Bazıları
verimli ovaların ortasında.
Bazıları
ise denizin kıyısında.
Tulça
ise bunların hiçbirine benzemez.
O,
bir nehrin hayatının son sayfasında doğmuştur.
Avrupa'nın
kalbinden doğan Tuna, binlerce kilometre boyunca onlarca ülkeye hayat verir.
Önüne çıkan dağları aşar, vadileri geçer, şehirleri birbirine bağlar. Yol
boyunca sayısız ırmağı kollarına alır, büyür, olgunlaşır ve sonunda Karadeniz'e
ulaşır.
Fakat
ilginçtir...
Tuna,
denize kavuşacağı yerde acele etmez.
Sanki
uzun yolculuğunun bittiğini bilir gibi yavaşlar.
Tek
bir yatakta akmayı bırakır.
Kendini
kollara ayırır.
Toprağın
içine usulca yayılır.
Sazlıklara
dönüşür.
Göletlere
dönüşür.
Adalara
dönüşür.
Binlerce
yıldır taşıdığı toprağı son kez usulca bırakır.
Ve
işte tam o anda...
Bir
nehir olmaktan vazgeçip deniz olmaya karar verir.
İşte
Tulça, bu büyük dönüşümün başladığı yerde kurulmuştur.
Burada
hayat, nehrin kıyısında değil; nehrin nefesiyle yaşar.
Evler
suya göre yapılır.
Balıkçılar
suyun ritmine göre yaşar.
Kuşlar
mevsimleri insanlardan önce haber verir.
Rüzgâr
bile sazlıkların arasından geçerken başka türlü eser.
Tulça'yı
anlamak için şehrin sokaklarına bakmak yetmez.
Önce
Tuna'yı dinlemek gerekir.
Çünkü
burayı kuran insanlar değil...
Bizzat
Tuna'nın kendisidir.
Tuna yalnızca Avrupa'nın en uzun ikinci nehri değildir.
O, kıtayı birbirine bağlayan görünmez bir yoldur.
Kimi zaman Roma lejyonlarını taşımıştır sırtında.
Kimi zaman Bizans tüccarlarını...
Kimi zaman Osmanlı kayıklarını...
Kimi zaman da yeni bir hayat kurmak için yollara düşmüş
göçmenleri.
Kralların orduları da onun kıyılarından geçti;
seyyahların merakı da.
Savaşlar gördü.
Barışlar gördü.
İmparatorlukların doğuşuna da şahit oldu, yıkılışına da.
Fakat bütün bunlardan çok daha uzun zamandır yaptığı tek
bir iş vardı.
Hayat taşımak.
Belki de bu yüzden Tuna'nın ulaştığı hiçbir yer birbirine
benzemez.
Her geçtiği coğrafyaya biraz kendinden bırakır.
Kimi yerde bereket olur.
Kimi yerde ticaret.
Kimi yerde medeniyet.
Tulça'ya geldiğinde ise...
Kendisini bırakır.
Çünkü burada artık taşıdığı suyu denize emanet etmeye
hazırlanmaktadır.
İnsan da bu büyük değişime uyum sağlamıştır.
Tulça'da toprağın sahibi insan değildir.
Suyun izin verdiği kadar tarla vardır.
Suyun izin verdiği kadar yol...
Suyun izin verdiği kadar yerleşim...
Burada takvimi bile nehir hazırlar.
Balıkçı ağını suyun yükselmesine göre atar.
Kayıkçı rotasını sazlıkların arasındaki geçitlere göre
çizer.
Kuş gözlemcisi gökyüzünü okumayı öğrenir.
Çocuklar suyun sesini konuşmayı öğrenerek büyür.
Bu yüzden Tulça'yı anlamak isteyen, önce Tuna Deltası'nın
sessizliğini dinlemelidir.
Çünkü bu sessizlik boş değildir.
Sazların hışırtısı...
Kanat sesleri...
Kurbağaların ezgisi...
Uzakta yankılanan bir kayığın motoru...
Hepsi aynı orkestranın parçalarıdır.
Belki de bu yüzden buraya gelen herkes önce manzarayı
seyreder.
Sonra sessizliği dinlemeye başlar.
Bir süre sonra ise fark eder ki...
Aslında sessiz olan delta değildir.
Konuşan biz değilizdir.
Konuşan Tuna'dır.
İnsan, Tuna'nın kıyısına yalnızca su bulduğu için
yerleşmedi.
Onun getirdiği hayatın peşinden geldi.
Çünkü Tuna yalnızca su taşımaz.
Toprak taşır.
Balık taşır.
Kuş taşır.
Tohum taşır.
Kültür taşır.
Bazen de insan taşır.
Belki de bu yüzden Tulça, yüzyıllar boyunca tek bir
halkın değil; birçok halkın ortak evi oldu.
Rumenler...
Türkler...
Tatarlar...
Lipovanlar...
Rumlar...
Ukraynalılar...
Her biri aynı deltaya başka bir dilden seslendi.
Fakat hepsi aynı suyun ritmine uyum sağlamayı öğrendi.
Burada insanlar birbirlerine önce dillerini değil...
Nehirlerini anlattılar.
Çünkü Tuna'nın dili ortaktı.
Bir balıkçının ağına takılan balık, hangi milletten
olduğunu sormuyordu.
Göç eden kuşlar sınır kapılarından geçmiyordu.
İlkbaharda yükselen sular hiçbir haritayı dikkate
almıyordu.
Delta, insanlara belki de en eski gerçeği sessizce
hatırlatıyordu.
Doğa... İnsanların çizdiği sınırları tanımaz.
İşte bu yüzden Tulça yalnızca coğrafi bir geçiş noktası
değildir.
Kültürlerin de birbirine karıştığı büyük bir kavşaktır.
Belki de Tuna'nın insanlara öğrettiği ilk ders de buydu.
Birlikte akmayı öğrenmek.
Yüzyıllar
boyunca nice seyyah Tuna'nın kıyısından geçti.
Kimi
onun uzunluğunu ölçmeye çalıştı.
Kimi
geçtiği ülkeleri saydı.
Kimi
haritalar çizdi.
Fakat
bazıları vardı ki, yalnızca gördüklerini değil; yaşadıkları hayreti de kayda
geçirdi.
İşte
Evliya Çelebi onlardan biriydi.
17.
yüzyılda Tuna kıyılarını gezerken yalnızca bir nehir görmedi.
Yaşayan
bir dünya gördü.
Kış
geldiğinde Tuna'nın üzerini kaplayan dev buz tabakalarını anlattı.
Öyle
kalınlaşırdı ki, nehrin üzerinde at arabaları, yük hayvanları ve insanlar karşı
kıyıya geçerdi.
Sanki
birkaç ay boyunca nehir olmaktan çıkıp kocaman bir meydana dönüşürdü.
Ama
Evliya'nın hayranlığı bununla sınırlı değildi.
Buzun
altında hayat devam ediyordu.
Şeffaflaşan
buzların arasından bakıldığında, dev mersin balıkları ağır ağır yüzüyordu.
Bazen
balıkçılar buzun üzerine büyük delikler açıyor, oksijen almak için bu deliklere
yaklaşan iri balıkları tek tek yukarı çekiyorlardı.
Evliya'nın
satırlarında Tuna yalnızca bir nehir değildir.
Kışın
donan...
İlkbaharda
çözülen...
Yazın
bereket dağıtan...
Sonbaharda
yeniden dinlenmeye hazırlanan yaşayan bir varlıktır.
Belki
de bu yüzden anlattıkları bugün bile masal gibi gelir kulağımıza.
Fakat
o satırların en güzel yanı, bize yalnızca doğayı anlatmaları değildir.
İnsanın
doğayla kurduğu ilişkiyi anlatmalarıdır.
Nehir
donunca insanlar hayatı durdurmamışlardı.
Hayatı
nehre uydurmuşlardı.
Hayvan
kemiklerinden yaptıkları ilkel patenlerle buzun üzerinde kayıyor, karşı kıyıya
yük taşıyor, buzun üzerine çadırlar kuruyor, kahvelerini nehrin ortasında
içiyorlardı.
Bugün
kulağa şaşırtıcı gelen bu manzaralar, aslında Tulça'nın insanlarına dair çok
önemli bir gerçeği anlatır.
Burada
insanlar hiçbir zaman Tuna'yı değiştirmeye çalışmadılar.
Onlar...
Tuna
değiştikçe değişmeyi öğrendiler.
Tuna'nın
yolculuğu burada sona ermez.
Aslında
burada yeniden başlar.
Çünkü
hiçbir nehir denize bir anda kavuşmaz.
Sanki
binlerce kilometrelik yolculuğunun ardından, denize kavuşmadan önce son kez
geriye dönüp arkasında bıraktığı hayata bakar.
İşte
Tuna Deltası böyle doğmuştur.
Her
yıl nehrin taşıdığı milyonlarca ton alüvyon, Karadeniz'in kıyısına sessizce
bırakılır.
İnsan
ömrünün fark edemeyeceği kadar yavaş...
Ama
yüzyılların görebileceği kadar kararlı bir sabırla...
Toprak
büyür.
Yeni
sazlıklar oluşur.
Yeni
adalar doğar.
Eski
göller kaybolur.
Delta
aslında bitmiş bir coğrafya değildir.
Hâlâ
oluşmaya devam eden canlı bir organizmadır.
Belki
de bu yüzden burada hiçbir şey kesin değildir.
Bugün
kayığınızın geçtiği dar bir su yolu, birkaç yıl sonra sazlıklarla kapanabilir.
Bugün
küçük bir ada olan yer, yarın suyun altında kalabilir.
Doğa
burada sürekli yeniden yazar kendini.
İnsan
ise bu büyük yazının yalnızca küçük bir satırıdır.
Belki
de Tulça'nın insana verdiği en büyük ders budur.
Biz
şehirleri kurduğumuzu sanıyoruz.
Oysa
bazen şehirlerimizi kuran şey, yavaşça akan bir nehirdir.
Biz
toprağın bize ait olduğunu düşünüyoruz.
Oysa
delta her yıl sessizce yerini değiştirerek bunun tam tersini fısıldıyor.
Toprak
bile kalıcı değilken...
İnsan
kendini neyin sahibi sanabilir?
Belki
de bu yüzden Tuna Deltası yalnızca biyolojik çeşitliliğin değil...
Alçakgönüllülüğün de öğretmenidir.
Tuna
yalnızca insanları büyütmedi.
Kendisiyle
birlikte yaşayan canlıları da büyüttü.
Bunların
en görkemlisi ise hiç kuşkusuz mersin balığıydı.
Dinozorlar
yeryüzünde dolaşırken o da sularda yüzüyordu.
İmparatorluklar
doğdu...
İmparatorluklar
yıkıldı...
Sınırlar
değişti...
Diller
değişti...
Fakat
mersin balıkları aynı yolu izlemeye devam etti.
Her
yıl Karadeniz'den Tuna'ya giriyor, binlerce yıldır atalarının izlediği yolu
takip ederek yumurtlamak için nehrin yukarılarına doğru yol alıyordu.
Belki
de bu yüzden Evliya Çelebi'nin satırlarında onları görmek insanı şaşırtmaz.
Şeffaf
buzun altından ağır ağır geçen o dev gövdeler...
Aslında
yalnızca bir balık değil...
Zamanın
kendisiydi.
İnsan
ömrüyle ölçülemeyecek kadar eski bir hafızaydı.
Yüzyıllar
boyunca Tuna'nın insanlarına yalnızca yiyecek olmadılar.
Geçim
oldular.
Hatta
bir dönem, Karadeniz'in en değerli hazinelerinden biri sayılan havyarın kaynağı
oldular.
Ne
var ki...
İnsan
bazen en çok değer verdiği şeyi en hızlı tüketiyor.
Barajlar
kuruldu.
Nehirlerin
akışı değişti.
Aşırı
avlanma başladı.
Yüzyıllardır
aynı yolu izleyen mersin balıkları, ilk kez yollarını tamamlayamaz oldu.
Bugün
Tuna'nın eski efendileri sessizce yok olmanın eşiğinde.
Belki
de Tulça'nın en hüzünlü hikâyesi budur.
Bir
zamanlar nehirle birlikte yaşayan insan, zamanla nehre rağmen yaşamaya başladı.
İşte
o gün...
Yalnızca
mersin balıkları değil...
İnsan
da bir şey kaybetti.
Çünkü
doğadan kopan her canlıyla birlikte, insan kendi geçmişinden de biraz
uzaklaşır.
Bugün
Tuna Deltası'nın korumaya çalışmasının nedeni yalnızca birkaç canlı türünü
yaşatmak değildir.
Asıl
mesele...
Avrupa'nın
en eski hafızalarından birini kaybetmemektir.
Çünkü
bazı canlılar yalnızca bir tür değildir.
Bir
coğrafyanın hatırasıdır.
Mersin
balığı da Tuna'nın yaşayan hafızalarından biridir.
Ve
sonra...
Kayığımız
ağır ağır sazlıkların arasına giriyor.
Motorun
sesi kısılıyor.
Rüzgâr
bile sanki daha yavaş esmeye başlıyor.
Bir
süre kimse konuşmuyor.
Çünkü
bazı coğrafyalar insandan sessizlik ister.
Kuşların
kanat sesleri...
Suyun
sazlıklara usulca dokunuşu...
Rüzgârın
kamışların arasındaki fısıltısı...
Hepsi
birlikte görünmeyen bir ezgi oluşturuyor.
Belki
de bu yüzden Tuna Deltası'nın gerçek sesi sessizliktir.
Tam
o anda uzaktan bir türkü yükseliyor.
Nehrin
üzerinde yankılanıyor.
Sazlıkların
arasından süzülüyor.
Kuş
seslerine karışıyor.
Bir
arkadaşımız söylemeye başlıyor.
Sonra
bir kişi daha katılıyor.
Derken
kayığın içindeki herkes...
Aynı
ezgiyi paylaşmaya başlıyor.
Türkünün
sözleri Tuna'nın sularına ait değildir.
Ama
o an...
Sanki
hep oradaymış gibi durur.
Çünkü
insanlar gittikleri coğrafyalara yalnızca ayak izlerini bırakmazlar.
Seslerini
de bırakırlar.
Belki
de yolculukların en güzel tarafı budur.
Gittiğiniz
yerleri değiştirmezsiniz.
Onlar
da sizi değiştirmeye çalışmaz.
Fakat
kısa bir an için...
Birbirinizin
hikâyesine misafir olursunuz.
İşte
gezi dediğimiz şey belki de tam budur.
Bir
şehri görmek değil...
Onun
ritmine kısa bir süreliğine eşlik edebilmektir.
Tulça
bize bunu öğretir.
Tuna
ise bunu binlerce yıldır sessizce anlatmaktadır.
Çünkü
nehirler acele etmez.
İnsanlar
gelir...
İnsanlar
gider...
İmparatorluklar
kurulur...
Yıkılır...
Kuşlar
göç eder...
Balıklar
doğar...
Çocuklar
büyür...
Fakat
Tuna akmaya devam eder.
Belki
de bu yüzden ona bakarken yalnızca bir nehir görmeyiz.
Zamanı
görürüz.
Hayatı
görürüz.
Sabretmeyi
görürüz.
Ve
en önemlisi...
Birlikte
akmayı görürüz.
Tulça'dan
ayrılırken geride yalnızca güzel manzaralar bırakmayız.
Bir
düşünceyi de yanımızda götürürüz.
İnsan,
doğaya hükmettiği ölçüde değil...
Onunla
uyum içinde yaşayabildiği ölçüde büyür.
Belki
de Tuna'nın, Karadeniz'e kavuşmadan önce bize bırakmak istediği son hediye de
budur.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder