Av Bahçelerinden Bilimsel Gözleme: Manyas’ın Sessiz Tarihi

 

Manyas Gölü, Perslerden Osmanlı’ya, av bahçelerinden bilimsel gözlem kulelerine uzanan bir kuş ve su uygarlığı aslında. Burada her ilkbahar ve sonbaharda milyonlarca kuş, binlerce yıldır neredeyse aynı rotayı izleyerek gökyüzünde sessiz bir tarih haritası çiziyor.

Bir zamanlar Pers krallarının ‘Batı bahçesi’nde avlandığı kuşlar, bugün bizim fotoğraf makinelerimizin önünden geçiyor  ama artık asıl görevimiz, onları korumak. Göl, köylünün tarlası, balıkçının ekmeği, göçmen kuşun güvenli durağı, bilim insanının açık hava laboratuvarı; hepsi aynı su yüzeyinde buluşuyor.

Manyas Gölü ve Kuş Cenneti nerededir, nasıl bir yer?

 Manyas Gölü Marmara Denizi’nin güneyinde, Balıkesir’in Bandırma–Manyas ilçeleri sınırında, Uludağ ile Biga Yarımadası arasındaki tektonik bir çöküntü alanında yer alan geniş ve sığ bir tatlı su gölü.

 Kıyılar sazlık, kamışlık ve çayırlıklarla çevrili; Kocaçay (Manyas Çayı) ve Sığırcı Deresi’nin göle karıştığı yerlerde söğüt toplulukları, yoğun sazlık ve bataklık alanları var ve bu yapı, gölü plankton ve dip canlıları açısından çok zengin kılıyor. Bu da balık ve kuş çeşitliliğini artırıyor.

Bölgenin “kuş cenneti” niteliği, 1938’de zoolog Curt Kosswig ve eşi Leonore Kosswig’in bilimsel çalışmalarıyla uluslararası düzeyde tanındı. Gölün kuzeydoğusundaki alan 1959’da Kuşcenneti Milli Parkı ilan edildi; bu, Türkiye’nin ilk sulak alan odaklı koruma alanlarından biri.

 Kaynaklara göre 239–266 arası kuş türü kaydedilmiş; göç dönemlerinde 2–3 milyon birey bölgeden geçiyor. Pelikan, karabatak, kaşıkçı, balıkçıl, ördek, kaz, flamingo, tepeli pelikan ve nesli tehlike altındaki akbaş patka gibi türler burada besleniyor ve ürüyor.

 Bu çeşitlilik nedeniyle Avrupa Konseyi’nin “A Sınıfı Avrupa Diploması” ile ödüllendirilmiş, sadece kuşlara odaklanan uluslararası öneme sahip bir milli park. Manyas, Türkiye’de “kuş cenneti” adıyla anılan ilk alan olduğu için, ülkemizde sulak alan bilincinin oluşmasında sembol bir yer.

 Coğrafi–iklimsel özellikler: Neden kuşlar için bu kadar çekici?

 İklim: Marmara geçiş iklimi; ne çok sert kara iklimi ne de aşırı sıcak – göçmen kuşlar için ideal “dinlenme durağı”.

Konum: Anadolu’dan Avrupa’ya giden ana göç yollarından birinin üzerinde. Gölün sığ, besin açısından zengin, sazlıklarla çevrili olması; hem kuluçka hem beslenme hem de konaklama için mükemmel şartlar sağlıyor.

 Besin zinciri: Sığ ve bulanık su, zengin plankton ve dip faunası → bol balık → buna bağlı olarak balıkçıl, pelikan, karabatak gibi türlerin büyük kolonileri.

 Bu yüzden Manyas, göçmen kuşlar için adeta “açık büfe + güvenli kreş” kombinasyonu gibi işliyor.

Antik–Pers dönemi: “Perslerin Batı Bahçesi”

 Bandırma yakınındaki Daskyleion (Erken Pers satraplık merkezi) çevresinde, eski yazarların övgüyle anlattığı bir pairidaeza (krallık parkı / bahçesi) bulunuyordu. Modern araştırmalara göre bu parkın bulunduğu alan, bugün Bandırma Kuş Cenneti – Manyas çevresiyle aynı konuma denk geliyor.

Perslerin bu bölgeyi “Batı bahçesi” olarak kullanması, sulak alan–göl–verimli ovalar kombinasyonunun av hayvanları, kuşlar ve peyzaj düzeni açısından ne kadar cazip olduğunu gösteriyor. Pairidaeza’lar, avcılık, dinlenme, diplomatik gösteriş ve kutsal krallık ideolojisinin sahnelendiği yerlerdi.

 Osmanlı dönemi: avcı kuşlar ve timarlar

 Osmanlı belgelerinde Manyas ve çevresi, Karesi sancağı içinde özellikle bâzdârânlık (avcı kuş yetiştiriciliği) timarlarıyla öne çıkıyor; Karesi’deki en yoğun bâzdâr timarı Manyas’a bağlı köylerde tespit edilmiş.

Bu, bölgenin avcılık (özellikle yırtıcı kuş yetiştirme) açısından ne kadar önemli sayıldığını ve göl çevresinin kuş zenginliğinin devlet nezdinde bile ekonomik–askerî bir değer taşıdığını gösteriyor.

Kültürel ekoloji: Göl, insanlar ve yaşam biçimi

 Göl çevresinde balıkçılık, tarım (özellikle sulak alanlara bağlı tarımsal üretim) ve hayvancılık, yerel halkın temel geçim kaynakları. Bu üretim biçimleri gölün su rejimiyle iç içe; göldeki seviyenin ve kirlilik durumunun köylü hayatını doğrudan etkilediği vurgulanıyor.

 “Manyas Gölü’nün kültürel ekolojisi” üzerine yapılan çalışmalar, burada kuşlar–balıklar–orman–tarım–insan ilişkilerinin uzun süreli bir ahenk içinde sürdüğünü; ancak son yıllarda kirlilik, aşırı sulama, barajlar ve endüstriyel baskılarla bu dengenin tehdit edildiğini ortaya koyuyor.

Bu yönüyle Manyas, sadece doğal bir alan değil, binlerce yıldır süren “su etrafında yaşam” kültürünün canlı bir laboratuvarı.

 Güncel durum

 Kuş Cenneti Milli Parkı göl çevresinde yaklaşık 17.000 ha’lık bir alanı kapsıyor; bunun çekirdeğini üreme adaları ve sazlıklar oluşturuyor.  Ziyaretçiler için gözlem kulesi, yürüyüş yolları ve ziyaretçi merkezi var; özellikle ilkbahar ve sonbahar göçlerinde teleskopla kuş gözlemi için çok uygun.

 Son yıllarda pek çok doğal alanın kötü kaderini burası da paylaşıyor. Gölü besleyen akarsular üzerinden gelen evsel ve tarımsal kirlilik, su seviyesinin barajlar ve sulama projeleri nedeniyle dalgalanması, çevredeki yoğun tarım ve yerleşim baskısı, alanın hassas dengesini tehdit ediyor.


Daskyleion: Anadolu'da Perslerin Batıya Açılan Kapısı

 Anadolu'da kazı çalışmaları yürütülen tek Pers satraplık (valilik) merkezi olan ve bilinen en eski Zerdüşt tapınağına da ev sahipliği yapan Daskyleion, antik çağın en önemli yerleşim merkezlerinden biridir. En parlak çağını Perslerin satraplık merkezi olduğu dönemde yaşayan kent, Antik Çağda Mysia olarak anılan Balıkesir'in, Bandırma ilçesinde, Aksakal beldesi Ergili Köyü sınırları içerisindedir.

 Persler kenti Anadolunun batıya açılan kapısı olabilecek uygunlukta bir bölgede kurmayı hedeflemişlerdi. Bunun için, Manyas Kuş Gölünün (Daskylitis) güneydoğusunda konumlanmış Hisartepe ve çevresini seçmişlerdir. Bölge; Trakya, Boğazlar, Marmara Denizi, Karadeniz ve Küçük Phrygia bölgelerinin kesiştiği coğrafyaya hakim olması dolayısıyla da Perslerin aradıkları niteliklere sahipti.

 Söylenceye göre kent ismini Lydialı bir soylu olan Daskylos'tan almıştır. Antik Çağ yazarları Daskyleion ve Paradeisos'un (Kuş Cenneti) güzelliğinden övgüyle bahsetmişlerdir.

 Daskyleion'un lokalizasyonu 1952 yılında Kurt Bittel tarafından yapılmıştır. Bittel'in, Daskyleion'un Hisartepe üzerinde yer aldığını saptamasından sonra 1954 yılında Ekrem Akurgal bu merkezde kazılara başlamıştır ve 1959'a kadar devam etmiştir. 28 yıl aradan sonra 1988 yılında Prof. Dr. Tomris Bakır tarafından yeniden başlatılan kazılar 2008 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir. 2009 yılında Doç. Dr. Kaan İren tarafından devralınan Daskyleion kazıları halen devam etmektedir.

 Daskyleion’un geçmişi MÖ 3. binlere kadar uzanır. Tarih Katmanları Frig, Lidya, Pers, Hellenistik, Roma döneminden buluntular verir.

 Frig Dönemi: Kral Yolu’nun kuzey kolunu denetleyen bir ileri karakol niteliğindedir. Frig seramiği, sunaklar ve adak alanları bulunmuştur.

 Lidya Dönemi: Sardes merkezli Krallar Yolu’nun önemli duraklarından biri olur. Av ve dinlenme alanları olarak kullanıldığı düşünülmektedir.

 Pers Dönemi (en parlak dönem): MÖ 546–330 arasında Daskyleion, Hellespontine Phrygia Satraplığı’nın başkentidir. Bölgede satrap sarayı, idari arşivler, mühür baskıları ve depolama yapıları bulunması burayı bir yönetim merkezi yapmıştır.

 Hellenistik ve Roma: Önem azalsa da yerleşim devam etmiştir.

 Daskyleion’da ortaya çıkarılan satrap sarayı, Pers mimarisinin Anadolu’daki en güçlü örneklerindendir. Avlulu düzen, sütunlu kabul salonları (apadana etkisi), depolar, arşiv odaları ve resmi mühürleme mekânları bulunmuştur. Mimari, Pers–Lidya–Frig–Yunan üsluplarının bir karışımını göstermektedir.

 Kentte bulunan mühür baskıları, Anadolu’daki en büyük Pers idari arşiv koleksiyonlarından biridir. Mühürlerde Pers ikonografisi, yerel Anadolu tanrıları ve Yunan etkileri aynı yerde görülebilir. Bu durum, Daskyleion’un çok kültürlü bir yönetim merkezi olduğunu kanıtlar.

 Daskyleion’un en etkileyici yönlerinden biri, Pers satraplarının burada büyük bir pairidaeza (kraliyet bahçesi/av parkı) kurmuş olmalarıdır. Antik kaynaklar bu bahçenin Manyas Gölü çevresinde olduğunu belirtir. Bu parklar, avcılık, diplomatik gösteriş, dinlenme ve aristokrat yaşam alanlarıydı. Manyas Gölü’nün doğal yapısı, böyle bir bahçe için ideal şartları sunmuştur.

 Daskyleion, Pers orduları için stratejik bir geçiş ve toplama noktasıydı. Hellespontos’a (Çanakkale Boğazı) geçiş öncesi düzenlemeler burada yapılırdı. Batı Anadolu’da kara ve deniz yollarını aynı anda kontrol edebilme imkânı sağlıyordu.

 Yerleşimde Pers aristokrasisi, Lidyalılar, Frigler, Yunan kolonileri ve yerli halklar birlikte yaşamıştır. Günlük yaşamdan kalan seramikler, mutfak eşyaları, adak çukurları ve atölye buluntuları, bu çok kültürlü etkileşimin güçlü kanıtlarıdır.

 Tatlı su, sazlıklar, av ve balık zenginliği gibi doğal nedenler, vergi toplama, ticaret yollarının düğüm noktası olması gibi ekonomik nedenler, Batı seferleri için stratejik konumu askeri nedenlerle, Pers bahçeleri, aristokrat yaşam, çok kültürlü üst sınıfın buluşma noktası olması gibi kültürel nedenler nedeniyle tarih boyunca cazibe merkezi olmuş.

 Daskyleion, Türkiye’de Ahamenid (Pers) uygarlığını en iyi temsil eden arkeolojik merkezdir. Mühür baskıları, saray mimarisi ve kültürel katmanlarıyla Anadolu’nun hem siyasi hem kültürel tarihini anlamamızda büyük rol oynar. Manyas Gölü ile ilişkisi sayesinde bölgenin eski ekolojik ve kültürel yapısını aydınlatan eşsiz bir örnektir.

Delfi Apollon Tapınağı Üç Özdeyiş

Delfi Apollon Tapınağı girişine yazılmış ünü günümüz kadar ulaşan üç özdeyiş;

“Kendini bil.”

Bu söz, Delfi Tapınağı’nın en bilinen ve merkezî öğüdüdür. Anlamı yalnızca “kendini tanı” değildir; “Tanrılara öykünme, sınırını bil” çağrısı da içerir. İnsanın ölçüsünü, doğasını, arzularını ve geçiciliğini fark etmesini öğütler. Platon’dan Epiktetos’a kadar tüm filozoflar bu sözü insanın ahlaki ölçüsü olarak yorumlamıştır.

Kendini bil” sözü Delfi Tapınağı’nda Apollon’un ağzından verilmiş olsa da, köken olarak Yedi Bilge’den biri olan Miletoslu Thales veya Prieneli Bias’a; bazı antik kaynaklarda ise Sokrates’e atfedilir.
Bu çeşitlilik de zaten sözün ne kadar temel bir ilkeye dönüştüğünü gösterir. Herkes kendi çağında o uyarıyı sahiplenmiştir.

Pausanias ve Platon sözü Delfi Tapınağı’na yazılmış olarak aktarır, ama Platon diyaloglarında Sokrates’in ağzından sık sık duyulur. Bu yüzden halk arasında “Sokrates’in sözü” gibi anılır.

Diogenes Laertios ise “Kendini bil” ifadesini Prieneli Bias ve bazen Chilon’a atfeder.

Thales, “Kendini bilmek en zor iştir” der; dolayısıyla özdeyişin anlam çemberinde onun izi de vardır.

Sokrates Delfi Kehaneti’yle derinden ilişkilidir: Delfi rahibesi Pythia, “Sokrates’ten daha bilgesi yoktur” dediğinde, Sokrates bu sözü şöyle yorumlar: “Ben hiçbir şey bilmediğimi bildiğim için bilgeyim.”

Yani “kendini bilmek” artık sadece ölçülülük değil, epistemik bir erdem, bilgiye giden yolun kapısı olur. Bu da Delfi’nin dinsel bilgelik alanından felsefeye geçişini simgeler.

“Kendini bil” hem Apollon’un tapınağında yazılıdır, hem Bias ve Thales’in öğüdü, hem de Sokrates’in yaşam düsturudur. O yüzden bu özdeyiş, insan düşüncesinin en eski ve en geniş yankılı cümlesidir diyebiliriz.
 
“Hiçbir şeyde aşırılığa kaçma.”

Bu ikinci söz ölçülülüğün ifadesidir. Hazda, öfkede, dinde, siyasette, hatta bilgide bile dengeyi gözetmeyi öğütler. Bu, ne gölgede kalmak, ne de yanmaktır; Apollon’un ışığının ortasında yürümektir. Epikür’den Aristoteles’e kadar pek çok düşünür bu ölçülülüğü erdemin temeli saymıştır.
 
“Kefil olma, yoksa felaket gelir.”

Bu, diğer iki söze göre daha dünyevi ama bilgece bir uyarıdır. Anlamı yalnızca ekonomik değildir; “başkalarının yükünü taşımaya kalkma, kendi ölçünü koru” anlamı taşır. Yani insanın sınırını, sorumluluk alanını bilmesi üzerine bir ahlak uyarısıdır.

Tapınağın ön yüzüne kazınmış bu üç söz, aslında birlikte okunur:
 
“Kendini bil. Aşırılıktan kaçın. Kendi sınırını aşma.”

Bu üçlü, Apollon’un Delfi’deki medeniyet bilincini temsil eder. İnsan, ne tanrı kadar kudretli ne de hayvan kadar kördür; aradaki çizgiyi fark ettiğinde bilgeleşir.

Delfi Kehanet Merkezi
Apollon’un bu üç öğüdü, insanın doğayla kurduğu dengeye dair kadim bir hatırlatmadır.
Ben de bu dengeyi ve ölçüyü kendi dilimde şu dizelerle yorumladım:

Ölçü

Doğanın ta kendisiyiz
bazen bir yağmur tanesiyiz
büyük bir ihtiyaçla
her gün özlemle beklenen
yaşamda tutmak için
bitkiyi, insanı, böceği
ve arındırmak için
her tortuyu, her kiri...

Bazen özleniriz güneş gibi
ısımız ve ışığımızla
doldurmak için doğanın ruhuna
yaşamı ve neşeyi...
Bazen ay oluruz;
aranırız karanlıkta
aydınlatmak için geceyi.

Yağmur düştüğü anda yere
ayaklar hazırdır
üzerinde gezinmeye...
Güneşin yükselmesiyle
ısınıp yeterince
gölge aranır gizlenmeye...
Ay geride bırakılır
kavuşunca elektriğe...
Yağmur yere düşene,
güneş ısıtana,
ay yolunu aydınlatana kadardır..

Tıpkı olduğu gibi
doğadaki her nesne;
kıymetlisin tabii ki sen de...
Bir de ölçün var elbette;
amaca hizmet edebildiğin
ve isteneni verebildiğin
sürece varsın
ve sen insan;
bir başkasının ihtiyacı kadarsın...


Rüzgarın Ardından



Şair Simonides'ten (M.Ö. 556 -468)

Rüzgarın Ardından
Rüzgâr eser, deniz köpürür,
insan kalbi de öyledir.
Bir gün sakin, bir gün fırtına
ama gemici denizi suçlamaz,
yalnızca yönünü düzeltir.
Çünkü bilge insan, rüzgârı değiştiremez,
ama yelkenini ayarlayabilir.

Şiirde rüzgâr Doğanın değişken gücüdür; insanın kontrolü dışındaki olayları, kaderi temsil eder. Antik çağ düşüncesinde “anemos” (rüzgâr) aynı zamanda ruh nefesi anlamını da taşır; dolayısıyla bu dize hem dış dünyayı hem içsel dalgalanmayı anlatır.

Deniz (thalassa) antik şiirde ruhun aynasıdır. Simonides burada, kalbin de deniz gibi gelgitli, kararsız ve derin olduğunu söyler. Bu imgede hem doğa-insan birliği hem de Stoacı denge düşüncesi gizlidir.

Gemici (nautēs) figürü, insanın kendi yaşamının “kaptanı” oluşunu temsil eder. Rüzgârı (dış koşulları) değiştiremeyen insan, eylemini ve yönünü değiştirebilir. Yani bilge kişi, kaderiyle savaşmaz; ona uyum sağlayarak yön bulur.

Bu şiir Simonides döneminde henüz Stoacılık kurulmamış olsa da, onun öncülü sayılabilecek bir kozmik uyum fikrini taşır.Epiktetos’un ünlü sözüne neredeyse bire bir denk düşer:
“Olanları değil, onlara verdiğin tepkini yönet.”

Rüzgâr–deniz–yön üçlüsü, insanın iç denetimi ile dış kader arasındaki sınırın şiirsel bir temsili gibidir.
Bu epigram bugün okunduğunda hâlâ taze bir öğüt gibi: Modern insan da “rüzgârı suçlayarak” yaşar; koşulları, sistemi, şansı. Oysa Simonides’in sesi binlerce yıldan bize seslenir;
“Kendini suçla, denizi değil.”

Simonides, M.Ö. 556’da Keos adasında doğan ve yaklaşık M.Ö. 468 civarında Sicilya’da hayatını kaybeden antik çağın bilge şairlerinden biri.

Yaşamı boyunca yakın dünyanın dört bir yanını dolaşan şair, gezdiği yerlere hem kahramanlık destanlarının yankısını taşıdı hem de insanın kırılganlığı ve zamanın geçiciliği üzerine sessiz bir bilgelik inşa etti.
 
Onun dizelerinde savaşın görkemi kadar, ölümlülüğün bilinci, geçiciliğin ağırlığı ve insan ruhunun inceliği de bulunur.

Antik kaynaklar (özellikle Plutarkhos ve Cicero), onun hafıza (mnēmē) gücünün olağanüstü olduğunu yazarlar. Bir ziyafette çöken binadaki konukları oturdukları yerlerden hatırlayarak kurtardığı söylenir. “Simonides etkisi” denilen ve günümüzde “hafıza sarayı tekniği” olarak bilinen yöntem de adını ondan alır. Bu da onun unutulmaz bir zihinsel disipline sahip olduğunu gösterir.
 
Şiirinde sade ama derin bir dil kullanması, taşlara kazınacak kadar kalıcı ve ruhlara dokunacak kadar canlı öğretiler bırakmasını sağlamış. Yaşamı, şiirle tarihin, insanla tanrının ince çizgisinde yürüyen bir dengeyi temsil eder ve dizelerinde yüzyıllar boyunca yankılanan bilgelik, bugün bile modern insanın kalbinde kendi yönünü bulma çağrısı yapar;

Rüzgârı değil, yelkenini ayarla.

Rüzgarın Ardından


Bulgaristan.. Sınırın Ötesinde 2

Deliorman Bölgesi: Tarihin ve Kültürün Kesiştiği Topraklar

Bu yolculuğun ikinci durağı, Bulgaristan’ın Deliorman bölgesindeki kadim şehirler: Şumnu, Razgrad ve Rusçuk. Her biri, tarih boyunca nice medeniyetlerin izlerini taşımış; kimi zaman kalabalık ordulara ev sahipliği yapmış, kimi zaman da derin acıların tanığı olmuş kentler.

Şumnu (Şumen)

 Şumnu, kireçtaşı platosunun doğu eteklerinde, ormanlarla çevrili bir vadide kurulmuş. Adının da Bulgarcadaki şuma yani “yaprak döken orman” sözcüğünden geldiği söyleniyor. Bugün hâlâ hatırı sayılır bir Türk nüfusun yaşadığı şehir, Deliorman bölgesinde Türklerin izlerini en kalıcı biçimde bıraktığı yerlerden biri.

Şehrin kültürel hayatında en canlı kurumlardan biri, Nazım Hikmet Kültür Derneği. Burası sadece bir kültür derneği değil; doğup büyüdükleri topraklara tutunurken, kalpleri Türkiye ile atan insanların sığınağı gibi. Derneğin başkanı Nurten Remzi Hanım’ın hikâyesi başlı başına etkileyici: Bulgaristan’daki asimilasyon politikaları nedeniyle Türkçeyi 28 yaşında öğrenmesine rağmen, bugün ana dili gibi konuşuyor; şiirler yazıyor, türküler derliyor. Bu direncin ve bağlılığın simgesi olmuş.


Bulgaristan Gezisi, Şumnu
Nurten Remzi ile Şumnu Tombul Paşa Camiinde

Şumnu, sadece kültürle değil, sanayiyle de öne çıkıyor. Yerel birasıyla ünlü şehirde; tütün işleme, konserve, mobilya yapımı, emaye eşya ve tarım makineleri üretimi yapılmakta. 1958’de kurulan tarım makineleri fabrikası, Bulgaristan’ın bu alandaki ilk fabrikası olma özelliğini taşıyor.

Ama Şumnu’nun asıl büyüsü tarihinden geliyor. Traklar ve Romalılar döneminden başlayarak 1. Bulgar İmparatorluğu’nun önemli kalelerinden biri olmuş. Şumnu Kalesi, geçmişin katmanlarını gözler önüne seriyor: MÖ 12. yüzyıldan kalan kaba taş duvarlar, 5. yüzyılda eklenen surlar, 2. yüzyılda Romalıların askeri yapıları, 4.-5. yüzyıldaki yeni kuleler, 8.-10. yüzyıllarda yenilemeler… Adeta taşlara kazınmış bir kronoloji. Osmanlı fethinden (1388) sonra ise kale, bölgedeki en önemli askeri merkezlerden birine dönüşmüş.

17. ve 18. yüzyıllarda Türkler, Yahudiler, Tatarlar ve Ermenilerle birlikte kente canlılık katmış. Osmanlı döneminde Şumnu’daki ev sayısı 800’den birkaç yüzyılda 5000’e çıkmış. 1854’te Ömer Paşa’nın karargâhı burada kurulmuş, Türk ordusunun önemli bir toplanma noktası olmuş.

Bugün gezilecek yerler arasında Şumnu Kalesi, Bulgaristan’ın en büyük camisi olan Tombul Camii (18. yüzyıl ortalarında inşa edilmiş), Macar devrimci Lajos Kossuth’un 1849’da sürgünde yaşadığı ev bulunuyor. Şehrin biraz dışına çıkıldığında ise ilk Bulgar başkenti Pliska’nın kalıntıları ve UNESCO mirası Madara Atlısı karşılıyor ziyaretçiyi. Özellikle Pliska Müzesi, balmumu heykellerle Bulgar tarihini canlandırması açısından görülmeye değer.


Bulgaristan Gezisi, Sınırın Ötesinde

Aralık 1984- Mayıs 1989 Asimilasyon Sürecinde Katledilen Türkler

Razgrad

Bulgaristan'ın Ludogorie (Deliorman) tarihi ve coğrafi bölgesine giren Razgrad, Beli Lom nehri vadisinde yer alır. Bugün Bulgaristan'ın en büyük antibiyotik üreticisidir; beton, porselen ve cam üretiminin yanı sıra tahıl, sebze ve kereste açısından da önemli bir tarım merkezi sayılır.

Razgrad’ın simge yapıları arasında Roma dönemi kalesi, Balkanların en büyük camilerinden biri olan 1614 tarihli İbrahim Paşa Camisi, 1860'tan kalma Mucize İşçisi Aziz Nikolaos Kilisesi, Momina Çeşme heykeli, Kurtarıcıların Mozolesi (1879-1880), 1864’te inşa edilen ayırt edici saat kulesi ve 19. yüzyıldan kalma Varosha mimari kompleksi bulunur.

“Grad” eski Bulgarca’da “şehir” anlamına gelirken, “raz”ın kökeni ve anlamı bilinmez. Ortaçağ Bulgar İmparatorluğu döneminde şehir, Hors adlı bir tanrıya atfen Hrasgrad veya Hrazgrad olarak anılır. Kentin bulunduğu alanda kökeni MÖ 4.-5. yüzyıllara dayanan bir Trak yerleşimi vardır. Bu yerleşimin üzerine Roma döneminde Abritus isimli kasaba kurulur. MS 251’de Romalılar ile Gotlar arasında gerçekleşen Abritus Savaşı’nda Roma İmparatoru Trajan Decius ölür ve Roma ordusu yenilir. Bu olay, bir Roma imparatorunun barbarlarla yapılan bir savaşta öldürülmesinin ilk örneği olur.Deliorman bölgesinde yoğun bir Türk nüfusu yaşar ve 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Razgrad bir Türk şehri sayılır. Ancak 1923 Bulgar darbesi sonrasında azınlık okulları kapatılır, milliyetçi politikalar güç kazanır. 1932’de Kesarevo’da Türk azınlığa yönelik bir pogrom yaşanır; 1933’te Krumovgrad valisi Feyzi Efendi suikastla öldürülür.

Aynı yıl, 14 Nisan’ı 15 Nisan’a bağlayan gece, Razgrad’daki Türk mezarlığına Bulgar paramiliter örgütü Rodna Zashtita’nın 200-350 üyesi saldırır. Bekçi kulübesi yakılır, tüm mezar taşları tahrip edilir ve yeni gömülmüş 150 ceset çıkarılarak aşağılanır. Bu barbarca saldırı, şehirdeki Türk nüfusu arasında büyük bir korku ve panik yaratır; mezarlıkta bütün gece ağlayan insanlar olur. Olay sonrasında pek çok aile Türkiye’ye gitmek üzere Romanya’ya göç eder.

Saldırıyı, gazeteci Mahmut Necmettin Deliorman’ın cesur kalemi tüm ülkeye duyurur. Kendisinin babası Arif Necib, saldırıdan bir hafta önce ölür ve aynı mezarlığa defnedilir. Oğul Deliorman, yaşananları gazetelerinde yayımlar; ülkenin en yüksek yönetim organlarına, parti liderlerine, yabancı elçiliklere protesto telgrafları çeker. Türk büyükelçisi Tevfik Kâmil Bey de olayla ilgili bilgilendirilir. Bu trajik hadise, hem yerel halkın belleğinde hem de Balkan tarihinin utanç verici sayfalarında derin bir iz bırakır.

Bu olaylar, Razgrad’ın sosyal dokusunda derin yaralar açmış ve bölgenin demografik yapısını değiştirmiş, aynı zamanda bölgedeki azınlıkların korunması ve hakları konusunda önemli bir dönüm noktası olmuştur.


Bulgaristan Gezisi, Sınırın Ötesinde


Rusçuk (Ruse)

Tuna Nehri üzerinde, Rusenski Lom’un ağzında kurulu olan Rusçuk, Bulgaristan’ın en büyük nehir limanı ve ulaşım merkezidir. Dostluk Köprüsü (1954) ile Romanya’ya bağlanan şehir; kara, demir ve nehir yollarının kavşağında stratejik bir rol oynar. Bir petrol rafinerisi, demiryolu vagonu ve lokomotif fabrikası, tekstil ve gıda tesisleriyle önemli bir sanayi merkezidir.

Rusçuk’un Neo-Barok ve Neo-Rokoko cepheleri, 19. ve 20. yüzyılda çıkarılan belediye düzenlemeleri sayesinde şekillenmiş, bu da şehre “Küçük Viyana” unvanını kazandırmıştır.

Kentin yerleşim tarihi MÖ 3. bine kadar uzanır. MÖ 1. yüzyılda burada kurulan Sexantaprista adlı Roma limanı, 7. yüzyılda Avar ve Slav saldırılarıyla yıkılmıştır. Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra, özellikle 18. yüzyılda Tuna Vilayeti’nin idari merkezi olarak önem kazanmış, Varna’dan Niş’e kadar uzanan geniş bir bölgenin kalbi haline gelmiştir. “Rusçuk” adı, “küçük Ruse” anlamına gelir.

Efsaneye göre şehrin ismi, kurucusu kabul edilen “sarı saçlı” Rusa adlı bir kadından gelir. 19. yüzyılda Osmanlı’dan koparılan şehir, kısa sürede kozmopolit bir merkeze dönüşmüştür. 1883 nüfus sayımında Bulgarlar nüfusun %43’ünü, Türkler %39’unu, Yahudiler %7’sini oluşturuyordu. Bugün şehrin sokaklarında hâlâ o çokkültürlü geçmişin izleri görülür. Yaşlı Bulgarların anlattığına göre, ramazanda Türk komşularının kandil ışıklarıyla süslediği evler, çocukluklarının en renkli anıları arasındadır.


Bulgaristan Gezisi, Sınırın Ötesinde
Rusçuk


Rusçuk Vakası

1876 Selanik Vakası gibi, çocuk yaştaki kızların din değiştirme olayları Balkanlarda daima büyük çalkantılara sebep olmuştur. 1910 Mart’ında Rusçuk’ta yaşanan Safvetî Olayı da bunun tipik bir örneğidir. Karaali Camii İmamı Hafız Mehmet Efendi’nin 15 yaşındaki kızı Emine Safvetî, Bulgar Stefanov tarafından kaçırılır ya da onunla kaçar. Din değiştirip Hristiyanlaştırılması, reşit olmamasına rağmen ailesine iade edilmemesi büyük bir infiale sebep olur.

Çıkan olaylarda 20 Bulgar ölür ve pek çok kişi yaralanır. Gösteriler hükümete ve Müslümanlara yönelir; özellikle Dâhiliye Nazırı Takev hedef alınır. Mahkeme kararları uygulanmaz ve Safvetî ailesine teslim edilmez. Bu olay, bir kızın akıbeti etrafında kopan fırtınanın nasıl kontrolden çıkıp toplumsal ve siyasi bir krize dönüştüğünü gösterir. Rusçuk Vakası, Bulgaristan’da Müslümanlarla Hristiyanları karşı karşıya getiren, beraber yaşama duygusunu zedeleyen hadiselerden biridir.

Bu vaka, sadece yerel bir olay olmaktan öte, Bulgaristan’daki azınlık politikalarının ve toplumsal yapının bir yansıması olarak tarihe geçmiştir. Bulgar hükûmeti içindeki siyasi tartışmalar, mahkeme kararlarının uygulanmaması ve halk tepkileri bölgedeki etnik ilişkilerin ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir.

Rusçuk Vakası, Balkanlar’daki din ve etnik temelli sorunların modernleşme sürecinde ne kadar karmaşık ve çetrefilli hale geldiğinin somut bir örneğidir.


Bulgaristan.. Sınırın Ötesinde 1. Bölüm için
 https://www.arkeorehberim.com/2025/06/Bulgaristansnirin-%20Otesinde.html



Bulgaristan.. Sınırın Ötesinde

Balkanlar’ın kalbinde, zamanın yavaş aktığı, taşların konuştuğu, gölgelerin tarihle uzlaştığı bir ülke: Bulgaristan.

Antik Traklardan Osmanlı’ya, Slav kültüründen günümüz Avrupa’sına uzanan geniş bir belleğe sahip bu topraklar, geçmişin izlerini sadece kalıntılarda değil, şehir duvarlarının renginde, rüzgârın yönünde, bir annenin oğluna ninni söylerken kullandığı kelimelerde bile saklar.

Bulgaristan, sadece haritada çizilmiş bir ülke değil; kimi zaman bir dağın yamacında unutulmuş eski bir kilise, kimi zaman bir nehir kıyısında yosun tutmuş bir iskele ve bazen de, kültürümüze sinmiş, bir zamanlar vatan toprağı olmuş yüzyıllar boyu dilden dile aktarılan bir söylencedir.

Bu kitapta adımladığımız yerler sadece şehirler değildir; İç içe geçmiş çağlar, yitip gitmiş uygarlıklar ve insan ruhunun izleriyle dolu bir yolculuktur.Bu yolculukta, sahil kasabalarının tuzlu sessizliğini, antik kalıntıların anlatamadığı duyguları ve bir dağın yamacındaki yalnız bir ağacın gölgesini birlikte izleyeceğiz.

Uzun bir yazı olacağı için bölümler halinde anlatmak daha kolay olacak. Bu nedenle 3 bölümden oluşan Bulgaristan; sınırın ötesinde serisinin ilki Karadeniz Kıyısındaki kentlerden, 2. bölüm kuzeyde Türklerin yoğun yaşadığı Deli Orman bölgesi, 3. yazı ise Bulgaristan'ın Batı ve Güneyindeki kentleri kapsayacak.
Şumnu Tombul Camii
Şumnu Şerif Halil Paşa (Tombul camii)


Bu bir seyahat yazısı değil sadece; bir iz sürme, anlam arama, zamanla konuşma çabası.

Haydi, birlikte geçelim sınırın ötesine…


Karadeniz'in Sessiz Anlatıcıları: Süzebolu, Burgaz, Nessebar ve Varna
Antik çağ mitlerinde Karadeniz, insanlığın sınırlarının ötesinde kalan bir yerdi. Bilinmezliğiyle korkutucu, fırtınalarıyla zorlu bu sulara, başlangıçta “Pontos Aexeinos” yani “dost olmayan deniz” denilmişti. Coşkun dalgaları ve ani kopan fırtınalarıyla bu deniz, cesareti sınayan bir eşikti. Ancak zamanla, dayanaklı gemiler yapılmaya başlandı. Denizin geçilmesi, insanların hayal gücü ve sebatıyla mümkün oldu. Kıyılarında İyon kolonileri kuruldu, tanrılara adanan tapınaklar yükseldi. Böylece, bir zamanların tehditkar denizi, artık daha tanıdık, daha dostça görünmeye başladı. Adı da buna uygun biçimde değişti: “Pontos Euxeinos”, misafirperver deniz.

Yüzyıllar sonra Türkler bu kıyılara vardığında, o ilk bilinmezlik yeniden yankılandı. Ansızın çıkan fırtınalar, sert esen rüzgarlar ve kararan sular... Onlar bu denizi “Karadeniz” adıyla anmaya başladılar. Adeta eski zamanların ‘dost olmayan’ denizine bir geri dönüş gibi… Fakat kıyılarındaki şehirler; Sozopol, Burgaz, Nessebar bugün hem geçmişin hikâyesini hem de denizin hâlâ anlatmakta olduğu kadim sırları taşıyor.

Süzebolu (Sozopol)

Karadeniz’in güney kıyılarında, rüzgârın binlerce yıl boyunca aynı kayalıklara çarpıp durduğu bir kıyı kasabası: Sozopol. Antik çağlarda Antheia adıyla bilinen bu şehir, M.Ö. 7. yüzyılda Milet’ten gelen İyon kolonistleri tarafından kurulmuş. Zamanla denizcilik ve ticaretin merkezi hâline gelerek Karadeniz’in en zengin İyon kolonilerinden biri olmuştur.

Kentin adı, Apollon’a adanmış büyük bir tapınaktan ötürü Apollonia olarak değişir. Apollonia, bugünkü Nessebar olan Mesembria’yla ticaret rekabeti yaşayan güçlü bir şehir hâline gelir. M.Ö. 5. yüzyılda kentin kalbine, 13 metre yüksekliğinde tunçtan bir Apollon heykeli dikilir. Bu heykel öylesine etkileyicidir ki, M.Ö. 72'de şehri ele geçiren Romalılar onu söküp Roma’daki Capitolium’a götürür. Plinius’un yazdığına göre heykelin maliyeti 500 talente ulaşmıştır. Ne yazık ki bu eser erken Hristiyanlık döneminde kaybolmuştur.

Roma döneminden sonra Sozopol, Apollonia’nın görkemini yitirir ve küçük bir kasaba olarak yaşamını sürdürür. M.S. 1. yüzyıldan itibaren kaynaklarda Sozopolis adı geçmeye başlar. 1453’ten sonra Osmanlı idaresine girerek Sizebolu olarak anılır.

Modern dönemde ise şehir, etnik ve kültürel dönüşümler yaşamıştır. 20. yüzyıl başında nüfusun büyük bölümü Rumlardan oluşuyordu. Ancak 1906’daki Yunan karşıtı ayaklanmalar ve Balkan Savaşları sonrası mübadelelerle Yunan nüfus göç etmiş; yerlerine Doğu Trakya’dan gelen Bulgarlar yerleştirilmiştir.

Sozopol’un tarihi yalnızca antik çağlarla sınırlı değil. 2011 yılında St. Kirik Adası’nda yapılan kazılarda, antik Apollonia’ya ait kalıntılar ortaya çıkarıldı: Apollon Tapınağı’na ait olduğu düşünülen kutsal bir alan, Helenistik döneme ait oval bir sunak, bir tholos ve bir bakır dökümhanesi.

Bugün Sozopol yalnızca arkeolojik zenginlikleriyle değil, aynı zamanda sanatı, mimarisi ve efsaneleriyle de bilinir.

Şehrin Eski Kent bölgesinde, taş zeminli dar sokaklar boyunca uzanan Rönesans dönemi evleri, ince işçilikli ikonostatisler, ahşap oyma sanatının zarif örneklerini barındırır.
1984’ten bu yana her eylül ayında düzenlenen Apollonia Sanat Festivali, tiyatrodan sergiye, müzikten sinemaya uzanan etkinlikleriyle şehre canlılık kazandırır.

Sozopol’un en ilginç efsanelerinden biri, 2012’de bulunan ve göğüs kafesine demir kazık çakılmış bir iskelete dayanır. Halk arasında "Sozopol Vampiri" olarak anılan bu kalıntı, bir zamanlar kentte zalimliğiyle tanınan Krivitsa adlı bir soyluya aittir. Benzer defin geleneklerine ait 100'den fazla mezar, Bulgaristan genelinde bulunmuştur.

Burgaz (Burgas)

Karadeniz’in batı kıyısında, göllerle deniz arasında narin bir geçit gibi uzanan Burgaz, hem geçmişin yankılarını hem de bugünün ritmini taşır. Kentin adının kökeni, Latince "burgus" – yani kule – sözcüğüne dayanır. Belki de bu yüzden, ilk yerleşimi sağlayan balıkçıların gözünde denize bakan her kaya bir gözcüydü; her dalga, uzak diyarlardan gelen bir haberci.

17. yüzyılda mütevazı bir balıkçı köyü olarak başlayan hikâyesi, bugün Bulgaristan’ın dördüncü büyük şehri olarak devam eder. Etrafı Burgaz Gölleri (Atanasovsko, Vaya ve Mandrensko) ile çevrili olan kent, yalnızca suyun değil, tuzun, rüzgârın ve emeğin şehridir. Bu göller, yalnızca ekolojik zenginlikleriyle değil, göçmen kuşların konaklama alanı olarak da uluslararası öneme sahiptir. Atanasovsko Gölü çevresinde yapılan kuş gözlemleri, doğa severler için vazgeçilmez bir deneyim sunar.

Bugün Burgaz, Bulgar balıkçılığı ve balık işleme endüstrisinin kalbidir. Aynı zamanda Güneydoğu Avrupa’nın en büyük petrol rafinerisi olan LUKOIL Neftochim Burgas da bu şehirde yer alır. Endüstriyle iç içe geçmiş bu kıyı kenti, buna rağmen ruhunu yitirmemiştir.

Çünkü Burgaz aynı zamanda sanatın, şiirin ve yaz esintisinin şehridir. Yaz aylarında, özellikle Temmuz-Eylül arasında düzenlenen Uluslararası Kum Heykel Festivali, dünya çapında sanatçıların elinden çıkan geçici ama büyüleyici heykellerle kumsalı açık hava müzesine çevirir.

Şehir merkezine birkaç adım uzaklıktaki Sea Garden (Deniz Parkı), çiçekli yolları, fıskiyeli havuzları ve heykelleriyle hem şehrin kalbi hem de nefesidir. Yürüyüş yolları, konser alanları ve sahil boyunca uzanan çay bahçeleriyle her yaştan ziyaretçiye ev sahipliği yapar.

Ve tabii ki damak tadı…
Burgaz’da menekşeli dondurma, rengiyle göz kamaştırırken, zarif bir çiçeğin tatlı hatırasını bırakır dilde. Kamenitza birası, yaz akşamlarında dostlukları köpürtür. Baniçka ise çıtır hamuru ve içindeki peynirli ya da ıspanaklı dolgusuyla, bir kahvaltıyı şölene çevirir.

Gitmişken Görülebilecekler
Atanasovsko Gölü Tuz Müzesi
Burgaz Arkeoloji Müzesi (antik dönem kalıntıları, Trakya eserleri)
St. Anastasia Adası: Tarih, manastır ve efsane bir arada
Sanat Galerileri ve Kum Heykel Parkı
Burgaz Opera ve Tiyatro Merkezi

Kentin mimarisi modernle gelenekseli birleştirirken, Karadeniz'in durgun maviliği kente dingin bir karakter kazandırır.

Nessebar (Nesebar)

Karadeniz’in zarif kollarında, dar bir kara şeridiyle ana karaya bağlanmış bir yarımada yükselir: Nessebar. Binlerce yıldır suyla sarılı bu toprak parçası, sadece bir şehir değil, adeta zamanın kayalara kazınmış hâlidir.

İlk Trak yerleşimi olan Menebria, MÖ 6. yüzyılda antik Yunan’ın kolonizasyon dalgasına kapıldı ve Apollon’a adanmış bir tapınağın gölgesinde Helenistik bir metropole dönüştü. Agora’sı, akropolisi, Apollon tapınağı ve çevresindeki surlar, bugün hâlâ bu kadim uygarlıkların fısıltılarını taşır. Roma döneminin ardından gelen Bizans çağında ise kiliseler çoğaldı, taş kemerlerin altına ikonalar ve seramik süslemeler yerleşti.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Nessebar, mimarisiyle olduğu kadar ruhuyla da dikkat çeker. Stara Mitropolia (Eski Metropolit Kilisesi), bir zamanlar ayin seslerinin yükseldiği taş duvarlarıyla 6. yüzyılın tanığıdır. 12. yüzyıldan kalma Yeni Metropolit Kilisesi ise Bizans’la Bulgar Rönesansı arasında bir köprü gibidir.

Kasaba, 40’tan fazla kilisesiyle, adeta bir açık hava kutsal mimari müzesidir. Bazıları artık yalnızca birer harabe olsa da, bu yıkıntıların arasında gezinen her ziyaretçi, bir taşta Tanrı’ya edilen bir yakarışı, başka bir duvarda göçüp gitmiş bir uygarlığın izini bulur.

UNESCO’nun da vurguladığı gibi, Nessebar'ın kentsel dokusu, MÖ 2. binyıldan günümüze kadar süren insan faaliyetlerinin eşsiz bir sentezidir. Orta çağdan kalan kiliselerin boyalı seramik bezemeleri, dar taş sokaklar, ahşap üst katlı Karadeniz tipi evler ve denize açılan bakımlı avlularla birlikte, bu şehir Doğu Akdeniz mimarisinin inceliklerini taşıyan eşsiz bir yerleşim haline gelmiştir.

Yine UNESCO’ya göre, Nessebar yalnızca mimari değil, dini, kültürel ve ruhsal bir süreklilik örneğidir. Hristiyanlık, burada bin yıl boyunca bir maneviyat merkezi olarak kök salmış; kiliselerin yanı sıra evler, duvarlar ve liman taşları da inancın izlerini taşımıştır.

Ne var ki bu kadim şehir de modern zamanların baskısından azade değil. Koruma yasalarına aykırı müdahaleler, kıyı şeridinin yapay düzenlemeleri ve yoğun turistik baskılar, kentsel dokunun görsel bütünlüğünü tehdit etme potansiyeli taşıyor.

Gitmişken Görülebilecekler
Eski ve Yeni Metropolit Kiliseleri
Bizans Hamamları
Arkeoloji Müzesi ve Antik Sur Kalıntıları
Ahşap Karadeniz Evleri ve Taş Arnavut Kaldırımlı Sokaklar
Limanda Gün Batımı ve Yerel Sanat Atölyeleri
Yerel El Sanatları Pazarı ve Ev Yapımı Bal ve Şarap Satış Noktaları

Nessebar, yalnızca duvarlarıyla değil, içinden geçtiği zamanla, dinlerin, dillerin, halkların birlikte işlediği bir kültürel nakış gibi... Her köşesi başka bir çağın yansıması; her taşı, zamanın iz bıraktığı bir mektup.

UNESCO'ya göre Nessebar, Akdeniz ve Balkan mimarisinin buluştuğu, tarih boyunca Hristiyanlığın manevi merkezlerinden biri olmuş çok katmanlı bir kentsel dokudur. Kentteki yapıların çoğu korunsa da turizm baskısı ve izinsiz müdahaleler zamanla tarihi dokuyu tehdit etmeye başlamıştır. Yine de Nessebar, Karadeniz'ın sularına tutunmuş bir mabet gibi zamana direnmeye devam eder.

Nesebar
Nesebar



Varna 

Varna, Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısındaki en eski ve en önemli liman kentlerinden biri olarak, tarih boyunca bölgesel güç dengelerinde kritik bir rol oynadı. MÖ 6. yüzyıldan itibaren Odessus adıyla bilinen bu kent, sadece bir ticaret merkezi değil; aynı zamanda Akdeniz ile Karadeniz arasındaki denizcilik yollarının stratejik bir kavşağı olarak işlev gördü.

Varna’nın antik dönemdeki limanı, gemi yapımı ve deniz ticareti açısından önemli bir merkezdi. Trakyalılar, Romalılar ve Bizanslılar döneminde deniz ticaret yollarının güvenliğini sağlamak ve Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki yerleşimlerle bağlantı kurmak için kullanıldı. Roma döneminde, Varna çevresi gemi donatım ve bakımı için bir üs konumundaydı.

Tarihin akışında dönüm noktası olan Varna Savaşı (10 Kasım 1444), Osmanlı İmparatorluğu ile Haçlılar arasında gerçekleşti. Avrupa’nın Hristiyan güçlerinin Osmanlı ilerleyişini durdurmak amacıyla yaptığı bu savaş, II. Murad’ın zaferiyle sonuçlandı. Bu zafer, Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyetini pekiştirdi ve Varna’yı hem askeri hem de psikolojik açıdan stratejik bir şehir haline getirdi.

Rusçuk Olayları ve Atatürk’ün Diplomatik Hamlesi:
İsmet İnönü’nün Varna Ziyareti ve Türk Savaş Gemisi
1933 yılında Bulgaristan’da artan Türk azınlığa yönelik saldırılar ve özellikle Razgrad (Rusçuk) bölgesindeki olaylar, iki ülke arasında gerginlik yarattı. Başbakan İsmet İnönü, Türkiye-Bulgaristan ilişkilerini yumuşatmak için Bulgaristan’a resmi bir ziyaret planladı. Ancak Bulgaristan’da İnönü’ye yönelik suikast tehdidi alınması üzerine, Atatürk güvenliğini sağlamak amacıyla Varna’ya bir Türk savaş gemisi gönderdi. Bu hamle, Türkiye’nin Bulgaristan’daki diplomatik temsilciliğine yönelik olası tehditlere karşı güçlü bir mesaj oldu. Varna’daki savaş gemisi, Türkiye’nin bölgedeki kararlılığını gösterdi ve Bulgar yönetiminin Türk heyetinin güvenliğini temin etmesine zemin hazırladı. Bu olay, askeri gücün diplomatik bir araç olarak kullanıldığı önemli bir örnek olarak tarihe geçti.

Varna, sadece tarihi savaşların değil, aynı zamanda kültürel birikimin de merkezi oldu. 20. yüzyılda şehrin isminin Stalin olarak değiştirilmesi, Sovyetler Birliği’nin Bulgaristan üzerindeki etkisini yansıtırken, Varna’nın Bulgar ulus kimliği ve Karadeniz’deki merkezi önemi sorgulanamaz kaldı.
Bugün Varna, geçmişteki bu stratejik önemini turizm ve kültürle harmanlayarak yaşatıyor; ancak tarihi dönüm noktaları, özellikle denizcilik ve diplomasi alanındaki rolü hâlâ Balkanların ve Karadeniz’in politik haritasında iz bırakmaya devam ediyor.

Gitmişken Görülebilecekler
Aladzha Manastırı: Kayalara oyulmuş, 4. yüzyıla tarihlenen ve Bulgaristan’ın en eski manastırlarından biri olan Aladzha Manastırı, mistik atmosferiyle ziyaretçilerini zamanda yolculuğa çıkarır. Hücreleri, şapeli ve ormanın içindeki sessizliğiyle ruhun derinliklerine dokunur.

Cenevizliler Bazilikası: 5. ve 6. yüzyıldan kalma bu antik yapı, Orta Çağ ticaret yollarının ve deniz kültürünün izlerini taşır.

Varna Arkeoloji Müzesi: Antik çağdan günümüze uzanan zengin koleksiyonu ile bölgenin tarihsel gelişimini sergiler. En ünlü eseri ise, Altın Varna Hazinesi; dünyanın en eski altın hazinelerinden biri olarak arkeoloji dünyasında büyük değer taşır.

Varna Limanı: Şehrin ekonomik kalbi, modern ticaret ve deniz taşımacılığının canlı merkezi.
Varna’nın Dokusunda Kültür ve Doğa

Varna sadece tarih değil, aynı zamanda kültür ve doğanın iç içe geçtiği bir merkezdir. Yaz aylarında düzenlenen uluslararası festivaller, sahil boyunca renkli etkinlikler ve yerel lezzetler şehri ziyaret edenleri mutlu edebilir.

Deniz kenarındaki parklar, plajlar ve yürüyüş yolları, kentte hem sakin bir nefes alma hem de canlı bir sosyal hayat sunar.

Varna'ya dair küçük bir dipnot; Yakın zamanda Alman arkeolog Dr. Dominique Görlitz, antik dönemdeki denizcilik becerilerini ve Karadeniz ile Akdeniz arasındaki deniz yolculuklarını simgeleyen önemli bir projeye imza attı. Varna Limanı’nda, tamamen kamıştan inşa edilen ve antik gemi yapım tekniklerine uygun 14 metrelik “Abora-IV” isimli bir gemi tasarladı. “Barış ve uluslararası anlayış için yelken açmak” sloganıyla Karadeniz’den Akdeniz’e doğru yola çıkan gemi, Varna’dan başlayarak Kaş Limanı’na kadar ulaştı. Kalıcı olarak sergilenmek üzere Patara Antik Kenti’ndeki agoraya taşınan gemi uzun zamandır Patara'da ziyaretçilerini bekliyor.


Oinoandalı Diogenes

 

Oinoanda antik kenti

OİNOANDA ANTİK KENTİ (İncealiler, Seydikemer, Muğla)

Epikürcü filozof Oinoandalı Diogenes'in (M.S 2 yy) Oinoanda kentinin agorasının stoa duvarına yazdırdığı Epikuros'un öğretilerinden bir bölüm;
''Ben, Oinoandalı Diogenes, Atinalıların dostu, burada size doğa felsefesinin özetini yazıyorum.
Bir çok insan hayatın tabiatı hakkında yanlış fikirlere sahipler ve adil bir suçlamayı hak edecek şekilde bedenlerini dinlemede başarısız oluyorlar. Bedenin doğal ihtiyaçları az ve elde etmesi kolay olmasına rağmen; beden, gerekli olmayan şeyler için kendisini peşinden sürüklemesinden dolayı ruhu(nefsi) suçlar. Bu insanlar anlamıyorlar ki, ruh bedenin doğal hazlarıyla iyi yaşayabilecekken, ruhun (nefsin) bir çok isteği ölçüsüz (müsrif, gereksiz) ve ulaşılması zordur. Bu gereksiz istekler tabiatımıza katkıda bulunmadığı gibi tehlikelidirler.
Hayatımda bu kötü duruma düşmüş bir çok insan gözlemledim. Davranışları için yas tuttum ve hayatlarını israf ettikleri için ağladım durdum. Bu yüzden bu yazıtı yazdırdım çünkü bu mesajı alabilecek insanlar için iyi bir insanın yapabileceği en güzel hayırlı yardımlardan biri olacağını düşündüm.
Hayatının son baharına ermiş , hatta yaşlılık yüzünden bu dünyaya gözlerini kapamaya hazırlanan biri olarak, ölüm beni almadan önce, hayatın bana sunduğu zevkler için bir şükran abidesi dikmek, böylece şu anda sağlığı yerinde olanlara yardım etmek istedim. eğer kötü durumda olanlar yalnızca bir, iki, üç, beş hatta altı kişi olsalar, onlarla kişisel olarak görüşürdüm...Ama insanların çoğu sanki salgın hastalığa yakalanmış gibi. Hayatla ilgili yanlış fikirlere sahip olan bu kişilerin sayısı gün geçtikte de artıyor çünkü koyunlar gibi hastalığı birbirlerinden kapıyorlar... Bu duvarı, kurtuluş getirecek çareleri herkese duyurmak için inşa ettirdim.
Lüks yiyecek ve içecekler... sizi kötü hastalıklardan korumadığı gibi bedeninizin sağlıklı kalmasını da sağlamaz. Doğal olmayan zenginliklere sahip olmak, zaten taşmak üzere olan bir şişeye su eklemek kadar gereksizdir. Gerçek değere, tiyatrolarla, hamamlarla, parfüm ve kremlerle değil... ancak doğa biliminin yardımıyla ulaşılabilir... "
Zenginlik ve şöhret gibi saçma amaçlarla hayatınızı karmaşıklaştırmayın: bunlar mutluluğun düşmanıdır. Örneğin şöhret diğerlerinin fikirlerinden ibarettir ve hayatınızı diğerlerinin istediği gibi yaşamanızı gerektirir. Ya zenginlik? Tuzak bu. Daha fazla şey elde ettikçe daha fazlaya ihtiyaç duyarız ve isteğimiz karşılanmadığında üzüntümüz daha derin olur.''

EVREN

 

Hiç kimse doğarken
mor renkli çiçeklerle bezenmiş,
düz bir yol vadetmedi bize.
Çiçeği bulsak
eğime tırmanmak;
tırmanmayı göze alsak
çiçek bulamamak riski vardı...
Kimimiz yolun başında
uzanacak bir el arayışında,
önünde coşkuyla akıp giden
manzaraya bakakaldı;
kimi kucağında bulurken dünyayı
kimi dişiyle tırnağıyla
kazıyarak yol aldı...
Milim şaşmadan
kusursuz bir adaletle
varlığını sürdürüyorsa evren;
cennet cehennem hikaye...
Böylesi adil ve kusursuz işleyen
düzenin içinde,
elbet
bir yaşamında dibe vurup,
bir yaşamında zirveye çıkarak
insan da bu adaletten
payına düşeni alacaktı...
N.DENİZ

neriman deniz şiir


Gökyüzüyle Kucaklaşan Kent.. Blaundos

Blaundos, Uşak ili sınırlarında, Ulubey ilçesine 10 km uzaklıkta bir antik kent. Düzgün ve bakımlı yollarıyla Batı Anadolu'nun neredeyse kalbinde yer alan Blaundos'a her yerden ulaşım oldukça kolay. Uşak'ın sadece halısı ve tarhanasından ibaret olmadığını gösteren Blaundos Kenti, Ulubey Kanyonu'nun içlerine gerdanlık gibi uzanan kıymetli bir mücevher.

M.Ö 4. yüzyılda İskender'in Anadolu'yu fethiyle birlikte bölgeye gelen Makedon askerlerin yerleşmesiyle kurulan kentin geçmişinin elde edilen arkeolojik buluntular sayesinde tunç çağına kadar uzandığı tespit edilmiş. Kentteki epigrafik buluntular ve sikkeler üzerinde Blaundoslular'ın kendilerini ''Blaundeon Makedonan'' Makedonyalı Blaunduslar olarak tanımladıkları görülmüş.

Blaundos kent kapısı

Araçları otopark alanına bıraktıktan sonra; bir kahramana ait anıt mezar, tapınak ve kente su taşıyan bir kemerin izlenebildiği keyifli bir yoldan yürüyerek kentin ana giriş kapısına ulaşılıyor. Ana karaya sadece kuzey yönünde dar bir alanla bağlı olan kente iki tarafında kulelerle desteklenmiş sur duvarının ortasındaki tek kemerli giriş kapısından giriliyor. Kapıdan geçtiğiniz anda, dünyayı ardınızda bırakıp adeta farklı bir evrene adım atıyorsunuz. Gezenler için müthiş, kenti kazanlar içinse zorlu bir başlangıç bu kent kapısı. Zira bu kapıdan geçmek dışında kente giriş yapmak mümkün görünmüyor. Durum böyle olunca; küçük bir kepçe dışında, kentte asırlardır toprakla iç içe geçmiş ayağa kaldırılmayı bekleyen mimari elemanları kaldıracak büyük iş makinalarını kentin içine sokmak imkânsız gibi. Elbette yaşadığımız teknoloji çağında imkânsız diye bir şey yok; sadece maddi yetersizlikler var. Biraz kente yatırım yapılmasıyla bu sorunun aşılabileceği aşikâr.
 
Kent kapısından girince ziyaretçileri Ceres (Demeter) tapınağı karşılıyor. Tapınak, caddelerin birbirini dik açıyla kestiği ve eşit parseller üzerine binaların inşa edildiği Hippodamik plana(Izgara planı) göre kurulmuş olan kentin tam merkezine yerleştirilmiş. Ceres Tapınağı ve hemen önündeki sütunlu cadde üzerinde yoğunlaşan kazılardan izlenildiği kadarıyla, kentin görkemini ortaya koyan mimari elemanların büyük çoğunluğu korunmuş şekilde ve ayağa kaldırılmayı bekliyor.

Blaundos Demeter Kutsal Alanı

Tapınağı geçip kentin uçurumla çevrili uç noktasına ulaştığınızda etkileyici bir tablo karşılıyor sizi. Kentin bir zamanlar büyük bir kamu binasına ait olan bir yapının duvar dolguları yıkılmış olsa da taşıyıcı taşlardan bir bölümü zamana meydan okuyarak birbirine tutunmuş ayakta kalmaya çalışıyor. Blaundos kentinin sembolü niteliğinde olan bu taşların görüntüsü, İngiltere'deki Stonehenge'i anımsatıyor.
 
Dünyanın en uzun kanyonlarından biri olan Ulubey Kanyonu'nun hemen kenarında konumlanan Blaundos, kanyonun derin kıvrımlarının arasında yükselen bir yarımada üzerinde kurulmuş. Hal böyle olunca kentin içinde kanyonun kenarında değil de derin uçurumlarla dünyadan koparılmış bağımsız bir kara parçası üzerindeymiş hissi uyandırıyor insanda. Kentin öylesine büyülü bir atmosferi var ki kent mi gökyüzüne yaklaşmış, yoksa gökyüzü mü kentin hemen üzerine inivermiş anlayamıyor, yerle gök arasında kısacık bir mesafede sıkışıp kalmış gibi bir duyguya kapılıp şaşırıyorsunuz. Bu his zaman ve mekân algısını bir süreliğine sekteye uğratıyor.

Blaundos Bazilika

Kenti gezmeyi tamamladığımızda, tam gün batımına yakın ay ve güneş karşı karşıya geldi. Güneş gitmekte aheste, ay hâkimiyetini ilan etmekte acelede... Birisi doğuda yükselirken diğeri batıda bulutlarla cilveleşmekte... Gökyüzü yeryüzüyle kavuştu kavuşacak, iki eliyle uzansa insan; bir eli aya, diğeri güneşe değecek. Sadece selamlaştılar mı, yoksa bu vedalaşma anı bir görsel şölene mi dönüştü vakit darlığından göremeden kentten uzaklaşmak gerekti. Sırf bu anı sonuna kadar görebilmek için kente en kısa zamanda geri dönmeli... Bu şansı ben yakalayamadım ama Blaundos'a gidecek ziyaretçiler, günbatımını yakalamak için mutlaka vaktini ona göre ayarlamalılar.

Kültürel mirasa, arkeolojiye ve tarihe meraklı gezginlerin bir şekilde yollarını düşürmesi gereken bir kent Blaundos. Alışılmış antik kentlerin ötesinde, atmosferiyle çok farklı bir deneyim ve görsel ziyafet sunmak için sessizce ziyaretçilerini bekliyor. Kentin eserlerini özverili çalışmalarıyla görünür kılan ve kenti daha iyi algılayarak gezmemizi sağlayan Uşak Üniversitesinden kazı başkanı Prof. Dr. Birol Can'a ve ekibine şükranlarımızı sunuyor, çalışmalarında omuz verenlerin ve destekleyenlerinin bol olmasını; toprağın altından çıkardıkları yapı elemanlarını kısa zamanda ayağa kaldırabilmelerini temenni ediyoruz. Sağ olsunlar, var olsunlar.



Taşlara Hayat Veren Bir Karya Kenti.. Thera

Thera Antik Kenti tatil için Muğla üzerinden güneye doğru yol alan gezginler için doğa ve tarihin kucaklaştığı, havası, doğası ve tarihi dokusuyla mükemmel bir uğrak ve kısa süreli mola noktası olabilir.

Muğla- Ula anayolundan 2 kilometre içeride, denizden 800 metre yüksekteki Okkataş adı verilen tepenin güney yamacında yer alan kentin açığa çıkarılan yapıları; kamusal, yaşamsal ve kutsal alanları ile ebedi istirahatgahlarının tamamı kayalar oyularak ve nakış gibi işlenerek oluşturulmuş.

Akropolis zirve kısmında Kibele tahtı olarak tanımlanabilen bir kaya anıtı, tapınağa ait olabilecek bir temel kalıntısı ile sarnıç olabilecek harçlı duvarlara sahip iki yapı kalıntısı bulunduruyor. Kibele tahtının olduğu alan başta Ula Göleti olmak üzere,Ula Ovası ve Yenice Ovasını da kapsayan neredeyse 360 derecelik panaromik bir görsel sunuyor.

Thera Kibele Tahtı
Kibele Tahtı

Akropolisi çevreleyen iç sur ile yerleşim alanını tepe yamacında sınırlayan bir dış savunma duvarına sahip kentin girişinde; ziyaretçileri işçiliği ve görselliğiyle göz dolduran tapınak cepheli kaya mezarları karşılıyor. Çam ağaçlarının oluşturduğu küçük bir koruluğu geçince şehrin ana caddesi üzerinde yürüyüp agoraya ve hemen agoranın kenarında yükselen, basamakları doğal anakaya üzerine işlenmiş tiyatroya ulaşılıyor. Tiyatronun basamakları çok fazla tahrip olmuş fakat bakımı ve temizliği çok güzel yapılmış o nedenle izlerken gözle tamamlanabiliyor.

Tiyatronun hemen yakınında anakayaya oyulmuş bir kutsal alan ve sonradan kiliseye dönüştürülmüş bir tapınak yapısı mevcut.

Kentin üzerine kurulduğu tepenin batı kısmına doğru devam edildiğinde Yenice Ovasının muhteşem manzarası eşliğinde kaya mezarlar, tekne mezarlar, tonozlu oda mezarlar ve kısmen görülebilir durumdaki sanduka mezarlar ile mezar girişindeki kalkan kabartması motifi nedeniyle bir askere ait olduğu düşünülen anakayaya işlenmiş üstte lahit altta loculuslardan oluşan bir anıt mezar kompleksi gezilip görülebilecek eserler arasında.

Anıt Mezar Kompleksi
Anıt Mezar Kompleksi

Mezar yapılarındaki bu dikkat çekici çeşitlilik ve güzellik Thera'nın varlığını sürdürdüğü dönemi içinde oldukça zengin ve renkli bir kent olduğunun da göstergesi olmalı.

Antik kenti gezip ana yola döndükten sonra, bu kez yolun karşı tarafına geçip Ula Göletinin huzurlu ve dingin atmosferinde ister göletin kenarındaki mekanlardan birinde, ister kendi belirlediğiniz bir alanda oturup sıcak/soğuk içeceklerinizi yudumlayarak yorgunluk atabilirsiniz. Hala enerjim tükenmedi derseniz maviyle yeşilin buluştuğu küçük göletin etrafında keyifli bir yürüyüş yaptıktan sonra yolunuza devam etmek de bir seçenek elbette.

Muğla Arkeoloji Müzesi asırlardır doğanın sarıp sarmalayarak toprağın altına gizlediği Thera kentinin yapılarını tekrar gün ışığıyla buluşturmuş; bizlere de gitmek, görmek ve elbette kente hayat vermek kaldı, 



Thera Tiyatro


Thera Kaya Mezarı


Thera Kaya Mezarı


Thera Tonozlu Mezar


Thera Tiyatro ve Agora

Thera Yolu


Kötülüklerin Anası Gece Tanrıçası Nyks

İnsanları eski çağlardan günümüze kadar en fazla ilgilendiren ve cevabını aradıkları sorulardan biri dünyanın ve insanın yaratılışı olmuş. Havanın, suyun, ışığın, yerin, göğün, denizin, ayın, güneşin, gecenin, gündüzün ve insanların nasıl şekillendiğinin cevabını aramışlar ve aramaya devam ediyorlar. Yunan mitolojisi de başlangıcını bu yaşamsal ve süreklilik arz eden ölümsüz varlıklardan alır. Yunan mitolojisini temellendiren, bir düzene koyan, antik çağın ilk şairi kabul edilen Hesiodos (MÖ 8.yy), başlangıçta Kaos (Khaos) vardı diye başlar Tanrıların Doğuşu ‘nu anlattığı eserinde. Kaos; boşluk, düzenden yoksun kargaşa anlamına gelen ve evrenin var oluşundan da önceyi simgeleyen bir tanrıdır.

Kaos'dan, önce Gaia(toprak, yaşadığımız dünya) sonra yer altı ve yeryüzü karanlıkları doğar. Bu tanrılar ''Karanlık'' anlamına gelen ve yeraltı karanlığını temsil eden Erebos ve ''Gece'' tanrıçası Nyks'tir. Işığın yokluğunda ortaya çıkan bu çiftin birleşmesinden Aither (Işık) ve Hemera (Gündüz) gibi ışıksal varlıklar doğar. Biz hala gece mi gündüzden, gündüz mü geceden doğar bilmecesinin cevabını araya duralım; insanlar antikçağda bu sorunun cevabını Erebos ve Nyks'in çocuklarıyla vermişler.

Deniz

İşte yine geldim sana
mavi bedeni ışıltılı
ilahi sesli sevgilim deniz!
huzurun huzurumderinliğin dinginliğim...
Şimdi ne kadar
önüme ak köpükler serip
davetkar darbelerle
okşasan da ayaklarımı,
göz alıcı maviliğin
aklımı başımdan alıp
çelmeye çalışsa da gönlümü;
dünyayı geride bırakıp
atlayamam kollarına ne yazık...
Henüz ne sen ne de ben
güneşin ışıklarında
yeterince yıkanamadık...


Gerçi soğuk karşılarsın beni
her seferinde bilirim...
Zaten ne zaman sıcacıktı ki
seninle ilk buluşmamız?
Sen yosun kokulu sularınla
sarıp sarmalarken beni
okşanırken serinliğinle tenim;
sarılmak yerine sana
şımarık bir çocuk hırçınlığıyla
seni döverek ısıtırdı
kendini bedenim...
Ne zaman ki güneşin ışığında
yıkanarak ikimiz
buharlaşıp kavrulurduk;
işte o zaman
orta noktada buluşup
soğukla sıcağın ateşkesi olurduk.


Gidiyorum şimdi
gönlümü bırakıp sende...
Güneş izin verdiğinde
hep randevulaştığımız günde
coşkulu özleminle
adımlarım kumları eze eze
koşarak geleceğim yine...



Neolitik Dönemin Metropolü Çatalhöyük

 Çatalhöyük Konya'nın yaklaşık 52 kilometre güneyinde Konya Ovasının düzlüğünde yerleşim görmüş 9500 yıllık bir ören yeri. Sekiz bin kişilik nüfusu ile Neolitik dönemin en kalabalık yerleşim alanı olduğu düşünülen Çatalhöyük; çatıdan girilen evleri, sokakları olmayan şehir planlamasıyla, duvar resimleri, kabartmaları, heykelcikleri gibi sanat eserleri ve yöneticisiz olduğu düşünülen toplum yapısıyla uluslararası öneme sahip bir yerleşim alanı. Neolitik döneme tarihlenen dünyanın en erken yerleşik düzene geçilerek şehirleşmiş yerleşim yerlerinden biri. O nedenle sadece Anadolu değil tüm dünya tarihi açısından önemli ve bu nedenle UNESCO'nun korunması gereken dünya kültürel miras listesi içinde yer alıyor.

Çatal şeklinde görüntüye sahip iki höyükten oluştuğu için Çatalhöyük ismi verilmiş. İlk yerleşim M.Ö 7500-5500 yılları arasında Doğu Çatalhöyük'te kurulmuş ve bilinmeyen bir nedenle insanlar burayı terk ederek Batı Çatalhöyük'e yerleşmişler. Buradaki yaşam ise M:Ö 5200 yıllarına kadar devam etmiş. Yaşam 2000 yıl boyunca kesintisiz devam ederken birden terkedilmiş.