiç kıpırdamadı.

Karpatlar

Tulça... Nehrin Deniz Olmaya Karar Verdiği Yer

Bazı şehirler dağların eteklerinde doğar.

Bazıları verimli ovaların ortasında.

Bazıları ise denizin kıyısında.

Tulça ise bunların hiçbirine benzemez.

O, bir nehrin hayatının son sayfasında doğmuştur.

Avrupa'nın kalbinden doğan Tuna, binlerce kilometre boyunca onlarca ülkeye hayat verir. Önüne çıkan dağları aşar, vadileri geçer, şehirleri birbirine bağlar. Yol boyunca sayısız ırmağı kollarına alır, büyür, olgunlaşır ve sonunda Karadeniz'e ulaşır.

Fakat ilginçtir...

Tuna, denize kavuşacağı yerde acele etmez.

Sanki uzun yolculuğunun bittiğini bilir gibi yavaşlar.

Tek bir yatakta akmayı bırakır.

Kendini kollara ayırır.

Toprağın içine usulca yayılır.

Sazlıklara dönüşür.

Göletlere dönüşür.

Adalara dönüşür.

Binlerce yıldır taşıdığı toprağı son kez usulca bırakır.

Ve işte tam o anda...

Bir nehir olmaktan vazgeçip deniz olmaya karar verir.

Babadağ... Hafızanın Sınır Tanımadığı Yer

 Babadağ, Romanya'da Köstence ile Tulça arasında kalan küçük bir kasabadır. Bakmayın küçük dediğime... İçinde tarihe, zamana ve mekâna meydan okuyan bir büyüklük taşıyor.

Bu kasabayı yüzyıllardır ayakta tutan ne yüksek surlar, ne gösterişli saraylar, ne zenginliğidir. Babadağ'ın bunların hiçbiriyle övündüğü söylenemez. Onu farklı kılan, yedi asırdır aynı isimle anılıyor olmasıdır. Çünkü burası yalnızca küçük bir Balkan kasabası değil; Sarı Saltuk'un hatırasını taşıyan canlı bir hafızadır.

13. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Sarı Saltuk, Anadolu'dan Balkanlar'a uzanan derviş-gazi geleneğinin en tanınmış isimlerinden biridir. Onu benzerlerinden ayıran yalnızca yeni coğrafyalara gitmesi ya da hakkında anlatılan menkıbeler değildir. Asıl dikkat çekici olan, ölümünden yüzyıllar sonra bile farklı halkların ve farklı inanç topluluklarının onu kendi hafızalarının bir parçası olarak görmeye devam etmesidir.

Babadağ Romanya

Köstence... Karadeniz'in Hafızası: Tomis

 Şehirler genelde önce kurulur, sonra hikâyeleri yazılır. Tomis ise önce hikâyesi yazılmış, sonra kurulmuş şehirlerden biridir. Karadeniz kıyısındaki bu liman, daha taş surları yükselmeden önce mitolojinin sahnesine çıkmış.

Bugün Köstence'ye baktığınızda önce denizi görürsünüz. Limanını, kıyı boyunca uzanan yapıları ve ufukta kaybolan maviliği... Fakat bu şehrin gerçek kurucusu belki de denizin kendisidir. Çünkü Tomis'i yüzyıllar boyunca yaşatan yalnızca limanı değil; kıyısına taşıdığı insanlar, kültürler ve hikâyeler olmuştur.

Antik Yunanlılar için Karadeniz yalnızca bir deniz değildi. Burası, bilinen dünyanın bittiği yerdi. Sislerin ardında Kolhis vardı; Altın Post vardı; Amazonlar vardı; Kafkas Dağları vardı. Ufkun ötesi bilinmeyeni temsil ettiği için hayal güçleri de en çok burada dolaşıyordu. Belki bu yüzden Karadeniz'in kıyıları, dünyanın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar çok efsaneye ev sahipliği yaptı.

Köstence

Bükreş... Gücün İnşa Ettiği, Halkın Değiştirdiği Şehir

Bazı şehirler bir hükümdarın emriyle kurulur, bazıları bir limanın çevresinde büyür. Bükreş ise bunların hiçbirine tam olarak uymaz. O, önce bir yolun üzerinde doğmuş, sonra yüzyıllar boyunca her gelen tarafından biraz değiştirilmiş, her giden tarafından biraz hatıra bırakılmış bir şehirdir. Bu yüzden Bükreş'i anlamanın en doğru yolu, onu tek bir dönemin değil, üst üste birikmiş katmanların şehri olarak okumaktır.

Şehrin hikâyesi Dâmbovița Nehri kıyısında başlar. Karpatlar ile Tuna arasındaki ticaret yollarının kesiştiği bu nokta, önce küçük bir yerleşim olarak doğar. Onu önemli yapan güzelliği değil; geçitleri, yolları ve savunmaya elverişli konumudur. Bükreş'in ilk kimliği bir başkent değil, stratejik bir kavşaktır.

Bükreş Parlemento Sarayı

Av Bahçelerinden Bilimsel Gözleme: Manyas’ın Sessiz Tarihi

 

Manyas Gölü, Perslerden Osmanlı’ya, av bahçelerinden bilimsel gözlem kulelerine uzanan bir kuş ve su uygarlığı aslında. Burada her ilkbahar ve sonbaharda milyonlarca kuş, binlerce yıldır neredeyse aynı rotayı izleyerek gökyüzünde sessiz bir tarih haritası çiziyor.

Bir zamanlar Pers krallarının ‘Batı bahçesi’nde avlandığı kuşlar, bugün bizim fotoğraf makinelerimizin önünden geçiyor  ama artık asıl görevimiz, onları korumak. Göl, köylünün tarlası, balıkçının ekmeği, göçmen kuşun güvenli durağı, bilim insanının açık hava laboratuvarı; hepsi aynı su yüzeyinde buluşuyor.

Manyas Gölü ve Kuş Cenneti nerededir, nasıl bir yer?

 Manyas Gölü Marmara Denizi’nin güneyinde, Balıkesir’in Bandırma–Manyas ilçeleri sınırında, Uludağ ile Biga Yarımadası arasındaki tektonik bir çöküntü alanında yer alan geniş ve sığ bir tatlı su gölü.

 Kıyılar sazlık, kamışlık ve çayırlıklarla çevrili; Kocaçay (Manyas Çayı) ve Sığırcı Deresi’nin göle karıştığı yerlerde söğüt toplulukları, yoğun sazlık ve bataklık alanları var ve bu yapı, gölü plankton ve dip canlıları açısından çok zengin kılıyor. Bu da balık ve kuş çeşitliliğini artırıyor.

Daskyleion: Anadolu'da Perslerin Batıya Açılan Kapısı

 Anadolu'da kazı çalışmaları yürütülen tek Pers satraplık (valilik) merkezi olan ve bilinen en eski Zerdüşt tapınağına da ev sahipliği yapan Daskyleion, antik çağın en önemli yerleşim merkezlerinden biridir. En parlak çağını Perslerin satraplık merkezi olduğu dönemde yaşayan kent, Antik Çağda Mysia olarak anılan Balıkesir'in, Bandırma ilçesinde, Aksakal beldesi Ergili Köyü sınırları içerisindedir.

 Persler kenti Anadolunun batıya açılan kapısı olabilecek uygunlukta bir bölgede kurmayı hedeflemişlerdi. Bunun için, Manyas Kuş Gölünün (Daskylitis) güneydoğusunda konumlanmış Hisartepe ve çevresini seçmişlerdir. Bölge; Trakya, Boğazlar, Marmara Denizi, Karadeniz ve Küçük Phrygia bölgelerinin kesiştiği coğrafyaya hakim olması dolayısıyla da Perslerin aradıkları niteliklere sahipti.

 Söylenceye göre kent ismini Lydialı bir soylu olan Daskylos'tan almıştır. Antik Çağ yazarları Daskyleion ve Paradeisos'un (Kuş Cenneti) güzelliğinden övgüyle bahsetmişlerdir.

Bulgaristan.. Sınırın Ötesinde 2

Deliorman Bölgesi: Tarihin ve Kültürün Kesiştiği Topraklar

Bu yolculuğun ikinci durağı, Bulgaristan’ın Deliorman bölgesindeki kadim şehirler: Şumnu, Razgrad ve Rusçuk. Her biri, tarih boyunca nice medeniyetlerin izlerini taşımış; kimi zaman kalabalık ordulara ev sahipliği yapmış, kimi zaman da derin acıların tanığı olmuş kentler.

Şumnu (Şumen)

 Şumnu, kireçtaşı platosunun doğu eteklerinde, ormanlarla çevrili bir vadide kurulmuş. Adının da Bulgarcadaki şuma yani “yaprak döken orman” sözcüğünden geldiği söyleniyor. Bugün hâlâ hatırı sayılır bir Türk nüfusun yaşadığı şehir, Deliorman bölgesinde Türklerin izlerini en kalıcı biçimde bıraktığı yerlerden biri.

Şehrin kültürel hayatında en canlı kurumlardan biri, Nazım Hikmet Kültür Derneği. Burası sadece bir kültür derneği değil; doğup büyüdükleri topraklara tutunurken, kalpleri Türkiye ile atan insanların sığınağı gibi. Derneğin başkanı Nurten Remzi Hanım’ın hikâyesi başlı başına etkileyici: Bulgaristan’daki asimilasyon politikaları nedeniyle Türkçeyi 28 yaşında öğrenmesine rağmen, bugün ana dili gibi konuşuyor; şiirler yazıyor, türküler derliyor. Bu direncin ve bağlılığın simgesi olmuş.


Bulgaristan Gezisi, Şumnu
Nurten Remzi ile Şumnu Tombul Paşa Camiinde

Bulgaristan.. Sınırın Ötesinde

Balkanlar’ın kalbinde, zamanın yavaş aktığı, taşların konuştuğu, gölgelerin tarihle uzlaştığı bir ülke: Bulgaristan.

Antik Traklardan Osmanlı’ya, Slav kültüründen günümüz Avrupa’sına uzanan geniş bir belleğe sahip bu topraklar, geçmişin izlerini sadece kalıntılarda değil, şehir duvarlarının renginde, rüzgârın yönünde, bir annenin oğluna ninni söylerken kullandığı kelimelerde bile saklar.

Bulgaristan, sadece haritada çizilmiş bir ülke değil; kimi zaman bir dağın yamacında unutulmuş eski bir kilise, kimi zaman bir nehir kıyısında yosun tutmuş bir iskele ve bazen de, kültürümüze sinmiş, bir zamanlar vatan toprağı olmuş yüzyıllar boyu dilden dile aktarılan bir söylencedir.

Bu kitapta adımladığımız yerler sadece şehirler değildir; İç içe geçmiş çağlar, yitip gitmiş uygarlıklar ve insan ruhunun izleriyle dolu bir yolculuktur.Bu yolculukta, sahil kasabalarının tuzlu sessizliğini, antik kalıntıların anlatamadığı duyguları ve bir dağın yamacındaki yalnız bir ağacın gölgesini birlikte izleyeceğiz.

Gökyüzüyle Kucaklaşan Kent.. Blaundos

Blaundos, Uşak ili sınırlarında, Ulubey ilçesine 10 km uzaklıkta bir antik kent. Düzgün ve bakımlı yollarıyla Batı Anadolu'nun neredeyse kalbinde yer alan Blaundos'a her yerden ulaşım oldukça kolay. Uşak'ın sadece halısı ve tarhanasından ibaret olmadığını gösteren Blaundos Kenti, Ulubey Kanyonu'nun içlerine gerdanlık gibi uzanan kıymetli bir mücevher.

M.Ö 4. yüzyılda İskender'in Anadolu'yu fethiyle birlikte bölgeye gelen Makedon askerlerin yerleşmesiyle kurulan kentin geçmişinin elde edilen arkeolojik buluntular sayesinde tunç çağına kadar uzandığı tespit edilmiş. Kentteki epigrafik buluntular ve sikkeler üzerinde Blaundoslular'ın kendilerini ''Blaundeon Makedonan'' Makedonyalı Blaunduslar olarak tanımladıkları görülmüş.

Blaundos kent kapısı

Araçları otopark alanına bıraktıktan sonra; bir kahramana ait anıt mezar, tapınak ve kente su taşıyan bir kemerin izlenebildiği keyifli bir yoldan yürüyerek kentin ana giriş kapısına ulaşılıyor. Ana karaya sadece kuzey yönünde dar bir alanla bağlı olan kente iki tarafında kulelerle desteklenmiş sur duvarının ortasındaki tek kemerli giriş kapısından giriliyor. Kapıdan geçtiğiniz anda, dünyayı ardınızda bırakıp adeta farklı bir evrene adım atıyorsunuz. Gezenler için müthiş, kenti kazanlar içinse zorlu bir başlangıç bu kent kapısı. Zira bu kapıdan geçmek dışında kente giriş yapmak mümkün görünmüyor. Durum böyle olunca; küçük bir kepçe dışında, kentte asırlardır toprakla iç içe geçmiş ayağa kaldırılmayı bekleyen mimari elemanları kaldıracak büyük iş makinalarını kentin içine sokmak imkânsız gibi. Elbette yaşadığımız teknoloji çağında imkânsız diye bir şey yok; sadece maddi yetersizlikler var. Biraz kente yatırım yapılmasıyla bu sorunun aşılabileceği aşikâr.
 
Kent kapısından girince ziyaretçileri Ceres (Demeter) tapınağı karşılıyor. Tapınak, caddelerin birbirini dik açıyla kestiği ve eşit parseller üzerine binaların inşa edildiği Hippodamik plana(Izgara planı) göre kurulmuş olan kentin tam merkezine yerleştirilmiş. Ceres Tapınağı ve hemen önündeki sütunlu cadde üzerinde yoğunlaşan kazılardan izlenildiği kadarıyla, kentin görkemini ortaya koyan mimari elemanların büyük çoğunluğu korunmuş şekilde ve ayağa kaldırılmayı bekliyor.

Blaundos Demeter Kutsal Alanı

Tapınağı geçip kentin uçurumla çevrili uç noktasına ulaştığınızda etkileyici bir tablo karşılıyor sizi. Kentin bir zamanlar büyük bir kamu binasına ait olan bir yapının duvar dolguları yıkılmış olsa da taşıyıcı taşlardan bir bölümü zamana meydan okuyarak birbirine tutunmuş ayakta kalmaya çalışıyor. Blaundos kentinin sembolü niteliğinde olan bu taşların görüntüsü, İngiltere'deki Stonehenge'i anımsatıyor.
 
Dünyanın en uzun kanyonlarından biri olan Ulubey Kanyonu'nun hemen kenarında konumlanan Blaundos, kanyonun derin kıvrımlarının arasında yükselen bir yarımada üzerinde kurulmuş. Hal böyle olunca kentin içinde kanyonun kenarında değil de derin uçurumlarla dünyadan koparılmış bağımsız bir kara parçası üzerindeymiş hissi uyandırıyor insanda. Kentin öylesine büyülü bir atmosferi var ki kent mi gökyüzüne yaklaşmış, yoksa gökyüzü mü kentin hemen üzerine inivermiş anlayamıyor, yerle gök arasında kısacık bir mesafede sıkışıp kalmış gibi bir duyguya kapılıp şaşırıyorsunuz. Bu his zaman ve mekân algısını bir süreliğine sekteye uğratıyor.

Blaundos Bazilika

Kenti gezmeyi tamamladığımızda, tam gün batımına yakın ay ve güneş karşı karşıya geldi. Güneş gitmekte aheste, ay hâkimiyetini ilan etmekte acelede... Birisi doğuda yükselirken diğeri batıda bulutlarla cilveleşmekte... Gökyüzü yeryüzüyle kavuştu kavuşacak, iki eliyle uzansa insan; bir eli aya, diğeri güneşe değecek. Sadece selamlaştılar mı, yoksa bu vedalaşma anı bir görsel şölene mi dönüştü vakit darlığından göremeden kentten uzaklaşmak gerekti. Sırf bu anı sonuna kadar görebilmek için kente en kısa zamanda geri dönmeli... Bu şansı ben yakalayamadım ama Blaundos'a gidecek ziyaretçiler, günbatımını yakalamak için mutlaka vaktini ona göre ayarlamalılar.

Kültürel mirasa, arkeolojiye ve tarihe meraklı gezginlerin bir şekilde yollarını düşürmesi gereken bir kent Blaundos. Alışılmış antik kentlerin ötesinde, atmosferiyle çok farklı bir deneyim ve görsel ziyafet sunmak için sessizce ziyaretçilerini bekliyor. Kentin eserlerini özverili çalışmalarıyla görünür kılan ve kenti daha iyi algılayarak gezmemizi sağlayan Uşak Üniversitesinden kazı başkanı Prof. Dr. Birol Can'a ve ekibine şükranlarımızı sunuyor, çalışmalarında omuz verenlerin ve destekleyenlerinin bol olmasını; toprağın altından çıkardıkları yapı elemanlarını kısa zamanda ayağa kaldırabilmelerini temenni ediyoruz. Sağ olsunlar, var olsunlar.



Taşlara Hayat Veren Bir Karya Kenti.. Thera

Thera Antik Kenti tatil için Muğla üzerinden güneye doğru yol alan gezginler için doğa ve tarihin kucaklaştığı, havası, doğası ve tarihi dokusuyla mükemmel bir uğrak ve kısa süreli mola noktası olabilir.

Muğla- Ula anayolundan 2 kilometre içeride, denizden 800 metre yüksekteki Okkataş adı verilen tepenin güney yamacında yer alan kentin açığa çıkarılan yapıları; kamusal, yaşamsal ve kutsal alanları ile ebedi istirahatgahlarının tamamı kayalar oyularak ve nakış gibi işlenerek oluşturulmuş.

Akropolis zirve kısmında Kibele tahtı olarak tanımlanabilen bir kaya anıtı, tapınağa ait olabilecek bir temel kalıntısı ile sarnıç olabilecek harçlı duvarlara sahip iki yapı kalıntısı bulunduruyor. Kibele tahtının olduğu alan başta Ula Göleti olmak üzere,Ula Ovası ve Yenice Ovasını da kapsayan neredeyse 360 derecelik panaromik bir görsel sunuyor.

Thera Kibele Tahtı
Kibele Tahtı

Akropolisi çevreleyen iç sur ile yerleşim alanını tepe yamacında sınırlayan bir dış savunma duvarına sahip kentin girişinde; ziyaretçileri işçiliği ve görselliğiyle göz dolduran tapınak cepheli kaya mezarları karşılıyor. Çam ağaçlarının oluşturduğu küçük bir koruluğu geçince şehrin ana caddesi üzerinde yürüyüp agoraya ve hemen agoranın kenarında yükselen, basamakları doğal anakaya üzerine işlenmiş tiyatroya ulaşılıyor. Tiyatronun basamakları çok fazla tahrip olmuş fakat bakımı ve temizliği çok güzel yapılmış o nedenle izlerken gözle tamamlanabiliyor.

Tiyatronun hemen yakınında anakayaya oyulmuş bir kutsal alan ve sonradan kiliseye dönüştürülmüş bir tapınak yapısı mevcut.

Kentin üzerine kurulduğu tepenin batı kısmına doğru devam edildiğinde Yenice Ovasının muhteşem manzarası eşliğinde kaya mezarlar, tekne mezarlar, tonozlu oda mezarlar ve kısmen görülebilir durumdaki sanduka mezarlar ile mezar girişindeki kalkan kabartması motifi nedeniyle bir askere ait olduğu düşünülen anakayaya işlenmiş üstte lahit altta loculuslardan oluşan bir anıt mezar kompleksi gezilip görülebilecek eserler arasında.

Anıt Mezar Kompleksi
Anıt Mezar Kompleksi

Mezar yapılarındaki bu dikkat çekici çeşitlilik ve güzellik Thera'nın varlığını sürdürdüğü dönemi içinde oldukça zengin ve renkli bir kent olduğunun da göstergesi olmalı.

Antik kenti gezip ana yola döndükten sonra, bu kez yolun karşı tarafına geçip Ula Göletinin huzurlu ve dingin atmosferinde ister göletin kenarındaki mekanlardan birinde, ister kendi belirlediğiniz bir alanda oturup sıcak/soğuk içeceklerinizi yudumlayarak yorgunluk atabilirsiniz. Hala enerjim tükenmedi derseniz maviyle yeşilin buluştuğu küçük göletin etrafında keyifli bir yürüyüş yaptıktan sonra yolunuza devam etmek de bir seçenek elbette.

Muğla Arkeoloji Müzesi asırlardır doğanın sarıp sarmalayarak toprağın altına gizlediği Thera kentinin yapılarını tekrar gün ışığıyla buluşturmuş; bizlere de gitmek, görmek ve elbette kente hayat vermek kaldı, 



Thera Tiyatro


Thera Kaya Mezarı


Thera Kaya Mezarı


Thera Tonozlu Mezar


Thera Tiyatro ve Agora

Thera Yolu


Neolitik Dönemin Metropolü Çatalhöyük

 Çatalhöyük Konya'nın yaklaşık 52 kilometre güneyinde Konya Ovasının düzlüğünde yerleşim görmüş 9500 yıllık bir ören yeri. Sekiz bin kişilik nüfusu ile Neolitik dönemin en kalabalık yerleşim alanı olduğu düşünülen Çatalhöyük; çatıdan girilen evleri, sokakları olmayan şehir planlamasıyla, duvar resimleri, kabartmaları, heykelcikleri gibi sanat eserleri ve yöneticisiz olduğu düşünülen toplum yapısıyla uluslararası öneme sahip bir yerleşim alanı. Neolitik döneme tarihlenen dünyanın en erken yerleşik düzene geçilerek şehirleşmiş yerleşim yerlerinden biri. O nedenle sadece Anadolu değil tüm dünya tarihi açısından önemli ve bu nedenle UNESCO'nun korunması gereken dünya kültürel miras listesi içinde yer alıyor.

Çatal şeklinde görüntüye sahip iki höyükten oluştuğu için Çatalhöyük ismi verilmiş. İlk yerleşim M.Ö 7500-5500 yılları arasında Doğu Çatalhöyük'te kurulmuş ve bilinmeyen bir nedenle insanlar burayı terk ederek Batı Çatalhöyük'e yerleşmişler. Buradaki yaşam ise M:Ö 5200 yıllarına kadar devam etmiş. Yaşam 2000 yıl boyunca kesintisiz devam ederken birden terkedilmiş.

Antik çağdan demografisi bozulmuş bir kent örneği.. phasalis

Phasalis (Kemer, Antalya) Homeros'un yedi renkli denizine övgüler yağdırdığı Likya'nın doğu sınırlarında  M.Ö 7. yüzyılda kurulmuş; Akdeniz'e doğru bir el gibi uzanan yarımadanın üç tarafında bir birinden korunaklı üç limanla döneminin önemli liman kentlerinden biri. 

Bugün güzelliği, denizi ve doğasıyla göz dolduran kentin döneminde kötü bir ticari üne sahip olduğu, aç gözlü, fırsatçı, düzenbaz, onursuz, dolandırıcı, alçak ve vicdansız insanların yaşadığı bir kent olarak anılıp kötü bir üne sahip olduğu kimin aklına gelir ki?

Kasalarını parayla doldurabilmek için 100 drahmi veren herkesi vatandaşlığa kabul eden Phasalisliler, etrafta ne kadar istenmeyen ve başka kentlerde barındırılmayan hırsız, uğursuz, kaçak ahlaksız insan varsa kentin vatandaşı olmalarının yolunu açmışlar. Bozulan demografik yapıyla birlikte başlayan ahlaki çöküşle, böyle bir ün salmaları kaçınılmaz olmuş haliyle.

Bir ülkenin ahlaki ve siyasi çöküşünü hızlandırmanın en etkili yollarından biri, kontrolsüzce demografik yapısını bozmak değil midir zaten?

kazdağları.. bir efsane bir gerçek hikaye

Balıkesir ve Çanakkale il sınırları içinde, sırtını Anadolu'ya yaslayıp, bakışlarını Ege Denizinin engin maviliğine çeviren Kazdağları, antik çağın ünlü ozanı Homeros'un deyimiyle bin bir pınarlı, vahşi hayvanların anası İda; pınarları gibi tatilin bin bir çeşidini sunuyor gezginlere.

Homeros'un yazdığı İlyada ve Odysseia destanı ve bu destanlarda Kazdağları ile ilgili efsaneleriyle renklenen, dünyanın Alplerden sonra oksijen yönünden ikinci sırada yer alan bu muhteşem doğa harikası tedavi edici şifalı suları ve havasını da taşımış günümüze.

Afrodit'in yakalandığı cüzzam hastalığının çirkin görüntüsünden kurtulup iyileşerek güzelliğine kavuştuğu kaplıcaları bugün de şifa olmakta Güre'de.

Ülkemizin akciğerlerinden biri olan Kazdağları, insanların akciğerleri için de doğal bir tedavi merkezi aynı zamanda. En çok ölüme neden olan hastalıklar sıralamasında 4. sırada yer alan KOAH hastalığına iyi gelen bol oksijenli havasıyla, hem tatil hem tedavi için gelenleri ağırlamakta.

oyunlar ve kehanetin renklendirdiği kent... syedra

Syedra Alanya'ya Gazipaşa istikametine giderken yaklaşık 20 km uzaklıkta Seki Köyü  sınırlarında yer alan bir antik kent.

Antik çağda Pamfilya (Pamphylia) ve Kilikya (Kilikia) arasındaki sınırda kaldığı için sınırlarda yer alan diğer bölgelerin kentleri gibi kimi zaman savaşlar, kimi zaman diplomasi nedeniyle sık sık iki bölge arasında el değiştirmiş. Bu nedenle Syedra'yı antik çağ tarihçilerinden kimi Pamfilya, kimisi de Kilikya'nın  bir kenti olarak göstermişler. Günümüzde kabul edilen görüş ise Syedra'nın bir Kilikya kenti olduğu yönünde.

Antik çağda Kilikya'nın sınırları batıda Korakesion (Alanya) dan başlayıp doğuda İskenderun körfezine kadar uzanan, güneyi Akdeniz'e açılan Kilikya'nın kuzeyi Toros (Taurus) Dağlarıyla çevrelenmiş. Coğrafi özellikleri bakımından kendi içinde farklılık gösteren bu bölgenin, Alanya'dan Mersin'e kadar uzanan engebeli kısmı Dağlık Kilikya (Kilikia Thrakhea), Adana ve Mersin çevresinden oluşan günümüzün Çukurovası olan bölüm Ovalık Kilikya (Kilikia Pedias) olarak adlandırılmış.

balayı tatili için dört mevsim öneriler

Bu aralar ne zaman sayfamı ziyaret edenlerin hangi aramayla geldiklerine baksam; karşıma balayı tatili için öneriler başlığı çıkıyor. Raytingi mi yüksektir, yoksa herkes gideceği yeri ararken nasıl olsa en güzel yeri balayına gidenler bulur mantığıyla mı bu tür aramalarla kendisine gidecek yer bulur bilemiyorum.

İşin ilginç  tarafı Google arama motorunda balayı için gezi önerisi arayanların sayfamdaki gezi yazılarına ve mitolojideki aşk hikayelerine gelmiş olması ki; biraz gezginlerin vardır elbet bir bildiği diyerek, biraz da balayı için öneri arayanları sayfamdan boş çevirmemek amacıyla😀😌 ülkemizin gezilip görülmeye değer yerleriyle ilgili şöyle birkaç tavsiye de ben karalayayım istedim 😃

Yaptığım öneriler balayında sizi memnun eder mi bilemem ama gezmeye, görmeye ve eğlenmeye meraklıysanız belki işe yarayabilir.

bir masaldı amorium.. bir türküdür emirdağ


Günümüzde adı sadece gurbetçileri ile anılır olan, türküleri dilimize dolanan Emirdağ; yaz ayları geldiğinde ülkenin döviz bürosu olmaktan gayrı daha nice güzellikleri barındırır içinde... Dayanışma, yardımlaşma, ihtiyacı olana sahip çıkma, gönüller arasında bağ kurma...

Duygunun kadını erkeği olmaz, hisler söz konusu olduğunda insandır esas olan anlayışıyla; erkekler ağlamaz denen bir dünyada ağıt yakan, duygulara şiir katan erkeği-kadınıyla manidir.. şiirdir.. ağıttır.. türküdür Emirdağ. Bu sebeptendir ülkedeki en zengin halk müziği repertuvarlarından birine sahipliği...


Erkeği ağıt, kadını türkü yakan; yüreği yumuşak, duyguları şiirsel, insani bağları güçlü bir kent Emirdağ. İşte bu bağlar sayesinde olmalı Emirdağlıların tüm kentlere örnek olması gereken; büyük bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma uygulamasını hayata geçirmişliği....