Bükreş... Gücün İnşa Ettiği, Halkın Değiştirdiği Şehir

Bazı şehirler bir hükümdarın emriyle kurulur, bazıları bir limanın çevresinde büyür. Bükreş ise bunların hiçbirine tam olarak uymaz. O, önce bir yolun üzerinde doğmuş, sonra yüzyıllar boyunca her gelen tarafından biraz değiştirilmiş, her giden tarafından biraz hatıra bırakılmış bir şehirdir. Bu yüzden Bükreş'i anlamanın en doğru yolu, onu tek bir dönemin değil, üst üste birikmiş katmanların şehri olarak okumaktır.

Şehrin hikâyesi Dâmbovița Nehri kıyısında başlar. Karpatlar ile Tuna arasındaki ticaret yollarının kesiştiği bu nokta, önce küçük bir yerleşim olarak doğar. Onu önemli yapan güzelliği değil; geçitleri, yolları ve savunmaya elverişli konumudur. Bükreş'in ilk kimliği bir başkent değil, stratejik bir kavşaktır.

Bükreş Parlemento Sarayı

1459 yılına gelindiğinde tarihin ilginç bir ayrıntısıyla karşılaşırız. Bükreş'in "doğum belgesi" sayılan ilk resmî kayıt, şehrin kuruluşunu ilan eden görkemli bir ferman değildir. Ama elimizdeki ilk resmî belge, bugün çoğu kişinin Kont Drakula efsanesiyle hatırladığı Vlad Tepeş'in imzasını taşıyan, 20 Eylül 1459 tarihli basit bir hukuk belgesidir. Tarihçiler bu belgeyi önemser; çünkü ilk kez "Bükreş Kalesi" adı resmî olarak burada geçer. Bir anlamda şehir o gün doğmaz, fakat tarihin hafızasına kaydedilir.

Vlad Tepeş'in Bükreş'i seçmesinin nedeni de efsanelerden çok stratejidir. Asıl merkezi Târgoviște olmasına rağmen, Osmanlı sınırına daha yakın olan bu noktada Curtea Veche'yi, yani Eski Prenslik Sarayı'nı inşa ettirir. Burası yalnızca bir saray değildir; aynı zamanda askerî karargâh, mahkeme, hazine ve yönetim merkezidir. Bugün gezerken gördüğümüz taşlar, bir hükümdarın günlük hayatından çok, sınırdaki bir devletin ayakta kalma mücadelesine tanıklık etmiştir.

Yüzyıllar boyunca Bükreş, Osmanlı egemenliğinde olmayan fakat Osmanlı etkisini güçlü biçimde hisseden Eflak'ın başkenti olarak gelişir. Kahvehaneler açılır, hanlar kurulur, çarşılar büyür. Doğu ile Batı aynı sokakta karşılaşır. Bu yüzden Bükreş ne tam bir Osmanlı şehri olur ne de tam anlamıyla Orta Avrupa kenti. Kimliğini, farklı kültürlerin uzun birlikteliği şekillendirir.

Vlad Tepeş (Kont Drakula)

Şehrin tarihi yalnızca yükselişlerden oluşmaz. Büyük yangınlar, depremler, salgın hastalıklar ve savaşlar Bükreş'i defalarca yıkar. Özellikle 1847 Büyük Yangını, şehrin önemli bir bölümünü yok eder. Ancak her felaketin ardından Bükreş yeniden kurulur. Belki de bu yüzden şehir, planlanmış olmaktan çok büyümüş hissi verir. Sokaklarında yürürken farklı çağların birbirine eklenmiş izleri görülebilir.

19.yüzyılda Romanya'nın Batı'ya yönelmesiyle Bükreş yeni bir dönüşüm geçirir. Fransız mimarisi örnek alınır, geniş bulvarlar açılır, tiyatrolar, konser salonları ve zarif konaklar yükselir. Bu dönemde şehir "Küçük Paris" olarak anılmaya başlanır. Ancak bu lakap, Bükreş'i anlatmaktan çok ona ulaşılmak istenen bir ideali gösterir. Çünkü aynı şehirde gösterişli caddelerle yoksul mahalleler, Avrupa modasıyla eski çarşı kültürü uzun süre yan yana yaşamaya devam eder.

20.yüzyılın ikinci yarısında ise Bükreş belki de tarihinin en büyük kırılmasını yaşar. Nikolay Çavuşesku, şehri kendi ideolojisine göre yeniden şekillendirmeye karar verir. Parlamento Sarayı'nın çevresinde yeni bir yönetim merkezi oluşturabilmek için tarihî mahalleler yıkılır, on binlerce insan evlerinden çıkarılır, kiliseler raylar üzerinde taşınarak kurtarılmaya çalışılır. Bugün gördüğümüz devasa bulvarların altında, artık var olmayan sokaklar, avlular ve komşuluklar yatmaktadır. Bu nedenle Parlamento Sarayı yalnızca inşa edilmiş bir yapı değil; aynı zamanda kaybedilmiş bir şehrin sessiz tanığıdır.

Bükreş Devrim Meydanı

1989 Romanya Devrimi ise bu hikâyenin son büyük dönüm noktası olur. Aynı meydanlarda yıllarca halka seslenen Çavuşesku, bu kez halkın öfkesiyle karşılaşır ve Bükreş sokakları bir rejimin sonuna tanıklık eder. Böylece şehir, yalnızca hükümdarların ve diktatörlerin değil, gerektiğinde kendi kaderini değiştiren insanların da şehri olduğunu gösterir.

Bugün Bükreş sokaklarında yürürken aslında tek bir şehir değil, birçok Bükreş görülür. Vlad Tepeş'in sınır karakolu, Osmanlı etkisindeki ticaret merkezi, "Küçük Paris" olma hayali kuran Avrupa kenti, komünist dönemin devasa başkenti ve özgürlüğünü yeniden kazanan modern Romanya aynı coğrafyada üst üste yaşamaktadır.

Belki de Bükreş'i ilginç yapan tam olarak budur. Onun ruhu, en görkemli binasında değil; birbirinin üzerine inşa edilmiş katmanlarında saklıdır. Bir şehri anlamak bazen en yüksek yapısına bakmakla değil, o yapının altında kalan görünmeyen şehri de hayal edebilmekle mümkündür.