Salı

açgözlü kral ve doğanın intikamı.. erysichthon efsanesi


İnsanoğlu daha fazla rant elde etmek ya da daha konforlu bir yaşama kavuşmak için doğayı, yeşili,ağacı, ormanları pervasızca yok ederken; doğanın efendisi değil onun bir parçası olduğunu unutmayan bir kaç duyarlı yürek çaresizce izlemekte bu kıyımı.

Oysa doğayla insanın uyum içinde yaşadığı asırlar öncesinden bu uyumu bozanların akıbetini anlatan ders niteliğinde onlarca efsane bırakmış atalarımız. Mitolojide Teselya kralı Erysichthon (Erysikhthon) ve kralın açgözlülüğünü anlatan; ona benzeyen insanlara ''darısı başına'' diyeceğimiz ibret verici bir sonla biten mit de bunlardan biri.

Teselya'da (Yunanistan'da günümüzde yaklaşık olarak Atina ve Selanik arasında kalan coğrafya) Erysichthon adında hani derler ya ''Allah'dan korkmaz, kuldan utanmaz'' böyle bir kral yaşarmış. Ne tanrılara saygısı ve korkusu varmış, ne insana, ne de dikili ağaca... Ne adaklar sunup tanrıları memnun; ne de hoşgörü ve adaletle yönetip krallığında yaşayan insanları mutlu edermiş. Hırslı, bencil keyfine ve zevkine düşkün insanlıktan uzak zorba bir kralmış.

 erysichthon efsanesi

İşte efsanemize konu olan bu kral; günlerden bir gün sarayına yeni bir ziyafet salonu yaptırmak ister. Kentin yakınlarında bereket tanrıçası Demeter'e adanmış bir koruluğun ağaçlarına göz diker. Krala bu ormanın tanrıçanın kutsal korusu olduğu, asırlık ağaçların altında orman perilerinden tutun da kurtlardan kuşlara pek çok canlının barındığı söylense de kimse dinletemez. Aklına koymuştur kıyımı ve kesimi bir kere...

Adamlarıyla ormanın yolunu tutan kral işe başlamalarını ister fakat kimsenin eli kalkmaz ağaçları kesmeye. Eline baltayı alan kral, korudaki ağaçların içinde adeta başlı başına bir orman olan en yaşlısına, kutsal meşeye yaklaşır evvela. On beş kişinin ancak sarabildiği gövdesi, bulutların içinde kaybolan doruklarıyla bütün ormanı aşmaktadır yaşlı meşenin yüksekliği...  Bedeni tanrıça Demeter'e adanmış yazıt ve dileklerle, el ele verip hoş vakit geçiren ağaç ve orman perileriyle  mabedi gibidir tanrıça Demeter'in.

Kral haykırır uşaklara ''Hep tanrıçanın dediği olmaz. Ne kadar değerli olursa olsun; bu ağacın dorukları yere değecek!!!''. baltasını indirdi indirecek  krala engel olmak ister uşaklarından biri ileri atılarak. Fakat engel olmak ne demek? Gözü dönmüş kralın  baltasının ilk kurbanı olur ve oracıkta can verir. Gözünü kırpmadan bir insanı öldüren ağaç mı dinler hiç? Havada eğri çizen baltası indirir ilk darbeyi... Bir inilti yükselir yaşlı meşeden; yaprakları, palamutları, uzun dalları sararır sallanarak... Uğursuz el devam eder kocaman bir yara açarak...

Peş peşe iner ulu meşeye kralın ve can korkusuna düşen uşakların balta darbeleri.  Kutsal  ağacın gövdesi köklerinden ayrılıp yapraklı dorukları yere değince; ağacın içinde yaşamını sürdüren periden krala yapılan büyük bir lanet kalır geriye. ''Demeter'in çok sevdiği bir Nymphayım  burada oturan... Bir gün bulursun bana ettiklerinin cezasını, budur avuntum'' olur ağaç perisinin son sözleri.

Kardeşlerinin ölümüne başlar ağlamaya tüm ağaç ve orman perileri. Koşup ulaştırırlar bereket tanrıçasına olup biteni. Demeter duyunca saygısız zorba kralın yaptıklarını der ki; suçu cezasız kalmayacak ve düşünür bu  açgözlüye verilebilecek en iyi cezayı.

Dağ tanrıçalarından birini çağırıp; Kafkasların arkasında İskitya diye anılan bölgede yaşayan açlık tanrısı Limos'u bularak ona  vereceği görevi iletmesini ister Demeter. Çünkü tanrıçanın oraya gitmesi aykırıdır doğaya. Ne bereketin olduğu yerde açlık; ne açlığın olduğu yerde bereket bir arada olamazlar doğaları gereği. Tanrıça oraya ulaşması için dağ tanrıçasına kendi hızlı atlarının çektiği arabayı vererek; bu çorak topraklarda yaşayan uğursuzun yanına çok yaklaşmadan, ona kralın içine yavaşça sızması emrini iletmesini ister.

Taşlı bir tarlada seyrek otları dişleriyle, tırnaklarıyla sökerken bulur onu. Dağınık saçları, çökük gözleri, sapsarı yüzü, kaskatı derisinden seçilen bağırsakları, olmayan karnıyla ürkütür dağ tanrıçasını. Demeter'in uyarısı aklına gelir ve açlık tanrıçası Limos'a fazla yaklaşmadan iletir tanrıçanın ondan isteğini.

Limos bereket tanrıçasının buyruğunu yerine getirmek için bir gece kral uykusundayken süzülür yatağına. Kanatlarını açıp, uzanır üzerine yavaşça. Erysichthon'un içine derin bir nefes verir. Öyle bir nefes ki zorba kralın içinin ulaşır en ücra köşesine. Görevini tamamlar tamamlamaz, çekilir yine hüküm sürdüğü bölgeye.

Kral karnında çöreklenen açlığın etkisiyle çeşit çeşit yiyeceklerle süslü düş nedeniyle olmayan yiyecekleri çiğner uykusunda boş yere... Karnının ve bağırsaklarının açlıktan burulmasıyla tatlı uykusundan uyanıp; seslenir hizmetkarlara ''Derhal masayı kurun; havada, karada, denizde yiyecek ne varsa getirin!!!''

Yemekler geldikçe doymak ne kelime, yokluk içinde hissetmektedir yüzsüzce. Ne  bir ulusu doyuracak kadar yemekler; ne okyanusu dolduracak sular yeter uğursuz krala. Hani güçlü yanan ateşin üstüne ne atılsa yutar ya; tıpkı öyledir açgözlü kral da... Ne varsa yemekte; yedikçe daha fazla acıkmakta, acıktıkça istemektedir misliyle...

 erysichthon efsanesi

Derin bir uçurum nasıl düşeni yutarsa; kralın midesi de yutar babadan kalma ne varsa... Geriye bir kızı kalır para edip yiyecek sağlayacak; son çare götürür satar kızı Mestra'yı da köle niyetine pazarda.. Bir zamanlar deniz tanrısı Poseidon'la sevgili olan kız; çaresizce uzatır ellerini denize ve yalvarır bir zamanlar sevgisini kazandığı tanrıya. Mestra'nın yakarışlarını duyan deniz tanrı şekilden şekile girebilme yeteneği verir genç kıza.

Kızının kimi zaman kuş, kimi zaman, öküz, kimi zaman kısrak biçimine girme yeteneğini fark eden açgözlü baba; defalarca satıp kandırır alıcıları. Bir müddet daha her satıştan sonra şekil değiştirip kaçıp gelen genç kız, gelir kapısı olur yiyecek bulmadan doymayan babasına.

Ne varsa yutar kralı tüketen açlık. Ne yese; yediği daha da çoğaltır azdırır açlığını. Artık hiç bir şeyin doyuramadığı kral Erysichthon başlar kendi kendini yemeye, parçalamaya... Gittikçe eksilip yok olur gövdesi uğursuzun... Darısı diğer açgözlülerin başına olsun...


 erysichthon efsanesi








Pazar

antik çağda enflasyon ve ekonomiye dair kararnameler

Tarih öyle ilgi çekici ve şaşırtıcı bir alandır ki geçmişte geziniyorum diye düşünürken sizi bugüne getiriverir. Şöyle yaşandığı yılları ve olayın kahramanlarının isimlerini bir kenara atsanız; bugünün olaylarını okuyormuşsunuz hissi uyandırır kişide. Ekonomi, enflasyon, kararname gibi terimler şu aralar havada uçuşurken yaşadığımız coğrafyanın 1700 yıl öncesine Roma İmparatorluğu dönemine doğru akalım.

Roma İmparatorluğunun geç dönemlerinde önlenemeyen yüksek enflasyon ve sürekli yükselmesinin önüne geçilemeyen fiyatlarla mücadele etmenin çözümü; ekonomiyi düzeltecek kararlar yerine polisiye tedbirlerin uygulandığı kararnameler çıkararak bulunmaya çalışılmış.

aizanoi macellum
                             Aizanoi Macellumu ve Duvarlarında Dioclatianus Kararnamesi

İlk kararname örneğimiz günümüzde İzmir ili Selçuk ilçesi sınırlarında yer alan, antik çağda İyon kentlerinden biri olan Efes'ten. Magnesia (Ortaklar, Aydın) kenti yakınlarında bulunan fakat Efes'e ait olduğu kabul edilen bu yazıtta; Romalıların Asya eyalet valisinin fırıncıların yaptığı bir eylemi durdurmak için çıkardığı bir kararname (Edictum) yer alıyor.

Bu kararname zarar eden fırıncıların ekmek fiyatları için yaptıkları eylemi sonlandırmak ve tekrarında uygulanacak cezaları bildirmek için çıkarılmış. Verilecek ceza için uygun görülen yöntem ise günümüze hiç yabancı değil. Kararnamenin son satırları sanki o döneme ait değil, daha dün yazılıvermiş gibi.

''...anlaşmalara göre...
... bunun bir sonucu olarak, pazar yerindeki fırıncıların küstah ve sorumsuz isyanları yüzünden kimi zaman kamu düzeni bozulmaya yüz tutar. Böyle durumlarda fırıncılar hemen tutuklanmalı ve yargılanmalıdır.
Ama kentin huzuru ve mutluluğu onların ceza almalarından daha önemli olduğu için ben ister istemez onları bir kararname ile yola getirmeye karar verdim.
Bu durumda fırıncılara emrediyorum ki (bundan böyle) dernek toplantıları düzenlemeyecekler ve kanunsuz eylemlere önderlik etmeyeceklerdir.
Tersine halkın huzuru için yapılan düzenlemelere tam olarak uyacaklar ve kentin zorunlu ekmek ihtiyacını hiç aksatmadan karşılayacaklardır.
Bundan böyle eğer herhangi biri bu emre aykırı olarak toplantı düzenlemeye veya bir kargaşa ya da ayaklanma çıkarmaya kalkışır ve yakalanırsa bu adam tutuklanacak ve hakettiği cezayı alacaktır.
Ve eğer biri kente karşı gizli bir komplo hazırlamaya cüret ederse ayrıca o kişinin ayağına ''Bu kişi bir çete üyesidir'' diye bir damga vurulacak ve böyle bir adamı barındıran kişiye de aynı ceza verilecektir'' Prof.Dr Hasan Malay

Gelelim diğer örneğe; antik çağın en ünlü ekonomik kararnamelerinden biri  Dioclatianus'un yüksek enflasyonla mücadele için çıkardığı kararnamedir. M.S 284 yılında tahta oturan Dioclatian son elli yılda iç savaşlarla iyice güçsüz düşen; yüksek enflasyon, kötü ekonomi ve kargaşa içinde bir imparatorluk devralır. Kendisine ''Efendi ve Tanrı'' anlamına gelen bir unvan seçer (Dominis et deus yani Dominate). Halkın içine çıkmayan gizemli ve mesafeli bir imparator imajı yaratır. İdari ve askeri reformların yanında M.S 301 yılında çıkardığı kararnameyle ekonomik alanda da tedbirlere başvurur.

Bu kararname ile binden fazla ürünün üst fiyatı ile tüm maaşlar sabitlenir. Üst sınırı aşan tüccarlar ölüm cezasıyla yargılanacaktır. Kararname ekonomiyi düzeltip enflasyonun yükselmesini engellemek bir yana; malların karaborsaya düşmesine ve kıtlıklara neden olur. İmparatorluğun hakim olduğu geniş coğrafya içinde bazı bölgelerde yok hükmünde sayılır. Sonrasında başarısız bir kararname olarak uygulamadan kaldırılır.

Kendi dinamikleriyle yol alan ekonominin polisiye tedbirlerle istenilen çizgiye getirilmesinin mümkün olmadığının bir göstergesi olarak Dioclatianus'un kararnamesi bugün başta Aizanoi (Çavdarhisar) kentinin macellumunda (Borsa binası) olmak üzere, bazı antik kentlerin macellumunu süslemekte.

Gıda maddelerinden tekstile, ulaşımdan ev eşyasına, aklınıza gelebilecek günlük yaşantıda kullanılan her türlü maddenin fiyatının üst limitini belirleyen bu kararnamenin; Roma İmparatorluğunun çöküşünü yavaşlatmak bir yana hızlandırdığını söyler o dönemin bazı tarihçileri.

Kararname Roma'yı rahatlatmakta pek işe yaramasa da günümüz araştırmacılarının çok işine yaradığı kesin. M.S 4. yüzyılda her türlü ürün ve hizmetin değeriyle ilgili paha biçilmez bir bilgi kaynağı bırakmış geleceğe. Bizim kararnamelerin kime ne faydası olacağını da tarih söyleyecek herhalde.




Cumartesi

bir köyüm olsa



köy
                                                                Köyde Yaşam (Ressam Mehmet Pesen)

Bir köyüm olsa;
tesadüfen orada doğduğum için değil;
o köyde yaşamayı
kendim seçtiğim için benim diyeceğim...
Bir köyüm olsa
şöyle sokaklarında karşılaştığımda,
yüzünde kocaman gülümsemeyle bana
''Günaydın'' ya da ''İyi akşamlar''
diyen insanların dolaştığı.
Ve herkes isim isim seslense
selamlarken birbirini dostlukla;
hiç yabancı görmese
her gün bin bir çeşit insan görmekten
yorgun düşen gözlerim.
Kapısından geçerken
kahve kokusu duyduğumda
kapısını çalıp fincanına;
kadeh çınlaması duyunca
girip kadehine ortak olsam komşuların... 

Kocaman bir bahçesi olsa mesela köyün; 
toplasak meyve sebzeleri eş dost bütün köylü,
köyün mahzenini doldursak
kırk kişinin ezdiği üzümlerin şırasıyla,
Onlarca kişi reçel kaynatsak
bahçemizde yetiştirdiğimiz meyvelerden;
yağımızı çıkartsak bereketli zeytin tanelerinden...
Fırında ekmeğimizi pişirmek için toplansak mesela
ve bölüşsek ilk çıkan sıcacık ekmeği...
Siyaset nedir bilmese köy halkı;
din, dil, mezhep ne demek bir haber olsa...
Soyumuz kapı numarası,
işimiz bahçe sırası,
kültürümüz insanca yaşamak olsa sevgiyle...
Başımız ağrıdığında bir ağrı kesici için eczane;
çalacağımız en yakınımızdaki kapı,
ekmeğimiz bittiğinde market;
bir ses uzaklığımızdaki komşumuz olsa...

Kadehimi her havaya kaldırdığımda aynı anda;
üç kadeh, beş kadeh
yirmi beş kadeh uzansa yukarıya
sevgiye ve sağlığa kalkan...
Dolabımda köyümde yetişen sebze,
masamda köyümün bahçesinden meyve,
kadehimde köylülerimle yaptığım şarabım olsa.
Bir enstrüman sesi duyduğum kapıya
yüklensem hiç teklifsizce,
şarkı söyleyenin ses versem sesine...
Bahçemde çayıma bir dilim kek eşlik ederken,
bir kaç komşu yetişse
paylaşsa tabağımdakini iki satır sohbetle;
muhabbetin demi çayın demini geçse kat kat...

Köylümün köylümden tek beklentisi
paylaşmak olsa; mutluluğu, dostluğu,
bir dal meyveyi, bir dilim ekmeği,
bir bardak çayı, bir kadeh şarabı, kederi ve neşeyi...
Tek dünyalığımız
paylaştıkça büyüyen mutluluğumuz olsa..
Adı keyif olsa, keşif olsa, kültür olsa,
kardeşlik olsa köyümün.
Ve yıllar sonra köye gelenlere
şöyle anlatsa köyü gezdirenlerden biri;
''Bu köyü kuranlar,
mutlu olma çabasındaki ebedi öğrencilerdi;
dinleri vicdan; soyları insandı.''







anaya ağıt



Tabiat ana her bahar;
ağaçları giydirdiği bembeyaz gelinlikle,
toprağı yemyeşil örtüsüyle kaplar;
gözlerimiz neşeli bir gülüşle baharı karşılardı..
Hep öyle olacak sanırdım...
Hep orada kalacak...


Heyhat!!!
Bu bahar..İşte bu bahar;
toprağın örtüsü başka bir yeşil,
ağaçların giydiği başka bir beyazdı.
Ne bereketli toprak var şimdi, ne verimli ağaç.
Bakışlarımızda sadece keder kaldı...


Gözlerine baksam kalbim,
ellerinden karnım doyardı.
Günlerim yetip de
ayrılık vakti geldiğinde;
nazarı nazarlığım,
duası yol açıklığımdı.


Öyle bir duygulu bakardı ki;
dokunsam ağladı ağlayacaktı.
Halimden bir o anlar,
derdime bir o yanardı.
Sinesi çok odalı evim,
kolları kuş tüyü yatağımdı.


Şimdi geriye ne kaldı?
Acıdan sızlayan bir yürek;
özleye özleye,
kuruyup giden bir bellek...
Başka ne kalacak?
Ne kalacak?