5 Temmuz 2020 Pazar

kazdağları.. bir efsane bir gerçek hikaye

Balıkesir ve Çanakkale il sınırları içinde, sırtını Anadolu'ya yaslayıp, bakışlarını Ege Denizinin engin maviliğine çeviren Kazdağları, antik çağın ünlü ozanı Homeros'un deyimiyle bin bir pınarlı, vahşi hayvanların anası İda; pınarları gibi tatilin bin bir çeşidini sunuyor gezginlere.

Homeros'un yazdığı İlyada ve Odysseia destanı ve bu destanlarda Kazdağları ile ilgili efsaneleriyle renklenen, dünyanın Alplerden sonra oksijen yönünden ikinci sırada yer alan bu muhteşem doğa harikası tedavi edici şifalı suları ve havasını da taşımış günümüze.

Afrodit'in yakalandığı cüzzam hastalığının çirkin görüntüsünden kurtulup iyileşerek güzelliğine kavuştuğu kaplıcaları bugün de şifa olmakta Güre'de.

Ülkemizin akciğerlerinden biri olan Kazdağları, insanların akciğerleri için de doğal bir tedavi merkezi aynı zamanda. En çok ölüme neden olan hastalıklar sıralamasında 4. sırada yer alan KOAH hastalığına iyi gelen bol oksijenli havasıyla, hem tatil hem tedavi için gelenleri ağırlamakta.

Hasan Boğuldu, Şahinderesi, Mıhlıçay gibi İda'nın denize doğru koşan bin bir pınarından bir kaç tanesini ziyaret etmek, buz gibi sularında serinlemek ziyaretçilerine Kazdağlarının sunduğu ayrıcalıklardan sadece bir tanesi.

antandros
                                              Antandros Antik Kenti, Altınoluk

Sadece efsane yetmez biraz da tarih diyenler için Akçay ve Altınoluk beldelerinin arasında yer alan, bir zamanlar gemi yapımındaki ustalığıyla ünlenen, zenginliğini M.Ö 8-7. yüzyıllardan göz alıcı mozaiklerle süslenmiş bir villanın kalıntılarıyla günümüze ulaştıran, adı Troya savaşı kahramanlarından Aeneas ile özdeşleşen Antandros antik kenti Kazdağları ziyaretçileri için tatmin edici bir seçenek.
                                       
Antik limanında hala deniz keyfi yapmak isteyenleri ağırlayan Assos bu bölgeye gelip uğranmadan geçilemeyecek bir kent. Behramkale beldesinin otantik sokaklarından geçilerek ulaşılan ören yerinin agorasını gezmek, tiyatrosunda bir nefes dinlenmek ve günümüze ulaşan kent surlarını görmek gerek. Topografik olarak dik bir yamaçta teraslar üzerine yerleştirilen sosyal yapıları yürüyerek dolaşabilmek için sıkı bir kondisyon gerek. Zira kent limandan sıfır rakımda başlayıp, akropolde yaklaşık üç yüz metreye ulaşıyor.
mıhlı çayı taş köprü
                                                Mıhlı Çayı Taş Köprü, Küçükkuyu

Antik çağın gezgin kitaracısı Stratonikos Assos'a gelip dimdik yamaçlarda konumlanmış kenti görünce ''Tanrı erken ölmesini istediği kişileri Assos'a bırakır'' diyerek kentteki sürekli tırmanış ve inişle geçecek yaşamın zorluğuna dem vurur.

Aristo'nun M.Ö 348-345 yılları arasında bir süreliğine Assos'lu bir kadınla evlenip burada ikamet etmesi ve kentte bir felsefe okulu açması bu muazzam kentin güzelliği ve zenginliğinin yanında felsefeyle de anılmasına neden olur. Assos'da Aristo ile başlayan felsefe günümüzde de canlı tutulmaya çalışarak her yıl uluslararası felsefe toplantılarına da ev sahipliği yapmakta.
Assos antik kentinin akropolünde, Athena Tapınağının sütunları arasında gün batımını izlemek ise Kazdağları tatilinin en büyük ödülü olsa gerek.

Gözlere ve ruha mükemmel bir ziyafet çekmek için; otantik mimarisinin korunduğu Yeşilyurt, Adatepe, Kızılkeçili, Tahtakuşlar, Küçükçetmi gibi Kazdağlarına yaslanan köyleri gezmek; Adatepe Köyü yakınında yer alan Ege Denizinin ve Edremit Körfezinin ayaklar altına serildiği müthiş manzarasıyla Zeus Altarını ziyaret etmek olmazsa olmazı Kazdağlarının.

zeus altarı
                                                      Adatepe Zeus Altarı

Adatepe köyünde 3 bin yıl öncesinden bir efsaneyle, yüz yıl öncesinden gerçek bir hikayeyi anmak ve her gerçeğin yüzyıllar içinde eklemeler çıkarmalar ve hayal gücünün de kullanılmasıyla birer efsaneye dönüşeceğini farketmek de sizlerin elinde tabii. Tıpkı Adatepe köyündeki Zeus Sunağında Zeus ve Hera'nın efsanesi ile günümüzde Adatepe zeytinyağı müzesinin amblemi olan Refika'nın belki de gelecekte efsaneye dönüşecek hikayesi gibi...

Troya'da savaş tüm hızıyla devam etmekte, tanrılar tanrısı Zeus tanrılar tarafından savaşın seyrini değiştirecek bir adaletsizlik yapılmasın diye İda Dağının (Kazdağları) doruklarında gözlerini kırpmadan bu savaşı izlemektedir. Savaşta Troyalılar üstünlüğü ele geçirmiş, Akalı askerleri önünlerine katmış kovalamaktadırlar Troya ovasında. Akalı yiğitlerin destekçisi Hera, Athena ve Poseidon, Zeus'tan korkularına müdahale edemeden izlemektedirler çaresizce.

İşte o anda kocası Zeus'un dikkatini başka yöne çekip, Akalı askerlere yardım etmek için bir fikir gelir Hera'nın aklına. Tanrıça Afrodit'e koşup başlar planını uygulamaya. Gerçeği söylemeden ustaca bir yalan uydurup Afrodit'in takınca erkeklerin aklını başından alan sihirli memeliğini ödünç ister Hera. Troyalıların yanında yer alıp onları destekleyen Afrodit, Okeanos ve Thetys'in kötü giden evliliğini kurtarmak için Thetys'e vereceği yalanına inanıp sihirli memeliği uzatır Hera'ya.

zeus ve hera
                                  Zeus ve Hera (Avusturya Parlamento Binası, Viyana)

Memeliği kuşanan Hera en güzel giysileri giyinip, tanrısal kokuları sürünerek Zeus'un yanına gitmek için koyulur yola... Planının geri kalanını uygulamak için önce Uyku tanrısı Hypnos'a uğrar düzenbaz tanrıça. Hypnos'a kocasıyla sevişmesinin ardından Zeus'a tatlı bir uyku verip onu uyutması karşılığında altın tahtını teklif eder. Uyku tanrısı reddeder bu teklifi... Taht kıymetlidir fakat Zeus'un gazabını göze alacak kadar da değil elbette... Öyle kolay değildir baş tanrı istemeden onu rızası dışında uyutmak... Böyle bir şeye cesaret edince sonuçlarına katlanmak...

İstediğini yaptırmayı kafasına koyan Hera, bu kez başka bir teklifte bulunur uyku tanrısına. Ne zamandır üç güzeller diye bilinen zerafet tanrıçalarından birinde; Pasithea'da gözü olduğunu bilmektedir Hypnos'un kurnaz tanrıça. Kendisine yardım etmesi karşılığında Pasithea ile birliktelik vadeder uyku tanrısına. Eeee aşk bu; Pasithea'yı duyunca açılıverir Hypnos'un uykunun mahmurluğunu taşıyan gözleri. Ne Zeus korkusu kalır, ne baş tanrının öfkeyle kendisine keseceği cezanın endişesi.

Her ne kadar söz verse de kaypaktır tanrılar. Bir elini toprağa diğerini yeminlerin teminatı Styks nehri üzerine koyup ant içmesini ister tanrıçadan Hypnos. Böylece Pasithea'yı kendisine vereceğine dair en büyük yeminini yapar Hera. Hypnos kuş şekline dönüşüp Zeus'un yakınlarında bir çam ağacının dallarına tüneyerek, beklemeye başlar sırasının gelmesini.
zeus ve hera
                                            Zeus ve Hera (Rubens, 1622-1625)

Hera İda'nın doruklarında savaşı izleyen Zeus'u bulur ve işveli adımlarla yaklaşır kocasına. Sihirli memeliğin ve Hera'nın etrafa yaydığı mis kokuların etkisiyle, karısını gören tanrının ateşli bir aşk düşer yüreğine. Evlilik gecelerinde bile bu kadar güzel görünmemiştir Hera ona. Hemen oracıkta birlikte olmak ister işveli karısıyla. Amacı bu değilmiş gibi nazlanır entrikacı tanrıça kocasına. Tanrısal odaları ve yatakları varken nasıl birlikte olabilirler böyle ulu orta? Zeus yemyeşil çimlerden bir halı serer altına. Sonra altın bir bulutla çevreler masmavi gökyüzünü.

Hera'nın aşk oyunlarıyla yorduğu Zeus'un yanına, saklandığı ağaçtan süzülerek yaklaşır Hypnos. Zeus'un gözlerini karşı konulması imkansız tatlı bir ağırlık kaplar. Göz kapaklarındaki ağırlığa daha fazla direnemeyen baş tanrı, yavaş yavaş teslim olur bedenini saran uykunun ağırlığına.

Uyku ve Aşk'ın yola getirdiği Zeus mışıl mışıl uyurken,  Hypnos'dan tanrı Poseidon'a Zeus'un uyuduğunu, gidip Akalı askerlere yardım etmesini söylemesini ister Hera. Haberi duyan Poseidon yetişir Akalara... Cana ve gayrete gelir yenilmek üzere olan ordu. Toz duman olur ortalık. Zeus gözlerini açtığında; Hektor kanlar içinde yerde yatmakta, Troya'nın talihsiz yenilgisi yaklaşmaktadır.

Rivayet odur ki, Hera'nın Zeus'un başını döndürdüğü İda'nın doruklarındaki o yer; günümüzde Kazdağlarında Adatepe köyü yakınlarındaki Zeus Sunağı'nın olduğu yerdir. Zeus Sunağındaki muazzam manzara zaten bir insanın başını döndürmeye yeterlidir. Gidip Ege'yi buradan izleyenler, eminim buna hak vereceklerdir... Görmeyenler içinse büyük bir kayıp demekten başka elden ne gelir?

Refika
                                                                 Refika

Gerçek hikayeye gelirsek; hikaye  yine Adatepe köyünde geçmektedir. Kurtuluş savaşı öncesinde Anadolu'nunpek çok yeri gibi bu köyde de Rumlar ve Türkler bir arada yaşayıp dostluklar kurup kardeşçe yaşayıp gitmektedir. Tarlalarını birlikte ekip biçmekte, bereketli zeytin ağaçlarını hep birlikte silkeleyip, eğlencelerini birlikte yapmaktadırlar.

Takma adı Refika olan köyün güzel Rum kızı ise güzelliği, iyiliği, sesi ve neşesiyle düğünlerin, zeytin bahçelerinde ter döken köylülerin vazgeçilmezidir. Türküyle,Rumuyla çok sever bütün köylü  güzel Refika'yı. Savaş başlayıp kardeşlik bitince ve o kara günler sona erip mübadele kararı verilince; diğer tüm mübadiller gibi doğduğu topraklardan kopup gelenlerden ve gönderilenlerden biridir Refika da.

Refika'nın gidişine çok üzülür bütün köylü. Türküler yakılır güzeller güzeli Refika'nın ardından. Aradan yıllar geçer. Sakız adasında duvarları süsleyen bir tablo acaba Refika mıdır sorusu uyandırır akıllarda. Köyün artık yaş almış sakinlerinden birine gösterilince fotoğraf belki gönlünün oolmasını dilediğinden, belki anılarında yer eden Refika'ya benzediğinden belki de gerçekten Refika olduğundan ''Evet bu Refika'' der yaşlı köylü.

Bu tablonun sahibi güzel kadın Refika mıdır değil midir bilnmez ama rivayete göre Yunanistan'da güzellik yarışmasının kazanan ilk güzelidir. Bugün Adatepe Zeytinyağı'nın amblemine dönüşmüş  güzel Refika. İşte gerçekle başlayıp efsaneye dönüşmeye başlayan bu hikaye; gelecekte tamamen efsaneleşecek ve gerçeklik kısmı unutulacaktır belki de.

                                             Refika'nın Türküsü (Adatepe Yolunda)








tekne ve fareler


Aynı gemide giden
yolcular idik;
yelkenleri ters yüz eden
güçlü bir fırtına yedik.
Sallandı tekne
dalgalarla hafiften;
kim kaldı kim gitti
diye bakınır iken,
heyecanlı bir telaş,
bir koşturma farkettik.

Farelerdi bir oraya
bir buraya kaçışan;
peynir ekmeğe ortak olup,
aynı kapta
yemek yiyip su içen.
Balçıkta çırpınır iken
elinden tuttuğumuz,
sonra silkeleyerek
tüyünü parlattığımız
en toraman fareydi
güverteden ilk eksilen.

Zamanla dindi fırtına,
duruldu sular biraz.
Hiç bir tekne elbette
zorlu yolundan kalmaz.
Güvenli denizlerde
devam ederken yola;
kim kaldı güvertede
kim oldu sularda alabora
teknenin umrunda olmaz

Tekne sağlamsa eğer;
güçlü fırtınalarda
öyle yelken kapatmaz.
Gövde sarsılsa bile,
doğrulup yolu bulur;
kolay kolay da batmaz.
Açık denizlerde;
kimi ufku tararken
kimi kendi bulandırdığı
sığ sularda boğulur.
 N.DENİZ

insan

Yağmur nasıl düşmeye
başlıyorsa gökyüzünden yere,
ağır ağır tane tane;
insan da yaşamın içine...
öyle düşmekteydi.
Ha yağdı ha yağacak diye
bakarken
düşen nazlı tanelere,
iki tanenin düşmesi arasındaki
o upuzun zaman;
doğdu doğacak
emekledi emekleyecek devriydi.
Yağmurun yağışı hızlandı;
zamanın akışı hız kazandı.



Ardı arkası kesilmeyen
yağmur taneleri,
ve hızını alamayan
rüzgar gibi;
havayı yararak
koşmaktaydı.
Sanki sele kapılıp
savrulan toprak,
sel suyu gibi allak bullak
ve suyla yoğrularak...
Yokuş aşağı iner gibi
önüne geleni içine katarak;
kum, taş, çakıl
ot çöp börtü böcek,
tohum, çiçek,
çalı çırpıyla çoğalarak
ve çoğaldıkça
daha çok bulanarak...
Nefes nefeseydi artık...
Bir düzlükte durmalı;
yükünden kurtulup
durulmalıydı.

Ovada göllendi,
koşarken topladıkları
yavaşça dibine çöreklendi.
Kimi tohum içinde filizlendi,
kimi bitki aromasını verdi.
Dinlendikçe ağır ağır
demlendi;
demlendikçe berraklaştı
açıldı rengi.
Dolan havzanın
ağır ağır boşalması gerekti.
Bulduğu meyilden,
durulan suyu yavaş yavaş
uzaklara doğru aktı;
coşkulu sel suyu değil
artık duru bir kaynaktı.

Aktığı yerlerden toplamak
değildi artık derdi...
Bulduğunu alarak değil,
suyundan vererek ilerledi;
geçtiği yerleri besledi.
Kah değdiği yerler yeşerdi,
kah yeni filizler verdi.
Yaş kemale erdi;
elbette alma zamanı değil,
verme zamanıydı şimdi.
N.DENİZ

başeğmezlik hikayesi


Bir başeğmezlik hikayesi anlat.
Öyle bir hikaye olsun ki
ruhu uysallıkla eğilirken aklının önünde;
aklı sınırlarının aldığı,
hiç bir gücün önünde dize gelmesin.
Özgür olmak için çırpınırken kalbi
ve sınır tanımazken bilgiye aç yüreği,
serpilip boy veren ulu bir kavak gibi
hiç kimsenin yolunu
kesmesin.

Açılmak için sıralanmışken kapılar
ve  biri omuz vurup girsin içeri
uzanıp uyusun diye özlemle beklerken
hedefinden bi haber sedirler;
uykusuzluk ölüm kadar ağır
çökse de bedenine,
rehavetle gözlerini kapatacak
hiç bir kapıyı
açmasın.

Renkli taşlarla döşeli
sonu nerede biteceği belli olmayan yollar,
üzerinde ahenkle adımlayacak
ayaklarla öpüşmek
ve kendi yolunda yürütmek için
ölesiye  hasret duyarken;
çetin ve engebeli de olsa doğru yolu,
davetkar bakışlarla kendi yoluna çağıran
göz alıcı taşlara
basmasın.

Mis kokulu çiçeklerin çevrelediği bahçede
yılların yorgunluğunu taşıyan,
doğada yarı uyku, yarı yok oluşa
terk edilmiş bir ayağı kırık tabure,
işe yaramazlığını unutup
kendi ağırlığını bile taşıyamazken;
kendisini var olma amacına döndürecek
birini beklerken ümitsizce,
yorgunluktan tükense de
oturmasın.
N.DENİZ

lahana


Lahana
deyip geçiyorlar sana
tıpkı;
konuşup düşünebildiğini
düşündükleri,
iki ayaklı her canlıya
insan
dedikleri gibi...
İşine gelmeyen
gazından
ederken şikayet;
işine gelenin
saymakla bitiremediği,
yapraklarında barındırdığın
vitaminden minerale
bin bir meziyet.

Yok aslında
insandan bir farkın;
sarıp sarmalarken sen
içini dışınla;
katmer katmer
sarmakta insan da
içini dışıyla...
Senin dışında
kalınlaşan kabuklar
korurken altındaki
tazecik filizi;
kimi insanın örtüsü
saklamakta
içinde yatan
cin fikirli iblisi.

Lahanayı soydukça
altta taze yapraklar,
ve dışının saklayıp
özenle koruduğu
lezzetli güzellikler...
kimi insanı soysan
çıkacak ortaya
içinde olmadık
fikirler, düşünceler,
fenalık ve kemlikler;
hatta kabuğun bile
saklayamadığı
akla gelmedik
kötülükler.

Belli ki üstteki kabuğa
pek de bakmamak gerek...
Aslında insan için 
lahana gibi olabilmek
en büyük meziyet…
 N.DENİZ

kumdaki yengeç


Buluşmak için denizle
yalpalayarak ilerledi
kumda yengeç;
bir adım, bir adım daha...
Deniz uzanıyordu kumlara
karşılamak için yengeci
köpüklü dalgalarla; 
bir dalga bir dalga daha...
Deniz ilerledi..
Yengeç ilerledi..
Ve karşılaştılar 
sanki ilk defa buluşur gibi.

Suların narin çarpışıyla
yengeç  sersemledi;
kibarca çekti kendini 
deniz geri.
Yengeç kumlarda 
alabora olmuş
öylece beklemedeydi.
deniz geri gelsindi
ve kendisini
belki de unuttuğu
yaşam kaynağında 
tutsundu. 

Can suyu verir gibi
yengece
bir hamle daha yaptı 
deniz;
alamadan içine 
isteksizce çekildi geriye.
Gömüldüğü kumun içinde
bir ayağı yaşamda,
bir ayağı ölümde
unuttu belki yengeç;
onun yaşam kaynağı
kumlar mıydı deniz mi?

Tam öldü 
ölecek derken
ve kendinden geçmişken;
üçüncü dalgada 
denizin içindeydi.
Sularda süzülürken
anımsadı
unuttuğu gerçeği;
onun yaşam alanı 
kumlar değil denizdi.
N.DENİZ

tekme


Haydi;
bir koşu dolan gel oradan;
bir kaç kelam edelim
havadan sudan...
İstemiyorum öyle
uzun uzun
zamanıma katmanı zamanından...
Kucağımda
mis kokunu içime çekecek,
okşarken
kara saçların yüzümü;
başını göğsüme basacak kadar...

Çok değil;
serçenin kapandaki yemi
bir çırpıda alıp kaçtığı,
Sevgiyle gülümsemenin
değdiği kalbi ısıttığı,
Lodosun saçları
sıyırıp geçtiği an kadar..

Çok mu geldi bu süre?
Öyleyse;
açmadan gözlerini
daha dünyaya,
düşmeden
ete kemiğe bürünüp
kucağıma;
şöyle okkalı bir tekme
savurduğun an kadar...

N.DENİZ

çaresizlik

Hani darda kalır ya insan...
mengeneye sıkışmış gibidir yüreği?
Ve öyle bir ezilmektedir ki;
tıpkı kapana ayağını kaptırmış
ve derin kuyuya yuvarlanmış
bir kaplan gibi...



Nasıl çırpınırsa kapanla
kuyunun ağzı arasında kaplan?
Nasıl uzatırsa ellerini yukarı
ve nasıl çekerse kapanda
sıkışarak ezilmiş ayağı kaplanı geri?
Ve nasıl eklenirse
bu durumda bir sırtlanın
pençesine düşme endişesi?
Acı ve umutsuzluk
nasıl çökerse yüreğine,
nasıl vurursa gözlerine kederi?

İşte böyle bir çaresizlik benimki.
Ne ellerimle tutunabilmek,
ne de ayaklarımı kapandan
kurtarabilmek mümkün.
Ne umutsuz bir bekleyişle
kör kaderi değiştirmek;
ne de acıyı hafifletmek
ve özgürce koşabilmek…
N.DENİZ

soba

Ah işte yine tıka basa
doldurdular içimi.
Altını döşediler
üstü alevlendikçe
yavaş yavaş yanacak
küçük küçük kömürle.
Yığdılar üstene de
erik,çam, meşe
ne geçtiyse eline...
Attılar bir kaç da çıra
orama burama;
hadi gel de tutuşma.



Kapattılar iyice
neyim var neyim yoksa
nefes alıp verecek;
bilmezler bu kadar şey
nasıl tutuşup tütmeyecek?
Bırakmışlar baca diye
küçücücük bir delik;
için için kavrulup da
buram buram tüterken
duman nasıl yolu bulup da
o deliğe girecek?

Tam bitirdim hasadı
ferahladım der iken;
dehliyor ite kaka
koskocaman bir kütük.
ne çekilmez çileymiş
bitmedi hiç bitmiyor,
içim çok daralırken
azıcık genişliyor.

Aman siz ferahlayın
kapı, pencere, dar dolap
atın elde kalanı;
buldunuz bir amele
savuracak harmanı.
Nasılsa öğütür diye
kağıt kürek
atılmayan ne vardı;
yaramasa bir işe;
sokakta koca direk kaldı.

Eh el insaf artık size
eldeki küçük soba
değil ki bu koca tandır;
doldum artık taşıyor;
tıkandı baca bile
her delikten tütüyor.
N.DENİZ

limon ağacı

Havalar soğuyup da
mevsim güze dönünce...
yavaşça silkelendi
koca erik ağacı...
Doğa şimdi ne varsa;
rüzgar dolu fırtına
sürecekti meydana...
Kendi hazırlanırken
derin kış uykusuna;
takıldı gözleri
yanında sürgün veren
küçük limon ağacına...
Nasıl da narinceydi
kökünden uca kadar
o incecik dalları?
Üstünde onu koruyacak
ne dikenli bir doku,
ne de kalın kabuk vardı.



Seslendi küçümseyerek
''Küçük limon ağacı
önümüz kış kıyamet
nasıl hayatta kalacaksın?
Bu kadar ekşi bir meyve,
dalındaki incelikle;
doğada boşa yer tutacaksın''
Limon hiç ses vermedi,
yapacak çok işi vardı;
yeşil yapraklarını
dalında tutmalıydı.

Günler geçerek
birer birer
Ayları kovaladı,
Mevsimler değişerek
baharı yarıladı.
Güneşin sıcaklığı
düşünce dallarına;
erik ağacı hafifçe
esneyerek
uykusundan uyandı.
O derin uykudayken
kış rüzgarıyla
kalınlaşan kabukları;
şimdi aralayıp da
yaza hazırlamalıydı.
Sızlayarak dalları
bir kaç yaprak çıkardı;
birkaç da çiçek açtı.
Daha yapılacak
ne de çok işi vardı;
Düşünürken kara kara
etrafını mis gibi
ferah bir koku sardı.

Bakışları kokuyu aranırken;
görünce yanında
boy verip de serpilen,
yeşil yapraklı dallarında
hem çiçek
hem meyve veren
limona şaşakaldı.
Haykırdı bu nasıl bir iş!!
Sen ne yaptın bütün kış?
Ne dalların
narinliğini yitirmiş,
ne yaprağın, çiçeğin
ne de meyvelerin bitmiş?

Limon ağacı
gülümseyip eriğe
anlatmaya başladı:
Renkten renge girerek
silkeledin yaprağını
korkarak kışı görüp…
Sonra toprağa gömüp
uykuya geçiverdin
doğaya sırtını dönüp.
Ben hükmüne uyarak
tabiat ananın;
doğadaki her günü
kendime kazanç saydım;
rüzgarlara direnip
yağmurlarda boy attım;
güneşi gördüğümde
durmadan filiz verdim.
Kimi zaman dönünce
rüzgarlar fırtınaya;
korunabilmek için
sen kabuk bağlar iken;
yeşil yapraklarımla
dallarıma siperdim.

Kendi tadında yenen
mevsimlik lezzetli
bir meyvesin sen;
dört mevsim
dalımdan eksilmeden,
ekşiliğimle
tat vermeyi öğrendim
çeşit çeşit şeye ben.
Haydi bakalım erik;
ben her mevsim
durmadan
devam ederken yola,
bir kuruyup bir yeşererek
sen her bahar
yılmadan
yeniden baştan başla.
N.DENİZ

bahar

Bahar gelmiş dostlar!!!
Demeyin;
evlerde bahar mı var?
''Beden ruhun mezarıdır''...
demiş ya hani
büyük düşünür?
Şimdi evler de
bedenin mezarı belki lakin;
ruha kim kelepçe takar?



Bugün coşkulu ruhuma
hem bedenim,
hem de evler dar...
Durdursun durdurabilirse
olağanüstü hal,
o hal, bu hal...
Bıraktım işte ruhu
kuşlar kadar hür;
içimden
göklere havalanan
cıvıltılı bir
sığırcık sürüsü var...

Çığlıkları kiraz ağacına
konmuşçasına mutlu;
ummanı aşarcasına
umut dolular...
İçi içine sığmayan
coşkulu bir neşeyle
haykırıyorlar sesleri gür;
dallarda çiçek
evrende bahar,
yaşamak güzel şey
sevgi dolu ve hür!!
N.DENİZ

terzi

Bir rol çalmaya çalışır
her bir insan dünyadan;
bilmezdir ki
boşunadır bu çaba....
Ağaç nasıl ait ise toprağa,
meyvesinin lezzetini
belirleyen topraktır.
İnsanlar da anne baba
karı ya da kocanın
kendisine biçtikleri roldedir.



Küçücükken soracaklar
annen ile babana;
çalışkan mı tembel mi
şer misin uslu musun;
sen sadece ailenin
etrafına gösterdiği çocuksun.
Gül kendini ne bilsin
ne anlatıp söylesin?
nasıl ki güle adını veren,
aşkı da ayrılığı da
yükleyen insan ise;
insandır insana da
giyeceği kıyafeti biçen.

Yetişip de hayata atılınca,
ben rolümü seçerim
sanmayasın sakın ha!
Sen daha düşünür iken
o mu uyar üstüme,
yoksa bu mudur diye;
bir eş bekliyordur bile
seni elinde elbise ile...
Ailenden eşine
bir bayrak tesliminin
ortasında kalırsın.

Ağır mısın yeğni mi
çapkın mısın uslu mu
hükmünü eşin verir;
boş musun yoksa dolu mu
kendi gözünden sana
elbiseni giydirir.
Kimse sormaz giydirilen
dar mı geldi geniş mi,
oynadığın bu rol
senin midir değil mi?
Sen desen de
bu rol benim değildir
sorusuz bir cevap kalır seninki...

Hukuk bile yapmış iken
insanı insanın şahiti;
düzen çarpık kurulmuş
insan olmuş insanın velisi.
Elbet rolünü bulacaktır
kişi de bu yaşamın içinde;
ne zaman olur ise
kendi kendinin terzisi.
N.DENİZ

hoşgeldin

Ey oğul
Sen işlenmeye hazır
kumaşınla gergeftin;...
bense kumaşı işleyecek
rengarenk iplik...
İşledikçe desen desen,
motif motif gergefi;
hem kumaş işlendi
hem de iplik
ve ikimiz de şekillendik.



Toprak,ağaç,
börtü böcek kuş derken;
kimi zaman ev olduk,
kimi zaman
mis kokulu bir çiçek.
İplik sonsuz değildi
kumaş ise
uçsuz bucaksız derya idi;
ipliğin işleyeceği
yavaş yavaş tükendi,
artık boşluklarını
işlemek sana kaldı.

Dokun yumuşacıktı
ne iğneye direndi
ne de ipliği gerdi;
işlenen desenleri
misli ile gösterdi.
Belli ki
tanrı senin hamurunu
güzelce yoğurarak;
ellerime öyle verdi.
Arkamdan gelir iken;
geçtin artık beni sen,
renginle deseninle
fersah fersah ileri.

Hoş geldin
iki gözümün çiçeği.
Yirminci yaşın kutlu olsun!
Gözlerinden neşe,
göğsümden başın eksilmesin.
Sen tanrının kollarıma
bahşettiği bir lütuf,
yaşamdan aldığım
en güzel hediyesin.
N.DENİZ