Salı, Ekim 6

ölümsüzlerin evi tanrıların dağı olimpos

Bir insanı görür seversiniz, sonra hayatınızın parçası olur; zaman geçer, bir bakarsınız ki, herkes gibi olmuştur sizin için. Yıllar sonra onu özel yapan şeyi ve neden sevdiğinizi unutuvermişsinizdir. Tıpkı benim Antalya'yı yirmi yıl önce neden sevmiş olduğumu unutmam gibi. Doğal güzelliğinin yanına, tarihi ve kültürel zenginliği de eklenince bu kenti neden sevmiş olduğumu bu hafta yaptığım kısa ziyarette bir kez daha anımsadım. Yıllar içinde pek çok kişinin düştüğü yanılgıya düşüp, Antalya'yı lüks oteller ve plajların süslediği, toplantı ve tatil beldesi olarak düşünmeye başladığım için kendime epeyce kızdım.

Nasıl mı hatırlattı Antalya bana kendini? Şöyle:



antalya

Plaj çantasını omuzuna takmış, terliğini ayaklarına, plaj elbisesini üzerine geçirmiş bayanın arkasından falezlere doğru ilerlerken, günümüzde büyük şehirde yaşayıp, canı istediğinde mayolarını üzerine geçirip denize girebilmenin ne büyük bir lüks olduğunu düşünüp, yemyeşil falezlerde buluyorum kendimi.

Yolun başlangıcında yamaç paraşütü için kurulmuş denize doğru uzanan teras ve bu terastan paraşütüyle denizin üzerine süzülenler bu fikrimi daha da pekiştiriyor. Antalya kent içinde oluşturulmuş yeşil yaşam alanlarının genişliği ve çokluğuyla, gördüğüm kentlerin en başında yerini alıyor.

Denizin kenarını süsleyen yeşil, ileride bulutlara karışan dağ silsilesiyle birleştiği yere kadar doyumsuz bir güzellikle uzanıyor. Bulutların arasında silüet olarak görünen dağlar, o bulutların içinde olma isteği uyandırıyor insanda. Zirvesi bulutlara karışan dağları görmeye alışkın gözlerim, eteklerinden başlayarak zirveye kadar bulutlardan bir örtüyü üzerine geçirmiş Olimpos'un silüetini görünce, hayret ve şaşkınlıkla bakakalıyor.

Bulutların arasında sadece silüeti görünen dağların gizemi miydi insanlara onların tanrıların oturduğu yer olduğu fikrini veren, yoksa Olimpos'un zirvesinden görünen Antalya körfezinin ihtişamı mı? Aklıma takılan bu sorunun cevabını bulabilmek için bir de Olimpos'tan aşağıya bakmalısın diyorum kendime ve aşağıdan baktığım bu dağların yukarısından bakma isteğiyle doluyor içim.
Bu isteği gerçekleştirebilmenin arayışıyla yürürken, yol üzerinde gördüğüm Olimpos teleferiğin telefon numarası aklıma kazınıyor ve Olimpos'a teleferikle çıkıp bu noktayı yukarıdan izlemeye karar veriyorum.

olimpos teleferik

Bir ay içinde tanrıların oturduğuna inanılan iki dağı ziyaret tesadüf oldu biraz. Eylül başında Kaz Dağlarında (İda Dağı) bu soruyu sorarken, Eylülün son günlerinde Olimpos'da aynı sorularla buluyorum kendimi.

Kaz Dağlarının muhteşem doğal güzelliği ve yükseklerden ayaklar altına serilen Ege Denizi etkilerken beni, bugün Olimpos'da doğanın ve Akdeniz'in güzelliğinin yanına, bulutlarla sarmalanmış gizemi de ekleniyor.

Olimpos teleferik için her haftanın çarşamba ve cumartesi günleri Antalya'dan rehber eşliğinde servis yapıldığını öğrenince yerimi ayırtıp ertesi gün saat 10'da belirlenen noktadan içinde tek Türk'ün ben olduğu otobüsle teleferiğe doğru yola çıkıyorum.

Bir gün önce bulutlar arasında sadece silüeti görünen etkileyici ve gizemli dağlar, ertesi gün Olimpos'a doğru yol alırken, açık havada bulutlardan sıyrılmış yeşil etekleri ve kayalık zirveleriyle net bir şekilde gözlerimin önüne serilince önce hayal kırıklığına uğrar gibi oluyorum. Bu haliyle diğer dağlardan çok da farklı görünmüyorlar gözüme çünkü.

olimpos

Olimpos'un eteklerine Antalya'dan yaklaşık bir saatlik yolculukla ulaşırken,teleferikle günümüzdeki ismiyle Tahtalı Dağı'nın 2366 m yüksekliğindeki zirvesine 10 dakikada ulaşıyoruz.

Olimpos bir tek dağı adlandırmak için kullanılmış bir isim olmaktan öte, başı bulutlara karışacak kadar yüksek dağlar için kullanılmış. Yunanca bir kelimeymiş gibi algı oluşmasına rağmen, kelimenin kökeni tam olarak bilinmemekte. Çünkü antik çağda, sadece Anadolu'da, en ünlüsü Kaz Dağları (İda) ve Antalya'daki Tahtalı Dağı olmak üzere bu ismi taşıyan pek çok (20 civarı) dağ olduğu bilinmekte.

Tanrıların yüksek dağlarda oturduğu inancının ise Sümerlerden batıya geçtiği düşüncesi hakim. Yunan mitolojisinde tanrıların Olimpos'da oturduğu inancı, bu mitin yaratılış efsanesine de ''Olimpik yaratılış efsanesi'' olarak kendi adının verilmesine neden oluyor.

olimpos

Olimpos'un zirvesinde bulutların arasında oturup arada bulutlardan sıyrılıp görünen Antalya körfezini izlerken, Hesiodos'un  (M.Ö 8.yy) gök, dağ ve denizin yaratılışıyla ilgili dizeleri geçiyor aklımdan.

Toprak bir varlık yarattı kendine eşit:
Dört bir yanını saran Uranos; yıldızlı Gök'ü
mutlu tanrıların sürekli, sağlam yurdunu
yüksek dağları yarattı sonra,
kayalıklarında tanrılar oturan dağları.
Sonra denizi yarattı, ekin vermez denizi:
Azgın dalgalarıyla şişen Pontos'u
Kimseyle sevişip birleşmeden yaptı bunu.

Olimpik yaratılış efsanesine göre; Başlangıçta sadece Khaos (düzensizlik) vardır. Khaos'dan Gaia (toprak ana) doğar. Gaia kendi kendine doğurma ''Parthanogenesis'' yoluyla Uranus'u  (gök) ,dağları ve denizleri yaratır. Dağların tepesinden sevgi ve şefkatle toprak anaya bakan Uranos onun üzerine bereketli yağmurlar yağdırır. Toprak ananın gizemli gözeneklerine inen bereketli yağmurlarla çimenler, ağaçlar, kuşlar doğar, nehirler akar, göller ve denizler dolar.

Gaia, Uranus'la birleşmesinden doğan çocuklarını, Uranus'un gün ışığına çıkmadan tekrar toprak ananın bağrına tıkması (öldürmesi) nedeniyle, son doğan çocuğu Kronos'a (zaman, zamanın akışı) babası Uranus'un erkeklik uzvunu kestirerek tahta Kronos'un çıkmasını sağlar. Kesilen organdan dökülen kanlardan Erinyler (öc tanrıçaları), spermlerden ise Afrodit doğar.

Kardeşi Rhea ile evlenip tahta geçen Kronos'da babası Uranus gibi zorbaca davranarak, karısı Rhea'nın doğurduğu çocukları yutarak yaşamasına izin vermez. Rhea Zeus'a hamile kalınca onu kurtarmanın çarelerini düşünür. Çare annesi Toprak Ana'dan gelir. Kader bellidir; babası Uranos nasıl oğlu eliyle devrildiyse, Kronos'da oğlunun elinden devrilecektir. İki kadın bir plan yaparlar. Rhea Zeus'u gizlice bir mağarada doğurur ve Kronos'a da taş yutturulur çocuğu yerine. Böylece taht, Olimpos'un efendisi, tanrıların tanrısı Zeus'a kalır.

Zeus'un hakimiyetine kadar evrenin hakimi kadın. ''Veren de tanrı alan da'' sözünün antik çağlardaki karşılığı ''veren de kadın alan da'' olmalı muhtemelen:) Bu efsanenin günümüzdeki tek esamesi ise ''her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır'' sözü olsa gerek.

olimpos

Yaratılış efsanesinin biraz daha romantik olanı ise şöyle: Başlangıçta her şey birdi, bir bütündü. Sonra birdenbire birbirinden ayrıldı, deniz ve gök topraktan kopup uzaklaştı. Toprak göklere yükselerek kopan parçasına doğru uzanma arayışına düştü. Gök kendisine uzanan parçasını bulutlarla sarıp sarmaladı. Zirvede durmuş bulutların dağlarla flörtünü izlerken bu romantik miti daha bir seviyorum.

Troya savaşında Poseidon Akalardan yana saf tutunca Zeus gökle yeri birbirine bağladığı için ikisi arasında haberleşmeyi de sağlayan tanrıça İris'le depremlerin ve denizlerin tanrısı Poseidon'a tarafsız kalması için bir uyarı mesajı gönderir. Poseidon'un verdiği cevap dünyanın tanrılar arasında pay edilişini anlatır. Zeus'un hakimiyetindeki göklerden, hırçın denizin sahibinin, göklere meydan okuduğu dizelerle izliyorum körfezi:

Yeri sarsan ünlü tanrı çok öfkelendi, dedi ki:
Yiğitliğine yiğittir, bilirim onu,
ama beni küçümsemek ne oluyor, eşitim ben onunla,
bana zorla baş eğdirecek olan o mu?

Kronos'dan doğma üç kardeşiz bizler,
Rhea doğurdu Zeus'u, beni, ölülere hükmeden Hades'i
dünya üçe bölündü, üçümüzde aldık payımızı,
kura çekildi, köpüklü deniz düştü bana
her zaman orada oturayım diye,
sisli karanlıklar ülkesi düştü Hades'in payına,
Zeus'a bulutlar arasındaki engin gök düştü.

Ama toprakla koca Olimpos'ta herkesin payı var,
bu yüzden yaşamam ben Zeus'un keyfince,
gücü varsa, rahat otursun kendi payında, ülkesinde
korkutmasın elleriyle, alçak yerine komasın beni
En iyisi, çıkışsın kendi kızlarına, oğlanlarına,
kendi çocuklarına geçirsin sözünü
onlar ister istemez dinlerler onu.

bellerophon

Gözlerim bulutların geçit verdiği ölçüde körfezi tararken Likya'nın ünlü kahramanı Bellerophon ve onun kanatlı atı Pegasos'un Kimera efsanesinin geçtiği Olimposun eteklerindeki Yanartaş'ı arıyor ama görmek mümkün değil tabii. Bellerophon'a ölümüne neden olduğu kişinin günahından arınmak için yanına sığındığı Likya kralı tarafından; aslan başlı, yılan kuyruklu, ağzından ateş püskürten canavar Kimera'yı (Khimaira) öldürme görevi verilir. Pegasos'un üzerinde Bellerophon'un Kimera'yı öldürdüğü yerde ondan sönmeyen bir ateş kalır geriye. Hesiodos (8.yy) şöyle anlatır bu efsaneyi:

Kimera'yı doğurdu Ekhidna,
söndürülmez ateşi üfleyen Kimera'yı
korkunç ve büyük, hızlı ve güçlü,
bir yerine üç kafalı Kimera'yı
Biri azgın bakışlı aslan kafası,
öteki keçi, öteki yılan, öteki ejderha kafası
Pegasos hakkından geldi bu Khimera'nın
koca yiğit Bellerophontes'le birlikte.

 M.Ö 776 yılında Atina'da düzenlenmeye başlayan olimpiyat oyunlarında yanan ateşin ilk olarak buradan götürüldüğü bilgisi de rivayetler arasında.

Bu ateşin günümüzdeki hiç de romantik olmayan açıklaması ise, kayalıkta biriken metan gazının asırlardır aynı noktada yanmaya devam etmesi:)

olimpos

Olimpos'un zirvesine kurulmuş kafeteryaya oturup Antalya körfezinin bulutlar altındaki manzarasını izleyerek içmek üzere çay söylüyorum. Önümdeki menüyü karıştırırken astronomik fiyatları görünce burada sunulanlara yiyecek ve içecek demenin haksızlık olduğunu, tanrıların mekanında bu fiyata olsa olsa nektar ve ambrosia servisi yapıldığını düşünüyorum:) İçtiğim çaya 7 lira ödeyerek ambrosiaların tadına bakmaktan vazgeçip, kendimi ''Ambrosia ile beslenen Zeus'a bile kalmamış bu dağlar. Günümüzde hikayeden ibaret olmuş ölümsüzlüğü. Sana mı kalacak?'' diyerek içtiğim nektarla yetiniyorum.
minicity

Bir bardak çaya ödediğim yedi lira, kıyaslama yapmama neden oluyor hemen. Antalya Belediyesi çok güzel bir çalışma yapmış. Ülkemizdeki tarihi eserlerimizden bir bölüm minyatürize edilerek açık havada yeşillikler içinde sergiye açılmış. Yedi lira vererek gezdiğim Minicity'i hatırlayınca, giriş için ödenen bedelin ne kadar az olduğu, bir bardak çay parasına binlerce yıllık geçmişe hızlı bir yolculuk yapılabildiği gibi, ilginç bir tezat çıkıyor ortaya. 1/25 oranında küçültülüp, minyatürleri hazırlanıp sergilenen eserlerde, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Sanatı eserlerine yoğunluk verilip, evveliyatı biraz hızlıca geçilmiş gibi hissetsem de burada dolaşmanın bana büyük keyif verdiği, kendimi darı ambarına düşmüş tavuk gibi hissettirdiği inkar edilemez kesinlikle.

Antalya müzesi önünden geçerken ''girip şöyle bir dolanayım ne değişiklikler var'' dediğim yerlerden biriydi ve girdikten sonra çıkabilmem bir saat kırk beş dakikamı aldı. Antalya benim ''şöyle bir'' ile kastettiğim zaman kavramımı oldukça değiştirdi. Bir kez daha fark ettim ki, Antalya şöyle bir gezilecek, şöyle bir dolaşılıverecek yerlerden değil asla.

olimpos

 Zirveye çıkmak sizi kesmedi ve Bellerophhon gibi, ben de kanatlı bir atla bulutlara savrulmak istiyorum derseniz, onu da düşünüp, bir bungy catapult sistemi kurmuşlar. İki direğe bağlı lastiklerle insanı havaya fırlatıp boşlukta asılı gibi hissettiren bu ekstrem sporu Olimpos'un zirvesinde 2366 metre yükseklikte deneyebilme şansını veriyorlar ziyaretçilere.

Yok ben başkasının kanatlarında neden yükseleyim kendi kanatlarımla boşluğa uçarım diyorsanız zirveden yamaç paraşütüyle atlama alternatifini seçebilirsiniz.

olimpos

Ben her ne kadar bulutlara karışma arzusu taşısam da, ayaklarımın yere değdiği zirvede, sadece izleyici koltuğuna oturarak bu işi yapan ürkeklerden olmayı tercih ettim tabi:)

Olimpos'un zirvesine patika bir yolla yürüyüşle ulaşılabildiğini öğrenince, arada tırmanışların olup olmadığını, zorluk derecesini iyice araştırıp, on dakikalık hızlı bir teleferik yolculuğuyla ulaştığım zirveye, bulutlara doğru, ağır ağır adımlarla ilerleyerek bu keyfi yaşamak gerektiğine karar verip, aklımın bir köşesine araştırılacaklar kısmına not ederek tanrıların evi Olimpos'tan ayrılıyorum.

Gücünüz, kuvvetiniz ve sağlığınız yerindeyse, Olimpos'a yürüyerek yapılacak bir yolculuğu; yok değilse de teleferikle bu doğa harikası yeri gidip havasını solumanızı ve zaman kavramını yitirip geçmişte kaybolmanızı öneririm. Günümüze kadar ulaşabilmiş bu güzelliğe, benim hissettiğim minnettarlığı eminim sizlerde hissedeceksiniz.





Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır. Bu yazının tüm hakları yazara aittir. Kaynak göstermeden kopyalanamaz ve alıntı yapılamaz.

4 yorum:

  1. Teleferiğe binemedim ama anlatımınızla gitmiş kadar oldum...Bende Antalya'nın Adrasan'ını çok seviyorum.
    sizin anlatımınızla mitolojiyi okumak hoşuma gidiyor...emeğinize sağlık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Antalya'da her gidenin kalbinin bir köşesine oturan bir yer var mutlaka. Etkileyiciliği biraz da bunda belki de.

      Sil
    2. Likya yolunu yürürken Olimpos' ta kalmıştım. Yanartaş' a gece çıkmıştık. Muhteşemdi. Ancak kaç kez gittiysem Tahtalı Dağı' na tırmenmek kısmet olmadı. Güzel yazınızdan öğrendim ki, Tahtalı diye bilinen dağ, aslında Olimpos' muş. Daha bir değer kazandı gözümde. Çünkü efsanesi olan dağları seviyorum. Tıpkı Kaz (İda) Dağlarına tırmandığımda oranın mistik havasını ciğerlerime doldurup Sarı Kız' ı hisseettiğim gibi. O an efsane değil, gerçekti benim için. Ellerinize sağlık...

      Sil
    3. Olimpos kesinlikle tırmanmaya değer Sahriye. Bu konuda tecrübeniz yeterliyse kesinlikle o bulutların içinden sıyrılarak zirveye yürümenizi öneririm. Belli bir noktadan sonra tırmanışa geçiliyormuş, henüz güçlük derecesi konusunda tam fikir sahibi olamadım. Beni ne kadar aşar bilemiyorum ama sizin bu konuda daha rahat olacağınızı düşünüyorum:)

      Sil