tarihsel bakışlı geziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihsel bakışlı geziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Belgrad... Sava ile Tuna'nın Buluştuğu Şehir

Belgrad, Avrupa'nın büyük ulaşım yollarının kesiştiği bir noktada bulunur. Balkanlar'dan Orta Avrupa'ya, Tuna üzerinden Orta Avrupa'nın içlerine uzanan yollar burada birbirine yaklaşır. Bu nedenle Belgrad'ın tarihi sakin değildir. Şehir defalarca kuşatılmış, ele geçirilmiş, yıkılmış ve yeniden kurulmuştur.

İmparatorluklar değişmiş, devletlerin sınırları değişmiş, şehrin adı ve nüfusu değişmiştir. Fakat Sava ile Tuna'nın birleştiği tepe değişmemiştir. Belgrad'ın hikâyesi biraz da bu değişmeyen coğrafyanın, sürekli değişen insanlarla karşılaşmasının hikâyesidir.

Belgrad'ın bilinen en eski büyük şehir tarihinin önemli bölümü Roma dönemine uzanır. Roma burada Singidunum adlı bir yerleşim ve askerî merkez kurdu. Konumu tesadüf değildi. Tuna, Roma İmparatorluğu'nun kuzey sınırlarından biriydi ve Singidunum bu sınırın önemli askerî noktalarından biriydi.

Belgrad Kalesi

Bugün Belgrad Kalesi'ne çıktığımızda, aslında Roma'nın seçtiği aynı stratejik noktaya bakarız. Kalenin altında ve çevresinde Roma döneminin izleri hâlâ bulunmaktadır. Şehir daha sonra Hunlar, Gotlar, Gepidler, Avarlar ve Slavlar gibi farklı toplulukların hareket alanına girdi. Bizans döneminde yeniden önem kazandı. Orta Çağ boyunca ise Macarlar ve Bizans arasında mücadele konusu oldu.

15.yüzyılın başlarında Belgrad'ın tarihinde önemli bir dönem başladı.  Sırp Despotu Stefan Lazarević, 1403 yılında Belgrad'ı başkent yaptı. Kale güçlendirildi ve şehir gelişti. Belgrad, Sırp Despotluğu'nun önemli siyasî ve kültürel merkezlerinden biri hâline geldi.

Stefan Lazarević döneminde şehir yalnızca askerî bir kale değildi. Ancak Belgrad'ın kaderi yine coğrafyasının belirlediği yola girdi. Osmanlı ilerliyordu ve Tuna üzerindeki bu şehir, Osmanlı ile Orta Avrupa arasındaki mücadelede giderek daha önemli bir hedef hâline geliyordu.

1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad'ı Osmanlı topraklarına kattı. Bu fetih, Osmanlı'nın Orta Avrupa'ya ilerleyişinde önemli bir dönüm noktasıydı. Belgrad artık Osmanlı'nın Avrupa'daki önemli askerî merkezlerinden biriydi.

Şehirde camiler, hanlar, hamamlar ve diğer Osmanlı yapıları ortaya çıktı. Ancak bugün İstanbul'daki veya Saraybosna'daki gibi geniş bir Osmanlı mimari dokusu görmememizin önemli bir nedeni vardır.

Belgrad defalarca savaş alanına dönüşmüş, birkaç kez Avusturya Habsburglarının eline geçmiş, sonra Osmanlılar tarafından yeniden alınmıştır. Bu savaşlar sırasında eski yapılar yıkılmış, yeniden yapılmış veya başka amaçlarla kullanılmıştır.

Bu nedenle Belgrad'da Osmanlı'yı ararken yalnızca ayakta duran büyük yapılara bakmamak gerekir. Şehrin planında, kapılarında, kale duvarlarında, hamamlarında ve hatta bazı kelimelerinde Osmanlı izlerini aramak gerekir.

Belgrad'ın en önemli sembollerinden biri olan Kalemegdan adı bile Türkçeden gelir: Kale + meydan.

19.yüzyılda Osmanlı'nın Balkanlar'daki hâkimiyeti çözülmeye başladı. Sırp ayaklanmaları ve siyasî gelişmeler sonucunda Sırbistan giderek özerklik kazandı.

Belgrad bu yeni siyasî hayatın merkezi hâline geldi ve 1841'de Sırbistan'ın başkenti oldu.

Şehir surların dışına doğru büyümeye başladı.Yeni caddeler, meydanlar, devlet binaları, tiyatrolar ve konutlarla modern bir Avrupa başkenti oluşturulmaya başlandı. Bugün Knez Mihailova Caddesi ve Cumhuriyet Meydanı çevresinde gördüğümüz şehir dokusunun önemli bölümü bu dönüşüm döneminin ürünüdür.

I. Dünya Savaşı'nın ardından Belgrad yeni bir devletin başkenti oldu. 1918'de kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, 1929'dan itibaren Yugoslavya Krallığı adını aldı. Belgrad böylece yalnızca Sırbistan'ın değil, çok uluslu bir devletin başkenti hâline geldi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise bambaşka bir Yugoslavya ortaya çıktı. Josip Broz Tito liderliğindeki sosyalist Yugoslavya'da Belgrad siyasî başkent olarak kaldı. Bu dönemin en önemli şehircilik projelerinden biri Sava'nın karşı kıyısında yükselen Yeni Belgrad oldu ve eski tarihî merkezinden tamamen farklı bir şehir ortaya çıktı.

Yugoslavya'nın dağılması Belgrad'ı yeniden büyük bir siyasî dönüşümün içine soktu. 1990'larda savaşlar, ekonomik kriz ve uluslararası yaptırımlar şehrin günlük hayatını etkiledi. 1999 yılında NATO'nun Yugoslavya'ya yönelik hava harekâtı sırasında Belgrad da bombalandı. Bugün şehirde bazı yapıların kalıntıları hâlâ bu dönemin izlerini taşır. Bunlardan bazıları bilinçli olarak korunmuş, bazıları ise yeniden yapılmıştır.

Belgrad böylece yalnızca eski savaşların değil, çok yakın geçmişin de izlerini taşıyan bir Avrupa başkenti hâline gelmiştir. Bugünkü şehir ise bütün bu katmanların üzerine kuruludur.

Belgrad Kalesi - Kalemegdan

Sava ile Tuna'nın birleştiği noktadaki stratejik tepede bulunan kale, Roma döneminden başlayarak yüzyıllar boyunca sürekli güçlendirilmiş ve değiştirilmiştir. Bugünkü alanda Roma, Bizans, Orta Çağ Sırp, Osmanlı, Avusturya ve modern dönemlerin izleri üst üste bulunur.

Kalenin çevresindeki geniş park alanı ise Kalemegdan olarak bilinir. Bugün insanların yürüdüğü, oturduğu ve Tuna'yı seyrettiği alan, geçmişte askerî savunma bölgesiydi.

Bu nedenle Kalemegdan'da yürürken sıradan bir parkta değil, iki bin yıllık bir savunma alanında yürüdüğümüzü hatırlamak gerekir.

Kalenin en önemli bölümü Gornji Grad, yani Yukarı Şehir'dir. Burada: İstanbul Kapısı, Saat Kapısı, Zindan Kapısı, Despot Kapısı, Saat Kulesi, Roma Kuyusu, Askerî Müze, çeşitli surlar ve burçlar bulunur.

Özellikle İstanbul Kapısı, Osmanlı döneminin izlerini taşıyan yapılardan biridir. Adının İstanbul'a giden yolu ifade etmesi de Osmanlı dönemindeki coğrafi bağlantıyı gösterir.

Belgrad

Kaleden Tuna'ya baktığımızda yükselen büyük erkek figürü Victor Anıtıdır. 1928'de Sırbistan'ın I. Dünya Savaşı'ndaki zaferlerini anmak amacıyla dikilen anıt, bugün Belgrad'ın en tanınmış sembollerinden biridir.

Elinde kılıç ve güvercin taşıyan figür, Belgrad'ın modern tarihindeki zafer fikrini temsil eder. Anıtın bulunduğu noktadan Sava ile Tuna'nın birleştiği yer olağanüstü şekilde görünür.

Bu nedenle burası yalnızca fotoğraf çekilecek bir nokta değil, Belgrad'ın coğrafyasını anlamak için de en iyi yerlerden biridir.

Kale içinde bulunan Ružica Kilisesi, Belgrad'ın en eski dinî yapılarından biri olarak kabul edilir. Bugünkü yapı çeşitli dönemlerde zarar görmüş ve yeniden düzenlenmiştir.

İç mekânındaki askerî temalı avizeler özellikle dikkat çekicidir. Kilise, Belgrad'ın yalnızca Osmanlı ve askerî tarihinden ibaret olmadığını hatırlatan yapılardan biridir.

Kale içindeki bir başka önemli yapı Aziz Petka Şapelidir. Burada bulunan kutsal su kaynağı nedeniyle yapı Ortodoks inancında özel bir yere sahiptir.

Ružica ile birlikte düşünüldüğünde kale içinde askerî yapılarla dinî yapıların nasıl yan yana bulunduğu görülür.

Kalemegdan'dan çıktığımızda doğal olarak Knez Mihailovaya ulaşırız. Belgrad'ın en önemli yaya caddesidir. Tarihî binalar, mağazalar, kafeler, kitapçılar, sokak müzisyenleri ve şehir hayatı burada iç içedir.

Cadde, Belgrad Kalesi ile Cumhuriyet Meydanı'nı birbirine bağlar. Bu nedenle yürüyüşümüz için de doğal bir omurgadır. Kalenin tarihinden çıkarız ve modern Belgrad'ın içine gireriz.

Knez Mihailova'nın sonunda Trg Republike, yani Cumhuriyet Meydanı bulunur. Meydanın merkezindeki Prens Mihailo Obrenović heykeli, Sırbistan'ın Osmanlı'dan bağımsızlaşma sürecinin önemli sembollerindendir.

Meydanın çevresinde: Sırbistan Ulusal Müzesi ve Ulusal Tiyatro bulunur. Bugün burası şehrin en hareketli buluşma noktalarından biridir.

Cumhuriyet Meydanı'ndan kısa bir yürüyüşle Skadarlijaya geçilebilir. Burası Belgrad'ın eski bohem mahallesidir. 19. yüzyılda sanatçıların, yazarların ve müzisyenlerin uğradığı meyhanelerle tanınmaya başladı.

Bugün taş döşeli sokağı, restoranları, geleneksel müziği ve eski Belgrad atmosferini korumaya çalışır.

Aziz Sava Katedrali

Belgrad'ın Vračar Tepesi'ndeki en görkemli yapısı Aziz Sava Katedralidir. Sırp Ortodoks dünyasının en önemli yapılarından biridir. Sırp Ortodoks Kilisesi'nin kurucusu kabul edilen Aziz Sava'ya adanmıştır.

Beyaz mermer görünümü ve devasa kubbesiyle şehrin siluetinin en önemli parçalarından biridir. İç mekânı özellikle mozaikleriyle dikkat çeker. Burası artık Osmanlı veya Roma katmanından değil, Sırp ulusal ve Ortodoks kimliğinin güçlü bir sembolünden biri olarak öne çıkar.

Belgrad'ın tarihini yalnızca krallar, savaşlar ve kaleler üzerinden okumamak için Nikola Tesla Müzesi önemli bir duraktır.

Tesla 1856'da Avusturya İmparatorluğu sınırları içindeki Smiljan'da doğdu; bugün Hırvatistan'da bulunan bu yerleşim o dönemde farklı bir siyasî yapı içindeydi.

Ancak Tesla Sırp kökenliydi ve Sırbistan'da ulusal gururun önemli sembollerinden biri hâline geldi. Belgrad'daki müzede Tesla'nın kişisel eşyaları, belgeleri ve bilimsel çalışmalarına ilişkin koleksiyonlar bulunur.

Tesla Müzesi Belgrad

Belgrad'ın yakın tarihini anlamak için Yugoslavya Müzesi önemlidir. Burada Tito dönemi Yugoslavya'sının siyasî, kültürel ve toplumsal dünyasına ilişkin eserler bulunur.

Müze kompleksi içinde Tito'nun Çiçekler Evi olarak bilinen anıt mezarı da bulunmaktadır. Burası özellikle Yugoslavya'nın yalnızca bir devlet değil, bir dönem boyunca milyonlarca insanın ortak siyasî ve toplumsal hayatı olduğunu anlamak açısından değerlidir.

Belgrad'ın en ilginç bölgelerinden biri Zemundur. Bugün Belgrad'ın bir ilçesi olsa da tarihsel karakteri şehir merkezinden farklıdır. Zemun uzun süre Habsburg dünyasının sınır kentlerinden biri olarak gelişti. Bu nedenle Avusturya-Macaristan etkisini taşıyan mimarisi, dar sokakları ve Tuna kıyısındaki yerleşimi Belgrad'ın diğer bölgelerinden ayrılır.

Zemun

Gardoš Tepesi ve üzerindeki Millennium Kulesi, Zemun'un en bilinen noktalarıdır. Tuna kıyısındaki restoranlar ve eski şehir dokusu da bölgeyi Belgrad'ın en keyifli yürüyüş alanlarından biri yapar. Zemun'u görmek, aslında Belgrad'ın içinde başka bir tarihsel şehir görmek gibidir.

Sava'nın karşı kıyısına geçildiğinde şehir bir anda değişir. Burada artık Orta Çağ'ın dar sokaklarını değil, Yugoslavya döneminin büyük modernist şehircilik anlayışı görülür.

Geniş caddeler, büyük bloklar, açık alanlar ve komünist dönem mimarisi... Yeni Belgrad, Tito döneminin modern ve sosyalist şehir tasarımının en önemli örneklerinden biridir.

Eski Belgrad ile Yeni Belgrad arasındaki fark, şehrin 20. yüzyılda nasıl değiştiğini tek bakışta gösterir.

Sava üzerindeki Ada Ciganlija, bugünkü Belgrad'ın gündelik hayatını görmek için güzel bir duraktır. Yaz aylarında plajları, yürüyüş ve bisiklet yolları, spor alanları ve kafeleriyle şehir halkının önemli dinlenme merkezlerinden biridir.

Tarihî açıdan Belgrad Kalesi kadar önemli değildir. Ama şehir yalnızca geçmişten oluşmadığı için burada bugünkü Belgrad'ın nasıl yaşadığını görmek mümkündür.

Belgrad'ı gezerken en önemli şey, yapıları birbirinden koparmamaktır. Kaleye çıktığımızda Roma'yı, Sırp Despotluğu'nu, Osmanlı'yı ve Avusturya'yı aynı yerde görürüz. Knez Mihailova'ya indiğimizde modern Sırp başkentini görürüz.

Skadarlija'da şehir hayatını... Aziz Sava'da Sırp Ortodoks kimliğini... Tesla Müzesi'nde modern bilimi... Yugoslavya Müzesi'nde 20. yüzyılı... Yeni Belgrad'da sosyalist şehircilik anlayışını... Zemun'da Habsburg mirasını... Sava ve Tuna kıyılarında ise bütün bu katmanların üzerine kurulan bugünkü şehri görürüz.

Belgrad'ın en büyük özelliği belki de budur: Sava ile Tuna'nın birleştiği yerde, iki bin yıllık şehirler de birbirine karışıyor.

Budapeşte Gezilecek Yerler

Budapeşte'de görülecek yerler birbirinden bağımsız yapılar değildir. Bir saray başka bir saraya, bir kilise başka bir döneme, bir köprü bir şehrin kuruluşuna, bir hamam ise yüzyıllar boyunca devam eden bir su kültürüne açılır.

Budapeşte'yi gezerken bu nedenle "ne kadar çok yer görürüz?" sorusundan çok, gördüğümüz yerlerin birbirine nasıl bağlandığına bakmak daha anlamlıdır.

Şehir doğal olarak iki ana bölüme ayrılır: Buda ve Peşte. Aralarında Tuna vardır. Ve bu iki yakayı birbirine bağlayan köprüler, aslında Budapeşte'nin kendisini oluşturur.

Budapeşte

Buda


Buda Kalesi ve Kale Mahallesi
  1. Buda Kalesi / Kraliyet Sarayı
  2. Budapeşte Tarih Müzesi
  3. Macar Ulusal Galerisi
  4. Matthias Kilisesi
  5. Balıkçı Tabyası
  6. Aziz Stephen heykeli
  7. Kale Mahallesi'nin Orta Çağ sokakları
  8. Viyana Kapısı
  9. Orta Çağ Yahudi Mahallesi'nin izleri
  10. Buda Kalesi Mağaraları / yeraltı sistemleri
Osmanlı Budin'i
  1. Gül Baba Türbesi
  2. Rudas Hamamı
  3. Király Hamamı
  4. Veli Bej Hamamı

Buda'nın diğer büyük noktaları

  1. Gellért Tepesi
  2. Citadella
  3. Özgürlük Anıtı
  4. Gellért Mağarası / Szent Iván Mağarası
  5. Gellért Hamamı
  6. Elizabeth Köprüsü'nün Buda tarafı

Peşte

Tuna ve şehir merkezi

  1. Macaristan Parlamento Binası
  2. Kossuth Lajos Meydanı
  3. Ayakkabılar Anıtı
  4. Duna Korzó / Tuna Promenadı
  5. Szabadság tér / Özgürlük Meydanı
  6. Aziz Stephen Bazilikası
Andrássy Bulvarı ekseni
  1. Andrássy Bulvarı
  2. Macaristan Devlet Opera Binası
  3. Terör Háza – Terör Evi Müzesi
  4. Millennium Metrosu / M1
  5. Oktogon
  6. Kodály Körönd
  7. Liszt Ferenc Meydanı

Kahramanlar Meydanı ve Şehir Parkı

  1. Kahramanlar Meydanı
  2. Millennium Anıtı
  3. Güzel Sanatlar Müzesi
  4. Műcsarnok / Sanat Sarayı
  5. Vajdahunyad Kalesi
  6. Şehir Parkı – Városliget
  7. Széchenyi Termal Hamamı

Yahudi Budapeşte

  1. Dohány Sokağı Sinagogu
  2. Dohány Sokağı Sinagogu'nun Yahudi Mezarlığı
  3. Holokost Anıtı
  4. Rumbach Sokağı Sinagogu
  5. Kazinczy Sokağı Sinagogu
  6. Yahudi Mahallesi'nin tarihî sokakları
  7. Gozsdu Avluları
  8. Ruin barlar

Gündelik Budapeşte

  1. Büyük Pazar Hali – Nagycsarnok
  2. Váci utca
  3. Vörösmarty tér
  4. Café Gerbeaud
  5. Merkez Peşte'nin tarihî kafeleri

Tuna ve Köprüler

  1. Széchenyi Zincir Köprüsü
  2. Elizabeth Köprüsü
  3. Özgürlük Köprüsü
  4. Margaret Köprüsü
  5. Margaret Adası
  6. Tuna

Budapeşte'de görülecek yerler çok daha fazladır. Ancak şehrin ana omurgasını görmek için Buda ve Peşte'nin bu temel noktaları yeterince güçlü bir başlangıç oluşturur.

Buda'da kale, saray, Matthias Kilisesi, Balıkçı Tabyası, Gül Baba, Rudas ve Gellért Tepesi bize şehrin daha eski ve daha katmanlı yüzünü gösterir.

Tuna'da Parlamento, Ayakkabılar Anıtı ve köprüler, şehrin iki yakasını ve yakın tarihini birbirine bağlar.

Peşte'de ise Parlamento, Aziz Stephen Bazilikası, Andrássy Bulvarı, Opera, Kahramanlar Meydanı, Vajdahunyad Kalesi, Büyük Pazar Hali ve Yahudi Mahallesi modern başkentin farklı yüzlerini ortaya çıkarır.

Bütün bunların arasında yürürken artık hiçbir yapı bizim için yalnızca bir "gezilecek yer" değildir. Bir köprü gördüğümüzde Buda ile Peşte'nin birleşmesini, 
bir hamam gördüğümüzde Roma'dan Osmanlı'ya uzanan su kültürünü,
bir kilise gördüğümüzde Macar krallığını,
bir saray gördüğümüzde Rönesans'ı,
bir meydanda 1896'yı,
bir anıtta savaşın hafızasını,
bir sokakta ise bugünün Budapeşte'sini görürüz. Şehir böylece gezilecek yerlerden oluşan bir liste olmaktan çıkar. Birbirine bağlanan hikâyelerden oluşan bir yere dönüşür. Ve Budapeşte'yi dolaşırken belki de en güzel şey budur: 

Bir yerden başka bir yere gitmiyoruz. Bir zamandan başka bir zamana geçiyoruz.

 Buda Kalesi

Buda Tepesi'ne çıkan yolun sonunda karşılaşılan kale, tek bir yapı değildir. Bugün "Buda Kalesi" dediğimiz alan, aslında iki farklı tarihî bölümden oluşur: surlarla çevrili eski sivil şehir ve güneydeki kraliyet sarayı kompleksi. Bu ayrım önemlidir. Çünkü burada yalnızca krallar yaşamıyordu. Tüccarlar, zanaatkârlar, din adamları, askerler ve sıradan aileler de aynı tepenin üzerinde kendi mahallelerinde yaşıyordu.

Buda Kalesi

Kalenin başlangıcı 13. yüzyıla kadar gider. 1241–1242 yıllarında Moğol istilasının Macaristan'da yarattığı yıkım, Kral IV. Béla'yı taş kalelerin önemini yeniden değerlendirmeye zorladı. 1247'den itibaren Buda Tepesi'nde yeni surlar ve yerleşim alanları oluşturuldu. Birkaç on yıl içinde burada yalnızca bir kale değil, kiliseleri, manastırları, evleri ve pazarları olan gerçek bir şehir ortaya çıktı.

Buda'nın gelişimi bundan sonra hızlandı. 14. yüzyılın ortalarından itibaren kraliyet ikametgâhı olarak önem kazanan şehir, 14. ve 15. yüzyıllarda Macaristan'ın siyasî merkezinin yanı sıra ekonomik ve kültürel merkezlerinden biri hâline geldi. Kraliyet sarayı büyüdü; sivil mahallelerde taş evler çoğaldı; kiliseler genişletildi.

Bugün kalede yürürken görülen sokakların bir bölümü, bu Orta Çağ şehir dokusunun izlerini taşır. Sokakların yönleri, evlerin yerleşimi, surların konumu, kilise ve meydanların birbirine ilişkisi... Bunların her biri, bir zamanlar burada yaşayan insanların günlük hayatından geriye kalan izlerdir.

Buda'nın gerçek yükselişi ise 15. yüzyılda Kral Matthias Corvinus döneminde gerçekleşti. Matthias 1458'de Macaristan kralı olduğunda Buda zaten önemli bir merkezdi. Ancak onun döneminde şehir yalnızca siyasî gücün merkezi olmakla kalmadı; Avrupa'nın Rönesans kültürünün önemli merkezlerinden biri hâline geldi.

Matthias, İtalyan Rönesansı'na büyük ilgi duyuyordu. İtalya'dan sanatçılar, mimarlar, zanaatkârlar ve hümanistler saraya geldi. Kraliyet sarayı yeniden düzenlendi. İç mekânlarda mermer, freskler, heykeller ve Rönesans süslemeleri kullanılmaya başlandı.

Buda artık yalnızca Orta Avrupa'nın bir kraliyet şehri değildi. İtalya ile Orta Avrupa arasında kültürel bir köprü hâline geliyordu. Bu dönemin en ünlü miraslarından biri Corvina Kütüphanesi'dir.

Matthias'ın topladığı el yazmaları arasında antik Yunan ve Roma eserleri, Hristiyan metinleri ve Rönesans hümanistlerinin çalışmaları bulunuyordu. Kitapların bir bölümü zengin biçimde tezhiplenmişti.

Kütüphane yalnızca bilgi biriktiren bir yer değildi. Matthias'ın nasıl bir hükümdar olmak istediğini de gösteriyordu. Askerî gücün yanında kültürel güç. Krallığın yanında bilgi. Kale duvarlarının yanında kitap. Buda'nın 15. yüzyıldaki yükselişinin anlamı biraz da burada yatıyordu.

Bir şehir yalnızca orduların bulunduğu yerde büyük olmaz. Düşüncenin, sanatın ve bilginin de toplandığı yerde büyük olur. Matthias'ın Buda'sında bunların hepsi aynı sarayın içinde bulunabiliyordu.

Matthias Kilisesi

Buda Kalesi'nin en önemli yapılarından biri bugün Matthias Kilisesi adıyla bilinen Meryem Ana Kilisesi'dir. Asıl adı önemlidir. "Matthias Kilisesi" adı halk arasında yerleşmiş olsa da yapı tarih boyunca Meryem Ana'ya adanmıştı.

Kilisenin ilk inşasına ilişkin en erken yazılı kayıt 1247 yılına aittir. Araştırmacılar kuruluşun 1246–1247 civarında başladığını kabul eder. Sonraki yüzyıllarda yapı birçok kez değişti. 14.ve 15. yüzyıllarda genişletildi. Kulesi yeniden yapıldı. Yan şapeller eklenerek kraliyet ailesiyle ilişkisi güçlendi. Matthias Corvinus'un hayatında kilisenin özel bir yeri vardı. 1463'te Bohemya Kralı George Poděbrady'nin kızı Catherine ile burada evlendi. Catherine'in ölümünden sonra 1476'da Aragonlu Beatrice ile ikinci evliliğini yine burada yaptı. Kilisenin Tuna'ya bakan küçük kapısının "Gelinler Kapısı" olarak anılmasının nedeni de bu evliliklerle ilişkilendirilen gelenektir. Böylece yapı yalnızca dinî bir mekân değildi. Kraliyet törenlerinin de sahnesiydi.

1309'da Károly Róbert burada taç giyme töreni gerçekleştirmişti. 1867'de Franz Joseph ve Elisabeth'in Macar kralı ve kraliçesi olarak taç giymeleri de yine burada gerçekleşti. 1916'da ise son Macar kralı IV. Károly burada taç giydi.

Tek bir yapı içinde yedi yüzyıla yayılan devlet tarihi bulunuyordu. Sonra 1541 geldi. Osmanlılar Buda'yı ele geçirdiğinde kilise camiye dönüştürüldü. İçindeki Katolik semboller kaldırıldı ve yapının kullanım amacı değişti. Fakat bina ortadan kalkmadı. Aynı taşlar başka bir dinî hayatın parçası oldu.

Yaklaşık yüz elli yıl boyunca yapı Osmanlı Budin'inin önemli camilerinden biri olarak kullanıldı. 1686'da Buda'nın yeniden Habsburgların eline geçmesinden sonra kilise yeniden Katolik ibadetine açıldı ve Cizvitlerin yönetimine verildi.

Ardından 1723'te büyük bir yangın yaşandı. Yapı tekrar zarar gördü. 18. yüzyılda çeşitli onarımlar yapıldı. 19. yüzyıla gelindiğinde ise kilisenin görünümü yeniden büyük bir değişim geçirecekti.

Bugün Matthias Kilisesi'ne baktığımızda ilk dikkat çeken şey, renkli çatıları, kuleleri ve Neo-Gotik görünümüdür. Bunun önemli bir nedeni vardır. 19. yüzyıldaki büyük restorasyon… 1873 yılında başlayan restorasyon çalışmaları mimar Frigyes Schulek tarafından yürütüldü. Çalışmalar 1896'da tamamlandı. Schulek yapıyı yalnızca onarmadı. Orta Çağ'ın farklı dönemlerinden kalmış parçaları araştırdı, bazılarını ortaya çıkardı ve binayı kendi döneminin tarih anlayışına göre yeniden yorumladı.

Bu nedenle bugün gördüğümüz kiliseyi doğrudan 13. veya 15. yüzyıldan kalmış tek parça bir yapı olarak düşünmek doğru değildir. Burada üç farklı şey aynı anda vardır: Orta Çağ'ın gerçek yapısı, Osmanlı döneminin izleri ve 19. yüzyılın restorasyon anlayışı.

İşte bu yüzden Matthias Kilisesi, Budapeşte'nin tamamını anlamak için küçük ama çok güçlü bir örnektir. Bir yapıya bakıyoruz ama aslında farklı çağların birbirine müdahalesini görüyoruz.

Gül Baba

Buda Tepesi'nden çıkarken Gül Baba türbesini unutmamak gerekir. Gül Baba, 16. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı Bektaşi dervişidir ve Budin’in Osmanlı dönemindeki en önemli manevi figürlerinden biri olarak kabul edilir.

Budapeşte Gül Baba Türbesi

Kanuni Sultan Süleyman’ın 1541’deki Budin seferi sırasında şehre gelen Osmanlı kuvvetleriyle birlikte bölgede bulunmuş, bu süreçte ya da hemen sonrasında vefat etmiştir. Rivayete göre cenazesine bizzat Kanuni Sultan Süleyman da katılmış ve ona “Baba” unvanı verilmiştir. “Gül Baba” adı ise hem tasavvufi geleneğe hem de onun güle olan sembolik bağlılığına atfedilir.

Gül Baba’nın Budapeşte’deki türbesi, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan en önemli hatıralardan biridir. Buda Tepesi’nin kuzey yamacında yer alan bu yapı, yalnızca bir mezar değil, aynı zamanda Osmanlı’nın şehirde bıraktığı manevi izlerin de bir temsilidir.

Osmanlı Budin’i 150 yıl boyunca bir eyalet merkezi olarak varlığını sürdürürken, Gül Baba figürü özellikle Bektaşi geleneği üzerinden halk arasında saygı görmüş, zamanla hem Türk hem de Macar kültürel hafızasında yer edinmiştir. Bu yönüyle Gül Baba, yalnızca bir askerî seferin parçası değil, iki farklı dünyanın aynı şehirde kesiştiği dönemin insanî yüzlerinden biridir.

Bugün türbesi hem Türkiye hem Macaristan tarafından restore edilmiş ve korunmuştur. Bu durum, Gül Baba’yı yalnızca tarihî bir figür olmaktan çıkarıp, iki ülke arasındaki kültürel diyaloğun da sembollerinden biri hâline getirmiştir.

Budapeşte’de Gül Baba’ya bakarken aslında bir mezardan çok daha fazlasını görürüz:
Bir imparatorluğun izini, bir inancın şehirde bıraktığı sessizliği ve yüzyıllar sonra bile devam eden bir hatırlama biçimini.

Rudas Hamamı

Buda tarafında Osmanlı dönemini hissetmenin en güçlü yollarından biri Rudas Hamamıdır.

Budapeşte'nin termal kültürü Roma dönemine kadar uzanır. Osmanlılar bu doğal sıcak su kaynaklarını kendi hamam mimarileriyle değerlendirmişlerdir.

Rudas'ın tarihî bölümü bu dönemin günümüze ulaşan en önemli örneklerinden biridir.

Bugün modern bölümleriyle birlikte kullanılan hamam, Roma'dan Osmanlı'ya ve modern Budapeşte'ye uzanan çok güzel bir sürekliliği temsil eder. Aynı su, farklı çağlar.

Király Hamamı ve Veli Bej Hamamı.

Bunlar Rudas kadar büyük ve gösterişli olmasalar da Osmanlı Budin'inin günlük hayatını anlamak açısından önemlidir.

Budapeşte'nin termal kültürünün yalnızca modern bir turizm ürünü olmadığını, yüzyıllar öncesine uzanan bir şehir alışkanlığının devamı olduğunu gösterirler.

Balıkçı Tabyası

Kilisenin hemen yanında yükselen beyaz taşlı yapı ise Fisherman's Bastion ‘Balıkçı Tabyası’ dır. İlk bakışta çok daha eski görünür fakat bugünkü yapı Orta Çağ'dan kalmış bir savunma yapısı değildir. 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında, Schulek'in şehircilik ve mimarlık anlayışının bir parçası olarak inşa edildi.

Yedi kuleli tasarım, Macarların Karpat Havzası'na gelişindeki yedi boyla ilişkilendirilir. Ancak yapı aynı zamanda bir seyir terasıdır. Yani gerçek bir ortaçağ kalesinin askerî işlevini taklit ederken, modern şehrin Tuna manzarasını seyretme ihtiyacına cevap verir.

Bu ayrıntı çok şey anlatır. 19. yüzyıl sonunda Budapeşte artık yalnızca kendisini savunan bir kale istemiyordu. Kendi geçmişini seyredilebilir hâle getiren bir şehir istiyordu.

Balıkçı Tabyası'nın bulunduğu noktadan Tuna'ya baktığınızda Peşte'nin büyük kısmı önünüze açılır. Parlamento, Tuna, köprüler, Peşte'nin bulvarları, karşı kıyının şehir dokusu hepsi aynı manzaraya girer.

Burası bu nedenle yalnızca bir yapı değil, Budapeşte'nin kendisini gösterdiği bir sahnedir.

Kraliyet Sarayı

Buda Kalesi'nin güney ucundaki en büyük yapı, bugün Buda Kalesi Sarayı olarak bilinen Kraliyet Sarayı'dır. Ancak bugün görülen saray, Orta Çağ Macar krallarının yaşadığı sarayın kendisi değildir.

Budapeşte Kraliyet Sarayı

Orta Çağ'daki kraliyet sarayı, özellikle Matthias Corvinus döneminde büyük bir Rönesans merkezi hâline gelmişti. Osmanlı döneminde saray farklı amaçlarla kullanıldı; 1686 kuşatması sırasında ağır hasar gördü. Habsburg döneminde yeniden inşa edildi ve 18. yüzyılda yeni bir saray kompleksi oluşturuldu. 19. yüzyılın sonlarında ise yapı yeniden genişletildi.

Bugünkü devasa görünümün önemli bölümü bu dönemden kalır. Fakat 20. yüzyıl sarayın tarihini yeniden değiştirdi. II. Dünya Savaşı'nın sonundaki Budapeşte Kuşatması sırasında kale bölgesi ağır çatışmalara sahne oldu. Saray büyük ölçüde yıkıldı. Savaş sonrasında yapılan arkeolojik çalışmalar, eski Orta Çağ sarayının bazı bölümlerini ortaya çıkardı.

Bugün sarayın içinde Macar Ulusal Galerisi ve Budapeşte Tarih Müzesi bulunur. Böylece saray bir kez daha başka bir işlev kazanmıştır. Bir zamanlar kralların yaşadığı yer... Sonra askerî merkez... Sonra savaş alanı... Bugün ise tarih ve sanatın sergilendiği bir müze alanı.

Sarayın hikâyesi aslında Budapeşte'nin tamamının hikâyesidir. Aynı taş, farklı çağlarda farklı anlamlar kazanmıştır.

Gellért Tepesi

Buda Kalesi'nin karşısında değil, biraz daha güneyinde yükselen Gellért Tepesi, Tuna'nın iki yakasını görmek için şehrin en önemli doğal seyir noktalarından biridir.

Tepenin adı Aziz Gellért'ten gelir. Macar geleneğine göre 11. yüzyılda Hristiyanlığın yayılmasında önemli rol oynayan piskopos Gellért burada öldürülmüştür.

Tepenin tarihindeki en önemli yapılardan biri ise Citadelladır. 1848-49 Macar Devrimi'nin bastırılmasının ardından Habsburglar tarafından 1851'de inşa edilen Citadella, şehri kontrol altında tutmak amacıyla yapılmış askerî bir tahkimattı.

Yani bugün romantik bir manzara noktası olarak gördüğümüz yerin kuruluşunda oldukça farklı bir amaç vardı. Şehri seyretmek için değil, şehri denetlemek için yapılmıştı.

Günümüzde Citadella'nın çevresi yeniden düzenlenmiş durumda; alan 2026'da kapsamlı yenileme sonrasında yeniden ziyaretçilere açıldı. Yeni düzenlemede tarihî sergiler ve seyir alanları da bulunuyor.

Zincir Köprü

Budapeşte'nin simgesi hâline gelen Zincir Köprü'nün resmî adı Széchenyi Lánchíddır. Köprü 1839'da yapılmaya başlanmış ve 1849'da tamamlanmıştır. Ancak onu önemli yapan yalnızca mühendisliği değildir.

Köprü yapılmadan önce Buda ile Peşte arasında Tuna geçişi mevsimlere ve nehir şartlarına bağlıydı. Kalıcı köprü, iki şehrin ekonomik ilişkisini değiştirdi.

Budapeşte Zincir Köprü

Sonra şehirler birleşti.ve 1873'te Budapeşte doğdu. Dolayısıyla Zincir Köprü'yü yalnızca "güzel köprü" olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Budapeşte'nin birleşmesinin fiziksel ön koşullarından biridir.

Köprünün girişlerindeki taş aslanlar ise zamanla şehrin sembollerinden biri hâline geldi. Köprü II. Dünya Savaşı sırasında Alman birliklerinin geri çekilmesi sırasında havaya uçuruldu. Savaş sonrasında yeniden inşa edildi ve 1949'da, ilk açılışının yüzüncü yılında tekrar hizmete girdi. Böylece köprü ikinci kez iki yakayı birbirine bağladı.

Birincisinde iki şehri...

İkincisinde savaşın yıktığı bir şehri...

Andrássy Bulvarı

Budapeşte'nin 19. yüzyıl sonundaki dönüşümünü anlamak için yalnızca büyük binalara bakmak yerine binaların arasındaki boşluklara da bakmak gerekir. Çünkü modern şehircilik, yalnızca yapıların kendisini değil, insanların o yapılar arasında nasıl hareket edeceğini de tasarlar.

Andrássy Bulvarı bunun en iyi örneklerinden biridir.

Bulvarın yapımına 1872 yılında başlandı. Amaç yalnızca Peşte'nin merkezinden Şehir Parkı'na ulaşan yeni bir yol açmak değildi. Yeni cadde, modern bir başkentin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tasarlanıyordu.

Geniş bir aks, ağaçlandırılmış bölümler, büyük konutlar, kamu yapıları, kültür kurumları ve bunların hepsini birbirine bağlayan bir ulaşım sistemi.

Andrássy Bulvarı'nın mimarisinde özellikle Neo-Rönesans etkisi görülür. Cadde boyunca yükselen yapıların önemli bölümü 19. yüzyılın son çeyreğinde inşa edildi. Bugün bile bulvarın büyük kısmında bu tarihî bütünlük okunabilir. UNESCO'nun Dünya Mirası değerlendirmesinde de Andrássy Bulvarı, modern şehir planlamasının ve 19. yüzyıl Avrupa mimarisinin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Fakat bulvarın asıl özelliği yalnızca üzerindeki binalar değildir. Bir eksen olarak tasarlanmış olmasıdır.

Peşte'nin merkezinden başlayan yol, kuzeydoğu yönünde ilerler ve sonunda Kahramanlar Meydanı'na ulaşır. Şehir burada yavaş yavaş değişir. Merkezde ticaret ve yoğun kent hayatı vardır. Biraz ileride büyük konutlar ve saray görünümlü yapılar başlar. Daha sonra kültür kurumları ortaya çıkar. En sonunda ise şehir Parkı'nın geniş yeşil alanına ulaşılır.

Yani yürüdükçe yalnızca mesafe kat etmezsiniz.19. yüzyılın şehir fikrinin içinden geçersiniz.

Andrássy Bulvarı üzerindeki en önemli yapılardan biri Macar Devlet Operasıdır.

Mimar Miklós Ybl tarafından tasarlanan Neo-Rönesans yapı 1884 yılında açıldı. Yapının ortaya çıkışı da doğrudan yeni bulvarın gelişimiyle bağlantılıydı. Ulusal Tiyatro'nun hem tiyatro hem opera ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalması üzerine ayrı bir opera binası düşüncesi gündeme gelmiş, 1873'te proje için siyasî destek sağlanmıştı.

Ybl'ın tasarımı yalnızca dış cepheye önem vermiyordu. İç mekânlar da dönemin Macar sanatının önemli isimleri tarafından süslendi. Károly Lotz, Bertalan Székely, Mór Than ve Alajos Stróbl gibi sanatçılar dekorasyonda görev aldı. Büyük bronz avize ve sahne mekanizmaları da yapının döneminin teknolojik ve sanatsal imkânlarını kullanma iddiasını gösteriyordu.

Opera 27 Eylül 1884'te açıldı. Daha sonraki yıllarda burada yalnızca Macar sanatçıları değil, Avrupa'nın önemli müzisyenleri de sahne aldı. Gustav Mahler 1888-1891 yılları arasında kurumun direktörlüğünü yaptı.

Bugün Opera Binası'na baktığımızda yalnızca bir sanat yapısı görmeyiz. 19. yüzyıl sonu Budapeşte'sinin kendisini Avrupa'nın büyük kültür merkezleri arasında konumlandırma isteğini de görürüz.

Şehir yalnızca parlamentoya değil sanata da yatırım yapıyordu. Bu ayrıntı önemlidir çünkü bir başkent yalnızca devlet dairelerinden oluşmaz; insanların ne izlediği, ne dinlediği, nerede buluştuğu da şehrin kimliğini oluşturur.

Andrássy Bulvarı'nın en şaşırtıcı taraflarından biri ise göz önünde değil, ayağımızın altındadır. 1896 yılında burada Millennium Metrosu hizmete girdi.

Kıta Avrupası'nın ilk yeraltı demiryolu olan bu hat, 2 Mayıs 1896'da işletmeye açıldı. Projenin amacı yalnızca ulaşımı kolaylaştırmak değildi. Şehir merkezini Şehir Parkı'na bağlamak, Millennium kutlamaları sırasında oluşacak hareketliliği karşılamak ve yeni şehir aksını modern bir ulaşım sistemiyle desteklemek de hedefleniyordu.

Daha da ilginci, sistem başından itibaren elektrikli olarak tasarlanmıştı. 1896 için bu ciddi bir teknolojik yenilikti.

İmparator Franz Joseph de açılıştan birkaç gün sonra metroya binerek Şehir Parkı'na kadar gitti. Hattın ilk dönemindeki adı da onun adına bağlandı.

Bugün M1 hattında ilerleyen bir tren için bu hikâye neredeyse sıradan görünebilir. Fakat 1896'da yerin altında elektrikli trenle yolculuk yapmak, modern şehrin geleceğinin nasıl olabileceğine dair oldukça yeni bir fikirdi. Üstelik metro bugün hâlâ çalışıyor.

Hat zaman içinde yenilendi ve uzatıldı; ancak Andrássy Bulvarı'nın altındaki tarihî istasyonların bir bölümü özgün karakterini koruyor. Zsolnay çinileri ve dönemin dekoratif ayrıntıları, yolculuğun kendisini küçük bir tarih gezisine dönüştürüyor. BKV'nin kendi tarihçesine göre Millennium Metrosu 2026'da 130. yılını kutluyor ve hâlen Dünya Mirası alanının işleyen bir parçası olarak kullanılıyor.

Burada ilginç bir terslik vardır.Bir müzeye girdiğinizde geçmişi görmek için durursunuz. Burada ise geçmiş hareket hâlindedir. Trene binersiniz, kapılar kapanır ve 1896'nın ulaşım sistemi sizi şehrin bir ucundan diğerine taşımaya devam eder.

Andrássy Bulvarı'nın sonunda yol genişler ve önünüzde büyük bir meydan açılır; Hősök tere (Kahramanlar Meydanı).

Meydanın bugünkü biçimi 1896 Millennium kutlamalarıyla bağlantılıdır. Macarlar, Karpat Havzası'na yerleşmelerinin bininci yılını kutlarken geçmişlerini büyük bir anıt üzerinden görünür kılmak istediler.

Kahramanlar Anıtı Budapeşte

Meydanın merkezinde yükselen Millennium Anıtı'nın tasarımında mimar Albert Schickedanz ve heykeltıraş György Zala görev aldı. Ortadaki yüksek sütunun üzerinde Başmelek Gabriel bulunur. Sütunun çevresinde ise Macarların yedi boyunun liderlerini temsil eden atlı heykeller yer alır; bunların başında Árpád bulunur. Yarım daire biçimindeki sütun dizilerinde ise Macar tarihinin çeşitli dönemlerinden hükümdar ve tarihî kişiliklerin heykelleri bulunur.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı vardır. Meydan yalnızca geçmişi anlatmıyor, geçmişin nasıl hatırlanmak istendiğini anlatıyor. 1896'da Macarlar bin yıllık tarihlerini büyük bir kamusal sahneye dönüştürdüler.

Árpád, Stephen, krallar, savaşlar, devlet, hristiyanlık ve modern Macar ulusu hepsi aynı meydanda yan yana getirildi. Bu nedenle Kahramanlar Meydanı'nı yalnızca "heykellerin bulunduğu büyük bir meydan" olarak görmek eksik olur. Burası bir çeşit açık hava tarih kitabıdır.

Meydanın iki yanında bugün Güzel Sanatlar Müzesi ve Műcsarnok bulunur. Arkasında ise Şehir Parkı uzanır. Böylece tarih, sanat ve yeşil alan aynı kentsel eksenin sonunda buluşur.

Andrássy Bulvarı'nı yalnızca "Budapeşte'nin ünlü caddesi" olarak görmek bu yüzden yeterli değildir. 1872'de başlayan bir şehircilik projesidir. 1884'te Opera'yı kendine eklemiştir. 1896'da altına elektrikli metro yerleştirmiştir. Aynı yıl sonunda Kahramanlar Meydanı'nda bin yıllık tarihini sergilemiştir.Böylece tek bir hat üzerinde üç farklı şeyi bir araya getirmiştir: Modern şehir, teknoloji, tarih.

Budapeşte'nin 19. yüzyıl sonundaki özgüveni, tek tek binalardan çok bu birliktelikte görünür.

Ve bugün bu caddede yürürken aslında bir caddeyi değil bir çağın kendisini yürürsünüz.

Aziz Stephen Bazilikası

Peşte'nin merkezindeki bu devasa yapı, Budapeşte'nin en önemli dinî yapılarından biridir. Adını Macaristan'ın ilk Hristiyan kralı Stephen'dan alır.

İnşaatı 1851'de başlayan bazilikanın tamamlanması yaklaşık yarım yüzyıl sürdü. Yapının kubbesi yaklaşık 96 metre yüksekliğindedir. Bu sayı tesadüf değildir. Macarların Karpat Havzası'na gelişinin geleneksel olarak 896 yılına bağlanması nedeniyle 96 sayısı ulusal hafızada özel bir anlam kazanmıştır.

Parlamento'nun kubbesi de aynı yüksekliğe sahiptir. İki yapı böylece yalnızca fiziksel olarak değil, sembolik olarak da birbirine bağlanır. Bir tarafta devlet, diğer tarafta kilise. Her ikisi de aynı yüksekliğe ulaşır.

Bazilikanın içinde Stephen'ın sağ elinin kutsal emanet olarak korunduğu Kutsal Sağ El Şapeli bulunur. Bu da bizi yeniden başlangıç noktamıza götürür. Stephen... Kutsal Taç... Macar devletinin kuruluşu ve yüzyıllar sonra onun adını taşıyan bu büyük kilise.

Bazilikanın kubbesindeki seyir terası ise Peşte'nin en yüksek seyir noktalarından biridir ve 360 derecelik panoramik manzara sunar. Yani bu yapı hem içeride tarih anlatır hem yukarı çıktığınızda şehri anlatır.

Büyük Sinagog

Budapeşte'nin Yahudi Mahallesi'ne geldiğimizde şehir tarihinin başka bir katmanına gireriz. Dohány Sokağı Sinagogu, Avrupa'nın en büyük sinagoglarından biridir.

1850'lerde inşa edilen yapı, Budapeşte'nin 19. yüzyıldaki Yahudi toplumunun büyüklüğünü ve ekonomik-kültürel hayattaki yerini gösterir. Burada sadece ibadet edilmedi, bir cemaatin şehir hayatı örgütlendi.

Okullar, hayır kurumları, ticaret, kültür basın, ve aile hayatı... Bütün bunlar Yahudi Mahallesi'nin günlük yaşamının parçalarıydı. 19. yüzyılda Yahudi nüfusunun artmasıyla Peşte'nin şehir hayatında önemli bir ekonomik ve kültürel ağ oluştu. Dohány Sokağı çevresindeki Yahudi Mahallesi bu hayatın en görünür merkezlerinden biri oldu.

Sinagoglar yalnızca ibadet mekânları değildi. Okullar, hayır kurumları, dükkânlar, dernekler ve cemaat kurumları aynı çevrede gelişti.

Böylece mahalle, kendi içinde yaşayan kapalı bir dünya olmaktan ziyade Budapeşte'nin ekonomik ve kültürel hayatının önemli parçalarından biri hâline geldi.

Sonra 20. yüzyıl geldi ve şehir tarihinin en ağır sayfalarından biri açıldı. 1944'te Budapeşte'deki Yahudi nüfusunun büyük bölümü getto sisteminin ve zorunlu yer değiştirmelerin içine sürüklendi.

Bugün nehrin kıyısında bulunan Ayakkabılar Anıtı, bu insanların anısına yapılmıştır.

Nehrin kıyısında bir grup bronz ayakkabı... Sanki sahipleri birazdan geri gelecekmiş gibi. Bu anıtın gücü büyüklüğünden gelmez.Tam tersine küçüklüğünden gelir. Çünkü savaşın istatistiklerini insan yüzüne çevirmeden de insanı düşündürebilir.

Sinagog kompleksinin bahçesindeki mezarlık ve Holokost Anıtı, bu dönemin hafızasını taşır.

Parlamento Binası

Tuna kıyısındaki Macaristan Parlamento Binası, Budapeşte'nin en tanınan yapısıdır.

Macaristan Parlamento Binası

1885–1904 yılları arasında inşa edilen Parlamento, Neo-Gotik görünümü, kubbesi ve Tuna boyunca uzanan cephesiyle şehrin en etkileyici yapılarından biridir.

96 metre yüksekliğindeki kubbesi, Aziz Stephen Bazilikası'nın kubbesiyle aynı yüksekliği paylaşır.

Binanın içinde Macaristan'ın Kutsal Tacı ve taç mücevherleri korunmaktadır.